Bülent Somay yazdı – Hak, hukuk, adalet III: Hâkimin kaderi

Yeni bir adalet rejimi için tartışmaya ve öneriler yapmaya devam edelim:

Varolan adalet sistemi, yalnızca kamuoyuna değil, kendi mensuplarına da güven vermiyor artık. Özellikle hâkimlerin, ne iş güvenceleri var, ne de verdikleri bir karar sonucunda olmadık bir yere sürülmeyeceklerine, hatta meslekten uzaklaştırılmayacaklarına güvenleri. Yıllarca hukuk fakültesi okumuş, yazılı sınavı geçmiş, sözlü sınav badiresini atlatmış, ikisini de geçtikten sonra “mesleğe uygun bulunarak” en nihayet hâkim olmuş biri olduğunuzu düşünün. Bir gün, Anayasa Hukuku dersinde dikkat etmeden geçtiğiniz şu madde çıkıyor karşınıza:

Madde 139 – Hâkimler ve savcılar azlolunamaz, kendileri istemedikçe Anayasa’da gösterilen yaştan önce emekliye ayrılamaz; bir mahkemenin veya kadronun kaldırılması sebebiyle de olsa, aylık, ödenek ve diğer özlük haklarından yoksun kılınamaz.

Meslekten çıkarılmayı gerektiren bir suçtan dolayı hüküm giymiş olanlar, görevini sağlık bakımından yerine getiremeyeceği kesin olarak anlaşılanlar veya meslekte kalmalarının uygun olmadığına karar verilenler hakkında kanundaki istisnalar saklıdır.

Bülent Somay yazdı - Hak, hukuk, adalet III: Hâkimin kaderi
Bülent Somay yazdı – Hak, hukuk, adalet III: Hâkimin kaderi

İlk paragraf ne kadar sağlam, ne kadar net, ne kadar güven verici değil mi? Ama ikinci paragrafta işler karışıyor. Değiştirile değiştirile, ekler ve çıkarmalar yapıla yapıla iyice yamalı bohçaya dönmüş olan Anayasamızın her fırsatta yaptığı gibi, bir elle verilen hak ve güvenceler, öteki elle geri alınıyor. “Meslekte kalmalarının uygun olmadığına karar verilenler,” kimlerdir? Bu kararı kim veriyor? “Uygunluk” hangi kıstaslara göre belirlenecek? Kim tarafından belirlenecek? Tıpkı gösteri ve yürüyüşleri düzenleyen maddede, önce “sınırsız” bir hak tanımlanıp, ardından bu hakkın keyfî, isteyen vali ve kaymakamların insafına bırakılması gibi, burada da “uygunsuz” olduğu düşünülen hâkimlerin keyfî bir şekilde tasfiye edilmelerinin kapısı açılıyor.

Bunu okuduktan sonra, kendi mesleğinize, uğraşıp didinerek, hak ederek kazandığınız makamın keyfî bir biçimde elinizden alınmayacağınıza nasıl güveneceksiniz? Yukarıda alıntıladığım metin Yeni Şafak, Yeni Akit veya Sabah gazetelerinden birinin bir köşe yazısından alınmadı; anlı şanlı T.C. Anayasası’nın 139. maddesi. Bu muğlak, güvensizlik ve kaygı yaratan maddenin suçunu 12 Eylül rejimine, ya da sonradan AKP tarafından yapılan bir değişikliğine atmakta da acele etmeyelim. Aynı ifadenin, kimilerinin son derece demokratik ve özgürlükçü sandığı 1961 Anayasası’nın 133. maddesindeki hali de şu:

Madde 133 – Meslekten çıkarılmayı gerektiren bir suçtan dolayı hüküm giymiş olanlarla görevini sağlık bakımından yerine getiremeyeceği kesin olarak anlaşılanlar ve meslekte kalmalarının caiz olmadığına karar verilenler hakkında kanundaki istisnalar saklıdır.

