Bülent Somay yazdı: Öğrenilmiş çaresizlik mi, öğrenilememiş mücadele mi?

Geçtiğimiz çarşamba günü Ruşen Çakır’ın “Adam her durumda kazanır mı?” konuşmasını dinledim. Çoktandır kafamı kurcalayan bir sorunun bir yanına ışık tuttu bu konuşma. Ama şu soruya cevap vermedi: 40-70 arası yaş gruplarından, akademisyenden tutun gazeteciye, politik analistten tutun medya uzmanına kadar bir sürü insandan duyuyorum bu “kehaneti”: Erdoğan ne yapar eder kazanır! Bir şeyi kırk kere söylerseniz gerçek olurmuş. Burada da geçerli bu anlayış galiba. Bu kadar farklı insanın hep bir ağızdan söyledikleri bu sözde bir hikmet var mı sizce de? Ya da eğer yoksa, başka koşullar altında saygıdeğer ve aklı başında olduklarından şüphe etmeyeceğimiz bir sürü insan neden daha işe başlamadan teslim bayrağını çekiveriyor?

Derken aklıma on yıllar önce, psikoloji “tahsil” ederken rastlamış olduğum bir kavram geldi: Öğrenilmiş Çaresizlik (Learned Helplessness). Bu kavramı ortaya atanlar Martin Seligman ve Steven Maier. 1967’de köpeklerle yaptıkları bir deneyde şunu bulmuşlar: Eğer köpeklere belli koşullar altında elektrik şoku verirseniz ve onlara sunduğunuz kaçış yollarından hiçbiri bu şoku engelleyemiyorsa, köpekler bir süre bu yolları denedikten sonra yere çöküp hiçbir şey yapmamaya başlıyorlar. Kaderlerine razı oluyorlar yani. Aynı deney yıllar içinde farelerle ve giderek insanlarla da tekrarlanmış. Sonuç aynı. Önce bir dizi kaçış yolu deneniyor, sonra da kadere razı olunuyor. İşte Seligman ve Maier bu duruma “Öğrenilmiş Çaresizlik” diyorlar.

Bülent Somay yazdı: Öğrenilmiş çaresizlik mi, öğrenilememiş mücadele mi?
Bülent Somay yazdı: Öğrenilmiş çaresizlik mi, öğrenilememiş mücadele mi?

“Erdoğan ne yapar eder kazanır”cıların durumu da buna benzemiyor mu? Yirmi dört yıl boyunca AKP ve Erdoğan iktidarından kurtulmak için çeşitli yollar denenmiş. Mesela Ekmeleddin İhsanoğlu (“Tıpış tıpış!”); mesela Muharrem İnce (“Adam kazandı!”); mesela Kemal Kılıçdaroğlu (“Mutlak Butlan”); mesela dokunulmazlıkların kaldırılması (“Anayasaya aykırı ama hadi neyse!”). Sonunda insanevladı aklına gelebilecek tüm yolların tüketildiğine kanaat getirilmiş ve yere çökülmüş, kadere razı olunmuş. Böyle bakıldığında Seligman ve Maier’in teorisini neredeyse altmış yıl sonra kanıtlayan bir durumu yaşıyoruz denebilir.

