Bülent Somay yazdı | Hak, hukuk, adalet II: Hüküm-iddia ele ele

12 Eylül 2010 tarihinde Türkiye’de önemli bir referandum yapıldı. Tarih özellikle seçilmiş, 12 Eylül 1980 darbesinin 30. yıldönümüne denk düşürülmüştü. Bu “denk düşürmenin” anlamı da ortadaydı: 12 Eylül darbe rejiminin dayattığı yarı-askeri ve otoriter Anayasa’nın yerine “daha demokratik” bir Anayasa getirileceği iddia ediliyordu. AKP’nin henüz sıfırdan yeni bir Anayasa yapmaya ne hevesi vardı ne de cesareti. Yapılan değişiklikler de büyük önem taşımıyordu aslında. 12 Eylül darbecilerinin yargılanması için bir kapı açılması ve Anayasa Mahkemesine bireysel başvuru hakkının tanınması gibi “solcu” ve özgürlükçü bir kesimin desteğini arayan maddeler bir yana bırakılırsa, en önemli değişiklik, Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun (HSYK) yapısını ve oluşturulma biçimini tarif eden 159. Madde’nin içeriğinde oldu. Bu değişiklik önce HSYK’nın adını değiştirip onu “Yüksek” olmaktan çıkarıyor (HSK: Hâkimler ve Savcılar Kurulu), üye sayısını artırıyor ve üyelerin seçiminde “seçilmişlere” (Meclis’e ve Cumhurbaşkanı’na) önemli ölçüde ağırlık tanıyordu. Bu özelliğiyle, yargı erki üzerinde “seçilmişlerin” denetimini sağladığı, bu yüzden de değişikliğin demokratik bir adım olduğu iddia ediliyordu. Bu tartışma kurnazca bir kelime oyunu aslında: “Seçilmişler”, hem TBMM’yi, yani yasama erkini, hem de ileride tek başına yürütme erkini tamamen ele geçireceğini hesapladıkları Cumhurbaşkanı’nı kapsayan bir kavram. Dolayısıyla yargı erki, bu değişiklikle iki yandan, yani hem yürütme hem de yasama erkleri tarafından kuşatılmış oldu. Ancak bu kuşatmanın nasıl bir felaketin hazırlayıcısı olduğunu görmemiz için 16 Nisan 2017 referandumunu ve “Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi”nin ortaya çıkmasını beklememiz gerekecekti.

Bülent Somay yazdı | Hak, hukuk, adalet II: Hüküm-iddia ele ele
Bülent Somay yazdı | Hak, hukuk, adalet II: Hüküm-iddia ele ele

Bu noktada bir an durup, bu tartışmanın dünyada ve Türkiye’de o tarihte yükselmeye yeni başlamış olan popülizm/proto-faşizm dalgasına nasıl denk düştüğünü de görmemiz gerek. Popülizm, aslında var olmayan (yani bütünsel bir özne teşkil etmeyen, kendi içinde birçok katman hâlinde ve farklı eksenlerde bölünmüş) bir “halk” ile “elit” ya da “seçkinler” denilen hayali bir özne arasındaki hayali çelişkiyi varsayar. “Hayali” diyorum, çünkü popülizmin tarif ettiği “elit”, okumuş-yazmışlardan, aydınlardan, “Monşer” diye dalga geçilen diplomatlardan, bir dövebilsek mutlu olacağımız doktorlardan ve tabii ki, bizim kaderimiz hakkında keyfince karar verdiğini düşündüğümüz yargı aristokrasisinden oluşur. Ama her ne hikmetse, milyarderler, patronlar, uyuşturucu baronları, yönetici sınıfın kaymak tabakası bu “elit” içinde sayılmaz. Dolayısıyla da kriz dönemlerinde yükselen toplumsal öfke, bu el çabukluğu sayesinde savuşturularak o “elit”e yönlendirilir. Milyarderler, dolandırıcılar, halkı temsil ettiğini iddia eden yöneticiler dokunulmadan kalır. Yargı erkinin “seçilmişlerin”, yani yasama ve yürütme erklerinin insafına terk edilmesi, böyle bir popülist manevra sayesinde mümkün oldu işte.