Görüldüğü gibi, o günden bugüne değişen tek şey, “caiz” yerine “uygun” kelimesinin geçirilmiş olması. 1982 Anayasası’nı yazanlara “caiz” kelimesi pek “Şeyhülislam Kelamı” gibi gelmiş olmalı ki değiştirmişler. Peki bir de “Kuruluş” metnine, yani 1924 Anayasası’na bakalım. Orada da şunu görüyoruz:

Madde 55 – Hâkimler kanunen muayyen olan usul ve ahval haricinde azlolunamazlar.

Yani daha en başından itibaren “bağımsız ve tarafsız” olduğunu söylemekten bıkmadığımız hâkimler, ya kıstasları ve karar alıcıları belirsiz bir “meslekte kalmalarının uygun olmadığı” tespitiyle, ya da “kanunen muayyen” (yani yasama erkine bırakılmış) saikler ve yollarla işlerinden edilebiliyorlarmış. Söylenebilecek tek şey, sayıları pek az da olsa, her şeye rağmen politik otoritenin hoşuna gitmeyecek kararlar alabilen tek tük hâkimin, sandığımızdan da cesur olduğudur. Sorun yalnızca muğlak bir ifadenin Anayasa metninde yer alması değil. Asıl sorun, Cumhuriyet tarihi boyunca hâkimlik makamının hiçbir zaman gerçek anlamda yasama ve yürütmeden bağımsız bir konum haline gelememiş olmasıdır. Hâkimlerin bağımsızlığını tehdit eden şey yalnızca yürütmenin baskısı değil, terfilerini, tayinlerini, disiplin süreçlerini ve hatta meslekte kalıp kalamayacaklarını belirleyen idari yapının kendisidir.

Ne yapılabilir?

Peki buna karşı ne yapılabilir? İki abartılı (“aşırı”) yöntem önerilebilir. Bunlardan birincisi, hâkimlik mesleğini abartılı bir koruma altına alarak, mesleğin kendi içinde kurulacak “denetim ve denge” mekanizmalarına bağlamaktır. Bunun sorunu, 1961 Anayasası’nda ipuçlarını gördüğümüz, seçilmiş kurumların üzerinde bir yargı vesayeti sistemi kurmaya açık olmasıdır. 1961 Anayasası’nı yazan, askeri darbe eliyle oluşturulmuş Kurucu Meclis, Demokrat Parti iktidarının özellikle son üç yılındaki, her tür toplumsal denetimden uzak, keyfi ve saldırgan yönetiminin bir benzerinin yeniden ortaya çıkamasın engellemek için, çareyi yargı erkine abartılı bir güç vermekte bulmuştu. Ancak o Meclis de bir yargı aristokrasisinin oluşması, yani bir tür jüristokrasinin egemen olması tehlikesine karşı bir tedbir olarak, yukarıda aktardığım 133. Maddeyi koymuş ve “meslekte kalması caiz olmayan” hâkim gibi ucube bir kavram yaratarak, hâkimlerin atanma, yer değiştirme ve meslekten atılma süreçlerini vesayet altına almış.

Diğer abartılı yöntem ise, Rusya’da 1917 Devrimi’nin hemen ertesinde Bolşevikler’in uyguladığı yöntemdir. 1917 Ekim (bugünkü takvimle Kasım) devriminden bir ay sonra Halk Komiserleri Sovyeti aşağıdaki kararı aldı:

  1. Bölge mahkemeleri, istinaf mahkemeleri ve bütün daireleriyle Senato, her düzeydeki kara ve deniz askerî mahkemeleri ile ticaret mahkemeleri dâhil olmak üzere mevcut bütün genel yargı kurumları kaldırılacaktır. Bu kurumların yerine, demokratik seçimler temelinde oluşturulan mahkemeler kurulacaktır. (…)
  2. Mevcut Sulh Hâkimliği kurumu kaldırılacaktır. Daha önce dolaylı oyla seçilen sulh Hâkimlerinin yerine, biri sürekli görev yapan yerel hâkim ile her duruşma için özel bir jüri listesinden çağrılacak iki jüri üyesinden oluşan yerel mahkemeler kurulacaktır. Yerel hâkimler bundan böyle doğrudan demokratik seçim esasına göre seçilecektir.
Bülent Somay yazdı – Hak, hukuk, adalet III: Hâkimin kaderi

