Erol Mütercimler izlediğim, ya da analizlerine fazlaca önem verdiğim bir yorumcu değil. Ancak son günlerde Ekrem İmamoğlu’nun “aceleciliğinden” ve sadece “aritmetik” hesaplarla davranmasından söz ederek onu eleştirirken, araya sıkıştırdığı şöyle bir kavram dikkatimi çekti: “Uluslararası Müesses Nizam”. Ekrem İmamoğlu’na büyük bir sempatim yok; Türkiye’nin içinde bulunduğu berbat durumdan çıkması için onun “liderliğinin” şart olduğuna inananlardan da değilim. Ancak Mütercimler’in eleştirisine katılmıyorum: Eğer İmamoğlu aceleciliğinden ya da hırsından, her ne nedenle olursa olsun, Uluslararası Müesses Nizam’ın Türkiye için tasarladığı “geçiş projesine” uymayan bir şekilde davranmışsa, bu yüzden eleştirilmesi mümkün değil. Mecbur muyuz kardeşim bir takım “dış güçler”in çizdiği uluslararası senaryolara uyum gösteren, uslu ve mazlum çocuklar olmaya? “Realizm” adına teslimiyeti ve boyun eğmeyi öğütleyen bir siyaset anlayışı, daha en baştan etik bakımdan sakattır. Ancak sorunun esası burada da değil.

Nedir bu Mütercimler’in sözünü ettiği “Uluslararası Müesses Nizam”? Soğuk Savaş’ın son günlerine kadar, iki başlı, bir yandan 1945 Yalta ve Potsdam Konferanslarının çizdiği uluslararası hukuk çerçevesine, ama bir yandan da iki “süper” gücün karşılıklı olarak birbirlerini imha etme yeteneklerinin getirdiği dehşet dengesine dayanan bir “müesses nizam” vardı dünyada. SSCB’nin (ve onun, politik, ekonomik ve nükleer gücünün) dağılmasıyla birlikte, bu “nizam” bozuldu; yerini kendisini tantanayla tarihin galibi ilan eden bir ABD’nin kısmen denetimsiz, büyük ölçüde kibirli ve tüm “medeni dünyayı” kapsayan yeni düzeni aldı. Buna biraz ironik bir ifadeyle Pax Americana (Amerikan Barışı) da diyebiliriz. “Amerikan Barışı” tabii ki adil ve istikrarlı bir dünya düzeni kurmayı beceremedi; neoliberalizmin iftiharla öne sürdüğü “küreselleşme” hedefini gerçekleştiremedi, tersine yerel çelişkileri şiddetlendirdi, küresel gelişme ve yaşam tarzı dengesizliklerini iyice artırdı.
Çünkü Amerikan Barışı medeniyet adına sadece kapitalizmi biliyordu; kapitalizmin krizi derinleştikçe giderek “Dünya Düzeni” olma iddiasını kaybetmeye başladı. 2008 kriziyle birlikte neoliberalizmin vaadlerinin beyhudeliği iyice belirginleşti; Amerikan finans sisteminin meşruiyeti kuşkulu hale geldi. Giderek derinleşen bu krizin kaçınılmaz bir sonucu olarak, artık uluslararası bir “müesses nizam” yok. Kurumlar yerli yerinde duruyor durmasına; NATO da var, G7 de var, Avrupa Birliği de, IMF de, çokuluslu şirketler de. Eksik olan, bunların ortak ve istikrarlı bir düzen üretebilme kapasitesi; çünkü ABD tüm bu yapıların uyum içinde bir arada durabilmesini sağlayacak bir “koordinatör” işlevi görmeyi beceremiyor. Bunu zaten uzunca bir süredir beceremiyordu, ama son yıllarda Trump gibi beceriksiz, ama aynı zamanda da kaotik-kötü bir narsisistin yönetiminde işler iyice çığırından çıkmaya başladı.