Kuşkusuz bu sonuca “Ama o deney köpeklerle yapılmış, biz insanız!” diye itiraz edecekler çıkabilir. Önce hatırlatayım, o deney 1970’lerde insanlarla da yapılmış ve sonuç pek farklı olmamış. Ama gene de bir fark olmalı. Mesela, insanlar bin yıllar boyunca uçmayı denediler, düşüp kafalarını kırdılar, sakat kaldılar, öldüler, ama vazgeçmediler. Sonunda önce sıcak havayı kocaman bir torbaya doldurup yerden yükseldiler, sonra uçağı icat ettiler, sonunda dünyadan ayrılıp uzaya bile çıktılar. Demek ki “Yeteri kadar denedik, bu kadar yeter, artık teslim olalım,” demedikçe, bir yol bulunabiliyormuş. Seligman ve Maier o deneyi 1970’lerde insanlar üzerinde yaptıklarında, adı üstünde, bir “deney”di bu. Gönüllü ya da biraz para karşılığı, birtakım insanlar kısa bir süre için, kaybedecekleri hiçbir şey olmadan kendilerine verilen bazı direktifleri uyguluyorlardı. Ama ortada bir hayat-memat meselesi olduğunda aynı kayıtsızlıkla davranmak, “Tamam işte, deneyebileceğim her şeyi denedim, artık teslim olabilirim,” demek o kadar masum değil. Ama insanları suçlamaya başlamadan, teoriye bir kere daha göz atalım bakalım, o kadar sağlam mı?

Nitekim, değilmiş meğerse! Seligman ve Maier 2016’da, deneylerinin 50. yılı vesilesiyle yazdıkları bir makalede, teorilerini önemli ölçüde revize ediyorlar: Yeni teoriye göre, çaresizlik “öğrenilmiyor”; o zaten başlangıçta var olan durum (default). Tam tersine, öğrenilen şey, içinde bulunulan durumla mücadele etmek. Aradaki elli yılda Seligman ve Maier’in daha iyimser, daha umut dolu bir yere doğru ilerlediğini söyleyebiliriz. Ama bu bir “pembe gözlük” iyimserliği, kendini “realist” sanan “öğrenmiş çaresizlerin” tabiriyle, bir “ham hayal” değil; tam tersine, onların bu elli yıl boyunca çalıştıkları, araştırdıkları ve öğrendikleri nörobilim yoluyla vardıkları bir sonuç. Nitekim, bütün tehlikelerine, bütün risklerine rağmen insanların “uçmayı” öğrenmiş olmaları da başka türlü açıklanamazdı zaten.

Bir de şu açıdan düşünelim: Yukarıda saydığım “denemeler”, gerçek denemeler mi? İlk fırsatta kapağı MHP’ye atan İhsanoğlu, daha seçim gecesi bitmeden teslim bayrağını çeken İnce, kimseye haber vermeden ırkçı Ümit Özdağ’a İçişleri Bakanlığı ve MİT başkanlığı vadedecek kadar gözünü hırs bürümüş Kılıçdaroğlu; bunlar AKP iktidarı karşısında gerçek alternatifler oluşturuyor muydu zaten? İşin şu yanı da var: Ya bunların herhangi biri kazansaydı? Ne değişirdi?

Bülent Somay yazdı: Öğrenilmiş çaresizlik mi, öğrenilememiş mücadele mi?
Bülent Somay yazdı: Öğrenilmiş çaresizlik mi, öğrenilememiş mücadele mi?

Çaresizlik bir “varsayılan başlangıç durumu”, bir kalkış noktası dedik. Hayevanlar bir süre bu çaresizlikten kurtulmak için yollar arıyorlar, ama deney koşullarında onlara böyle bir imkân tanınmamış olduğu için bir noktada vazgeçiyorlar, teslim oluyorlar. Biz ise aynı durumda değiliz. İki nedenle: 1. İnsanız; insanlar vazgeçmemeleri, en olumsuz koşullarda bile bir çıkış yolu aramakta ısrarcı olmaları yüzünden “insan” oldular. 2. Gerçek hayat içindeyiz; yani bizim dışımızda bir “aklın” (artık siz deyin deli bir alimin, ben diyeyim “devlet aklının”) hazırladığı yapay koşullarda yaşamıyoruz. Koşulların bizi yarattığı kadar, biz de koşulları değiştiriyoruz (demişti Marx 1845’te, Feuerbach Üzerine 4. Tez’de):

“Koşulların değişmesine ve yetiştirilmeye ilişkin materyalist öğreti, koşulların da insanlar tarafından değiştirildiğini ve eğiticinin kendisinin de eğitilmesinin şart olduğunu unutur.”