Bu popülist hamleye karşı getirilen tartışma ise, yargı erkinin yasama ve yürütme tarafından aşırı denetlenmesinin kuvvetler ayrılığı ilkesine, dolayısıyla da demokratik yapılanmaya ters olduğu şeklindeydi. Kuşkusuz haklı bir yanı var bu tartışmanın. Ancak o da sonunda 2010’da var olan hukuk rejimini koruma altına almaktan başka bir öneri getirmiş olmuyordu. Hukuk aristokrasisi kavramının belirli bir gerçekliği vardır günümüz burjuva toplumlarında. Bu aristokrasinin (bir diğer adı da jüristokrasi) birçok hukuk rejiminde bir dizi ayrıcalığa ve keyfi davranma yetkisine sahip olduğu tartışma götürmez. Dolayısıyla bu aristokrasiyi aşırı koruma altına almak da uzun vadede pek faydalı sonuçlar vermeyecektir.

Yani kısacası, 159. maddedeki değişiklik üzerine yapılan iki tartışma da, tesadüf olamayacak kadar net bir biçimde, aynı sorunun üzerinden atlıyor, böyle bir sorun hiç yokmuş gibi yapıyordu. Görmezden gelinen soru ise şu: Hâkimler ve savcılar neden aynı kurul içinde örgütleniyorlar?

Kuvvetler ayrılığı ilkesini yeniden gözden geçirelim isterseniz: Bu ilke (Anglo-Sakson hukuk sistemlerindeki adıyla Checks and Balances [Denetim ve Denge] ilkesi) basit bir biçimde yargı, yasama ve yürütme erklerinin farklı yollarla oluşturulup birbirlerini denetlemelerinden ibaret değildir. Tersine her bir erkin kendi içinde de bir denetim ve denge yapısına sahip olması anlamına gelir. Yargı erki için bu denetim ve denge, iddia, savunma ve hüküm erklerinin farklılaşması ve birbirini denetleyecek güce sahip olması demektir. Ne yazık ki 12 Mart Muhtırası’nı izleyen Anayasa değişiklikleriyle, savunma erkinin gücü sıfıra yaklaştırılmış, iddia ve hüküm erkleri ise neredeyse birbirlerine kenetlenerek, yurttaşın son derece zayıf savunma gücü karşısında devletin muazzam iddia+hüküm gücü şeklinde örgütlenmiştir. Bu durumun göstergelerinden biri, HSYK’nın ta kendisidir ve HSYK bu biçimiyle ilga edilip hüküm ve iddia makamları birbirinden ayrılmadan, demokratik bir yargı erkinden bahsetmek sadece bir şaka olabilir.

Aynı sonuca başka bir yoldan da varabiliriz: Yapısalcı antropolog ve düşünür Claude Lévi-Strauss, ilkel kabilelerdeki iktidar ve hiyerarşi ilişkilerini, o kabilelerin topografik yerleşimleri (yani mekânın fiziksel örgütlenmesi) üzerinden açıklayan bir teori sunar bize. Aynı yaklaşım hukuk sistemine de pekâlâ uygulanabilir. İktidar ilişkileri çoğu zaman yalnızca hukuk metinlerinde değil, insanların hukukun tecelli edeceği mekân içinde nasıl konumlandırıldığında da görünür hâle gelir. Bir hukuk sisteminde mahkeme salonlarının hangi mimariyle düzenlendiği, bize o sistem hakkında epeyce net bir fikir verecektir.

Anglosakson hukukunda savcı, yani iddia makamı, devleti değil kamuyu temsil eden bir figür olarak tasarlanmıştır (public prosecutor: kamu savcısı). Kamu ise yalnızca soyut bir ilke olarak kalmaz; hem iddia sürecinin parçası olur hem de suçun oluşup oluşmadığına karar veren jüri aracılığıyla doğrudan yargılamaya katılır.