Kısacası, içinde yaşadığımız çağın ayırt edici özelliği, kapitalizmi olanaklı kılan kurumların ortadan kalkması değil; bu kurumların ürettiği “nizamın” ortadan kalkması. Belki de bu yüzden, “uluslararası müesses nizam” yerine “uluslararası müesses kaos”tan söz etmek daha doğru olacak. Uluslararası sınırlar gittikçe muğlaklaşıyor; uluslararası kurallar, yasalar ve antlaşmalar, gücü yetenin takmadığı boş sözlere dönüşüyor giderek. Zamanında bir işe yaradığı vehmedilen Birleşmiş Milletler örgütü, (teşbihte hata olmaz), başçavuşun eşeğine döndü çoktan. Öyleyse neden bazıları hâlâ “Uluslararası Müesses Nizam”dan söz edebiliyor? Çünkü kapitalizmin kendisini tarihsel değil doğal bir olgu olarak düşünmeye alışmışız. Aynı nedenle, onun yarattığı uluslararası “düzeni” de doğal bir oluşum zannediyoruz. Kapitalizmi tarihin sonu gibi düşünmeye alışınca da, onun yarattığı uluslararası kurumları ve güç dengelerini de tarihin doğal akışının bir parçası sanıyoruz.
“Wall Street’i İşgal Edelim!” eylemleri sırasında Slavoj Žižek, Zucotti Park’ta yaptığı konuşmada, “Dünyanın sonunu hayal etmek kolay,” demişti, “bir göktaşının gelip tüm yaşamı yoketmesini filan. Ama kapitalizmin sonunu hayal edemiyorsunuz.” (Žižek, 2011) Gerçekten de, kapitalizmin giderek derinleşen bir kriz içine battığı bu günlerdeki en büyük sorunumuz bu: Kapitalizmin de, insanlığın icat ettiği tüm toplumsal sistemler gibi, sınırlı bir raf ömrü olduğunu unutuyoruz. Ursula Le Guin bunu hayatının son yıllarında, her zamanki yumuşak ve zarif üslubuyla dile getirmişti:
Kapitalizmde yaşıyoruz. Kapitalizmin iktidarı kaçınılmaz görünüyor. Kralların tanrısal yönetme hakkı da öyle görünüyordu. Her türlü insani gücün karşısında direnilebilir ve bu güç gene insanlar tarafından değiştirilebilir. (Le Guin, Ulusal Kitap Ödülü Kabul Konuşması, 2014)
Kapitalizmin doğal bir olgu olduğu yanılsamasından vazgeçemiyoruz bir türlü: Kimilerimiz için bir doğa harikası, kimilerimiz içinse doğal bir afet; ama iki durumda da doğal. İnsanların değiştirme/dönüştürme yeteneklerinin dışında var oluyor sanki. Aslında bu bile yanlış bir akıl yürütme; insan, doğayı değiştirerek, ona meydan okuyarak insan olmamış mıydı?
Demek ki bazılarımız kapitalizmi doğadan bile daha kudretli, yenilmez bir güç olarak görüyor. Oysa kapitalizmin o yenilmez görünen gücünün ne denli pamuk ipliğine bağlı olduğunu her geçen gün biraz daha açıkça görüyoruz. “Uluslararası Müesses Nizam”, Trump gibi yalanı alışkanlık haline getirmiş, ahlaki değerleri olmayan ve elini attığı her işi sonunda mutlaka batıran birinin eline hesapsız bir güç verebiliyor. O da o gücü kullanarak işleri daha da karıştırıyor, krizi daha da içinden çıkılmaz hale getiriyor. Kaosu büyütüyor. Kaosun nedeni Trump değil elbette; ona hayalini kurduğu kadar büyük bir iktidar atfetmek olur bunu söylemek. Trump bir semptom sadece, hastalığın kendisi değil. Vebalıların koltuk altında çıkan bir “hıyarcık”tan başka bir şey değil.
Sonucunu kimsenin kestiremediği Rusya-Ukrayna savaşı, büyük bir küstahlık ve “cezasızlık” örneği olan Venezuela müdahalesi, başladığı yere dönmekten başka bir işe yaramayan İran savaşı, İsrail’e verilen “istediğini öldür” icazeti; tüm bunlar korkunç sonuçlarının hepsini henüz görmediğimiz, ancak önümüzdeki on yıl içinde mutlaka göreceğimiz “kaos alametleri”.