Tabii ki keyfimize göre değiştirmiyoruz koşulları; tek başımıza, ya da kafamıza göre seçtiğimiz bir grup insanla da değiştirmiyoruz. Herkes, var olan tüm insanlar katılıyor bu “değiştirme” işine; kimi az, kimi çok, kimi bir yönde, kimi tam tersi başka bir yönde. Dünya da bu çabaların bir bileşkesi olarak değişiyor. Çoğumuzun beklediğinden, istediğinden ya da özlediğinden farklı, hatta taban tabana zıt bir sonuç çıkıyor ortaya. Hiçbirimiz bunu beklemiyoruz, hayretler içinde kalıyoruz ve bu durumu kendi dışımızda bir iradenin işi olarak yorumluyoruz. Bir tanrının, doğanın, komplocu şirketlerin, kötü niyetli bir ırkın, milletin, dinin ya da ülkenin, kadir-i mutlak istihbarat örgütlerinin, kurnaz ve işbilir politikacıların, kısacası kendi dışımızda herhangi bir öznenin işi.

Bülent Somay yazdı: Öğrenilmiş çaresizlik mi, öğrenilememiş mücadele mi?
Bülent Somay yazdı: Öğrenilmiş çaresizlik mi, öğrenilememiş mücadele mi?

Oysa özne biziz. Bir araya geldikçe, fikir alışverişi ve eylem birliği yaptıkça, örgütlendikçe, daha etkili, hatta kritik anlarda sonucu bile değiştirebilecek özneler olma şansımız var. Ama bunun için yalnızca akranlarımızın ya da çağdaşlarımızın değil, tüm bir tarihsel deneyim külliyatının yardımına ihtiyacımız olacak. Kuşak sınırlarını aşan bir dayanışmaya ihtiyacımız var yani. Mesela, yenilmez sanılan “Milli Kahraman” Charles De Gaulle’ü 1969 referandumunda deviriveren Fransız gençliğiyle, daha geçtiğimiz günlerde Viktor Orban’ın sonsuz sanılan iktidarını bir seçimle bitiren Macar halkıyla, dört yıl önce Brezilya’nın yoksullarının ve doğasının canına okumayı görev bilen Bolsonaro’yu alaşağı eden Brezilya halkıyla dayanışmaya, onların mücadelesinden öğrenmeye ihtiyacımız var.

Ne sanıyoruz, 1969’da “De Gaulle asla başımızdan gitmez” diyen Fransız aydınları yok muydu? Orban’ı yenilmez sanan Macar aydınları, Bolsonaro’yu bir doğal afet gibi kaçınılmaz sanan Brezilya aydınları yok muydu? Onlar yanıldılar, çünkü kendilerini ve “tahminlerini” ya da “analizlerini” yanılmaz sanan bazı aydınların aksine, insanlar tarihten ve yaşadıklarından öğrenirler. Başlangıçta kendilerini o çok iddialı, “yenilmez” liderlerin karşısında çaresiz hissetseler de mücadele içinde öğrenirler. Yenilirler, bir daha denerler, “daha iyi yenilirler”, ama bir gün mutlaka “kazanırlar”. Ne kazanırlar peki? Dünya ya da ülkeleri bir ütopyaya mı dönüşür? Sömürü ve sınıflar bir anda ortadan mı kalkar? Tabii ki hayır. Kazandıkları tek, ama belki de en önemli şey, her iktidarın mutlaka yenilebilir olduğu bilgisidir; bu bilgi de ancak mücadele yoluyla, sonraki kuşaklara aktarıldığında anlam kazanacaktır.

Önemli olan yalnızca “umut” değil; mücadele olmazsa umut ya da ütopya teselliden ibaret kalabilir. Önemli olan şunu görebilmek: Öğrenilmiş çaresizliğin, hatta öğrenilmiş beyhudelik hissinin tek panzehiri, mücadele deneyiminin ta kendisidir.

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.

Paylaş