Bu uygulama 1922 yılına kadar sürdü, ancak iç savaş ve yeniden kuruluş koşullarında bu kadar sık ve yaygın seçimlerin yapılması mümkün olmadığından, hâkimler çoğu kez yerel Sovyet yöneticileri (büyük oranda Bolşevikler) tarafından atanıyordu zaten. 1922’den itibaren bu uygulama giderek zayıfladı, 1927’den sonra, yani Stalin’in kayıtsız şartsız hâkimiyetinin ortaya çıkmasından sonra da, hâkimler Bolşevik Partisi’nin merkez yönetimi ve yerel örgütleri tarafından atanır oldu ve bu “demokratik” uygulama da böylece sona erdi.

Bir uçta denetlenemeyen bir yargı otoritesi olarak hâkimleri koruma altına almak, diğer uçta ise hâkimlerin dolaysız olarak halk tarafından seçilmesi var. Bu iki anlayış da adaleti sağlamak için pek faydalı görünmüyor. Demek ki bir yargı aristokrasisinin oluşmasını engellemek için bir denetim sistemi kurmak şart; ancak bunun dolaysız halk denetimi olması da mümkün değil, çünkü herhangi bir popülist ya da totaliter yönetim, “halk denetimini” hızla yürütmenin denetimi haline getirebilir.

Hâkimler de insandır. Önyargıları, öfkeleri, saplantıları ve birikmiş kinleri vardır hepimiz gibi. Ne kadar vicdanlı olurlarsa olsunlar, önyargılarının verdikleri kararlarda etkili olmasının her zaman önüne geçemezler. O yüzden onları denetimsiz bırakmak, kendilerine de haksızlık olur. Ama onları denetlemeyi “halk”a bırakır, onları göreve getirmenin ya da görevden almanın yolunu dolaysız seçimler olarak belirlersek, o “halk”ın da gene bizim gibi insanlardan oluştuğunu, önyargıları, öfkeleri, saplantıları ve birikmiş kinleri olduğunu göz ardı etmiş oluruz.

Adaletin ilk şartı

O yüzden hâkimleri denetleme mekanizmasının, hem halkın seçtiği kişilerden, hem hâkimlerin meslek örgütlerinden, hem de yargı mekanizmasının diğer unsurlarının, yani iddia ve savunmanın temsilcilerinden oluşan çoklu, çoğulcu bir yapı olması şart. Aynı şey kamuyu temsil ettiğini düşündüğümüz iddia erki için de geçerli.

Ama bu tartışmanın amacı, sanıldığı gibi hâkimleri daha sıkı denetlemenin yollarını aramak değil. Tam tersine, onları korkudan kurtarmak.

Gerçekten bağımsız bir hâkim, hiçbir güç odağından emir ya da yönlendirme almayan hâkim değildir. Böyle bir insan yoktur. Gerçekten bağımsız bir hâkim, verdiği kararın sonucunda başına ne geleceğini düşünmek zorunda olmayan hâkimdir. Terfiini, tayinini, maaşını, makamını ya da mesleğini kaybetme korkusuyla karar veren bir hâkimden adalet beklenemez. Çünkü o durumda hakim artık hukuk adına değil, kendi geleceğini korumak adına hüküm vermeye başlar. Adaletin ilk şartı, hakimin her zaman haklı olması değil. Böyle bir şey mümkün değildir zaten. Adaletin ilk şartı, hakimin hata yapma özgürlüğüne sahip olmasıdır. Bir hâkimin verdiği karar yüzünden kariyerinin sona ereceğini bildiği bir sistemde, hukuk ve vicdan değil korku hüküm sürer.

Belki de yeni bir adalet rejimi üzerine düşünürken sormamız gereken ilk soru şu: Hâkimleri kim denetleyecek? Ama ikinci soru da en az onun kadar önemli: Hâkimleri kim korkudan kurtaracak?

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.

Paylaş