Bazen çağın ruhunu şairler politikacılardan ve politik analistlerden çok daha önce ve çok daha güçlü bir biçimde yakalar. Nazım 1939’da, “Kıyamet Sureleri”nin ilkinde şöyle demiş:
Yedi kat yerin altından uğultular geliyor.
Çok alâmetler belirdi, vakit tamamdır.
Haram sevaboldu, sevap haramdır.
Ak kurt, kara tahtayı daha bir yol kemir,
çekin ki körükleri
ateşe girdi demir.
Ondan yirmi yıl önce, 1919’da da William Butler Yeats “İkinci Geliş” şiirinde şöyle demişti:
Döne döne genişleyen bir hortumda
doğan artık duyamıyor doğancıyı.
Dağılıyor her şey; bir arada tutamıyor merkez.
Başıboş kaos salınmış yeryüzüne.
Kanla kararmış gelgit salınmış kıyılara,
masumiyet ayinleri boğuluyor her yerde.
Bütün inançlarını yitirmiş en iyiler,
en kötülerse ateşli bir şevkle dolu.
Yeats Birinci Dünya Savaşının ve İspanyol gribi salgınının yarattığı korkunç karamsarlığın etkisiyle yazdığı için, tarif ettiği dünyada bir çıkış yolu yokmuş gibi görünüyor. Nazım ise İkinci Dünya Savaşı’nın hemen eşiğinde (üstelik hapisteyken) yazıyor olmasına rağmen, çok daha umutlu: Gelmekte olan kıyameti yeni bir başlangıç olarak görüyor belli ki. Yeats’e göre “merkez” dünyayı bir arada tutamıyor artık. Çok erken bir kehanet; onun bu dediğinin gerçekleşmesi için bir yüz yıl daha geçmesi gerekti. Ama iyilerin inançsızlığı ve boyun eğmişliğine eşlik eden kötülerin “ateşli şevki” daha o zamandan ortaya çıkmamış mıydı? Mussolini ve Hitler bir sonraki çeyrek yüzyılı kana boyayacak planlarını o yıllarda yapıyorlardı. Onlara “Dur!” diyebilecek olanlarsa, tevekkülle boyun eğmeye başlamışlardı bile.
Uzun lafın kısası; kapitalizmin krizi, ortada bir “Uluslararası Müesses Nizam” filan bırakmadı. Onun yerine sadece bir “Uluslararası Müesses Kaos” var elimizde. Kaos dediğim şey ise kurumların yokluğu ya da topyekun çökmesi değil; kurumların yerli yerinde durduğu ama hiçbirinin artık ortak, istikrarlı bir dünya düzeni kurmayı beceremediği tarihsel bir durum. Hal böyle iken, değişimi hedefleyen bir politik hareketin bu “Uluslararası Müesses Kaos”un “yetkili” kişi ve kurumlarından icazet almaya çalışması, çalışmadığında ise hesapsızlıkla, acelecilikle, “matematik” düşünmemekle suçlanması pek akla yakın gelmiyor bana. Bir tür “Uluslararası Müesses Nizam” varken bile, bu tür bir icazet beklentisi, her zaman için astarı yüzünden pahalıya gelen ve bir avuç “seçkin” dışında kimsenin işine yaramayan bir tercihti zaten. Şimdi ise, böyle bir “Nizam” giderek yokolmakta olduğu için, yalnızca yanlış ve etik olmayan bir tutum değil, aynı zamanda pek safça bir tercih. Kim kime icazet veriyor, kim kimin verdiği icazeti tanıyor? Bugün “yenilmez” sanılan güç merkezi yarın nerede olacak? Hangi savaşın galibi kim, mağlubu kim= “Diplomasi” dediğimiz şeyi kim takıyor artık?
“Uluslararası Müesses Kaos”un çeşitli bileşenlerini ciddiye alıp onlardan inayet dilenmek yerine, kendi ortak aklımızı yaratmaya çalışmak ve bu kaostan en az yarayla çıkmanın yollarını aramak, bugün elimizdeki tek gerçekçi seçenektir.