Peki savcının gerçekten “kamuyu” temsil ettiği fikri neye dayanır?

Birleşik Krallık’ta savcılar, hukuk mesleğinin içinden gelen profesyonellerdir. Genellikle avukatlık pratiği yapmış kişiler arasından seçilir ve bir tür kamu hizmeti kariyeri içinde göreve alınırlar. İngiltere ve Galler’de bu görev “Crown Prosecutor” (Kraliyet Savcısı) unvanını taşır. Ancak burada önemli olan nokta şudur: Bu kişiler doğrudan siyasal bir otorite ya da monarşi tarafından atanmazlar; daha ziyade mesleki yeterlilik ve kurumsal değerlendirme üzerinden kamu hizmetine girerler.

ABD’de ise sistem farklıdır. Savcılık makamı “District Attorney” (bölge savcısı) adıyla örgütlenmiştir ve yerel düzeyde halk tarafından seçilir. Bu, ilk bakışta daha doğrudan bir demokratik temsil ilişkisi gibi görünüyor. Ancak sistemin üst katmanında, en yüksek yargı organı olan Supreme Court (Yüksek Mahkeme) yargıçlarının Başkan tarafından atanması ve ömür boyu görev yapmaları, bu demokratik iddiayı belirgin biçimde sakatlar ve yapısal bir gerilim yaratır.

Oysa hüküm ve iddia makamlarını yan yana, savunmanın karşısına ve üstüne yerleştiren Türkiye hukukundaki mahkeme salonu ise vatandaşın devlet karşısındaki mutlak ezilmişliğinin mekânsal bir ifadesidir. Öncelikle, savcı ve hâkim yan yana ve savunmadan çok daha yüksek bir konumda otururlar. Benim iki kişisel deneyimime bakacak olursak (1988 ve 2017 yıllarında), özellikle politik içerikli davalarda, savcı ile hâkim genellikle savunmayı dinlemezler, aralarında muhabbet ederler ya da bir şeyler okurlar. Bu iki tecrübeden bir genelleme yapacak değilim tabii; ancak şunu görebiliriz buradan da: Hüküm ve iddia, savunma karşısında sarsılmaz bir devlet bloku oluştururlar. Mahkeme salonunda kamunun seyirci olmak dışında herhangi bir işlevi yoktur; savunma ise devletin izin verdiği kadar konuşabilir.

Peki, adalet adına uygulanan bu adaletsiz yapılanmayı değiştirmek için ne yapılabilir?

  1. HSK lağvedilmeli, yerine önce hâkimlerin ve savcıların baro benzeri iki bağımsız meslek örgütü kurulmalıdır.
  2. Hâkim ve savcı atamaları için iki ayrı Yüksek Kurul oluşturulmalıdır. Bu kurullar şu bileşenlerden oluşabilir: i. Baroların temsilcileri; ii. Hâkim meslek kuruluşunun temsilcileri; iii. Savcı meslek kuruluşunun temsilcileri; iv. Hukuk fakültelerinde eğitim veren öğretim üyelerinin temsilcileri; v. Mecliste yer alan siyasi partilerin meclisteki güçleriyle orantılı temsilcileri; vi. Yürütmenin temsilcisi (çok istenirse Adalet Bakanı olabilir).
  3. Mahkeme salonlarının mimarisi değiştirilmeli, savcı hâkimin yanına değil karşısına ve savunma ile eşit konuma yerleştirilmelidir.

Tekrar edeyim: Hukukçu değilim, bu önerilerin teknik uygulaması mümkün müdür, mümkünse nasıl olur, işin o kısmı hukukçu arkadaşlara kalmış. Ama artık şikâyet etmenin bir adım ötesine geçip, bir an önce nasıl bir adalet rejimi istediğimizi tartışmaya başlamalıyız.

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.