Mayıs 2026 itibarıyla Türkiye’deki ceza infaz kurumlarında yaklaşık 421 bin kişi var. Bunların 63 binden fazlası, yani yaklaşık %15’i tutuklu, geri kalanı ise hükümlü. AKP’nin iktidara geldiği 2002 yılında cezaevlerindeki toplam sayı yaklaşık 59 bin kadardı; yani toplam mahkum + tutuklu sayısı AKP iktidarı boyunca yedi kattan fazla artmış. Aynı sürede ise nüfus 67 milyondan yaklaşık 88 milyona çıkmış (%31 artış). 2002’de Türkiye’de her 100 bin kişiden 85’i cezaevindeydi; 2026’da her 100 bin kişiden yaklaşık 490’ı cezaevinde.
Ama şöyle ilginç bir tespit yapmamız da gerekiyor: 2002’de cezaevlerindeki 59 bin 200 kişinin 30 bin 600 kadarı tutuklu, 28 bin 600 kadarı ise hükümlü; yani tutukluların oranı %52’ye yakın. Bu, bugünkü %15 oranının üç katından daha fazla. Ancak bu, “Bakın AKP tutuklu oranını düşürmüş işte!” diye yorumlanmamalı. Çünkü nüfus %31 artarken, tutuklu sayısı neredeyse bunun üç buçuk katı, yani %107 artıyor. Esas hayret verici olan toplam cezaevi nüfusunun inanılmaz ölçüde artması, toplam cezaevi kapasitesinin (305 bin kişi) çok üstüne çıkmış olması.

Büyük gözaltı: Yargısız infaz gözdağı aracı olmuş
Beni şu anda ilgilendiren şu: Tutuklama yalnızca AKP iktidarında değil, Türkiye tarihinin önemli bir bölümünde her zaman, bir tedbir olarak değil, bir yargısız infaz, tehdit ve gözdağı verme aracı olarak kullanılmış. AKP iktidarında ise değişen şu: Tutuklamalar hem mutlak sayı olarak, hem de orantısal olarak gene artmış, ama bu, hükümlü sayısındaki müthiş artış (2002’de 28 bin 600’den 2026’da yaklaşık 357 bin’e, yani 12,5 kat) karşısında biraz sönük kalıyor. Şu anda ilgilendiğim konu bu değil, ama şu soruyu da sormamız gerek: Türkiye’de 2002-2026 döneminde bu kadar şiddetli bir artış olmasının nedeni, zaman içinde çok daha fazla suç işlenmesi midir, yoksa giderek AKP ve Cumhurbaşkanı Erdoğan denetimine giren yargının acımasızlaşması mıdır? İki ihtimalde de AKP’ye ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’a sorulması gereken ciddi sorular var. Ama bunu şimdilik bir yana bırakalım.
- Bülent Somay yazdı | Hak, hukuk, adalet II: Hüküm-iddia elele
- Bülent Somay yazdı | Hak, hukuk, adalet I: Güvenebiliyor muyuz?
- Bülent Somay yazdı – Hak, hukuk, adalet III: Hâkimin kaderi
Bir kişi neden tutuklanır? Akla uygun işleyen bir adalet sisteminde bunun üç muhtemel nedeni var: 1. Kaçma şüphesi; 2. Delil karartma şüphesi; 3. Suçu tekrarlama şüphesi. Saydığım bu üçüncü neden, aslında benim iyi niyetimden. Çünkü böyle bir gerekçe üç temel Anayasada da (1924, 1961, 1982) bulunmuyor. 1924 Anayasası zaten herhangi bir gerekçe de sunmuyor ve istisnaları meclisin salt çoğunluğuna (yani kanunlara) bırakıyor:
Madde 72 – Kanunen muayyen olan ahval ve eşkâlden başka bir suretle hiçbir kimse derdest ve tevkif edilemez.
Tahmin edilebileceği gibi, “derdest” gözaltına, “tevkif” ise tutuklamaya denk düşüyor o devrin dilinde. Yani 1924 Anayasasına göre, Meclis’te salt çoğunluğu sağladığınız sürece, “tipini beğenmedim” gerekçesiyle bile bir kişi özgürlüğünden yoksun bırakılabilir. 1961 Anayasası ise bu konuda daha titiz:
Madde 30 – Suçluluğu hakkında kuvvetli belirti bulunan kişiler, ancak kaçmayı veya delillerin yok edilmesini veya değiştirilmesini önlemek maksadiyle veya bunlar gibi tutuklamayı zorunlu kılan ve kanunla gösterilen diğer hallerde hâkim karariyle tutuklanabilir. Tutukluluğun devamına karar verilebilmesi aynı şartlara bağlıdır.
Yani “kaçmayı veya delillerin yok edilmesini veya değiştirilmesini önlemek maksadiyle” diye bir kayıt Anayasaya girmiş. Ancak, “devlet aklı” bu kadar belirli ve net bir betimlemeden rahatsız olmuş olacak ki, hemen ardından “veya bunlar gibi tutuklamayı zorunlu kılan ve kanunla gösterilen diğer hallerde,” diyerek işi gene Meclis salt çoğunluğuna, iktidardaki partinin/partilerin çıkaracakları bir kanunun insafına bırakıyor. Aynı yaklaşım, çok daha genişletilmiş bir biçimde 1982 Anayasasında da var:
Madde 19– Herkes, kişi hürriyeti ve güvenliğine sahiptir. Şekil ve şartları kanunda gösterilen:
Mahkemelerce verilmiş hürriyeti kısıtlayıcı cezaların ve güvenlik tedbirlerinin yerine getirilmesi; bir mahkeme kararının veya kanunda öngörülen bir yükümlülüğün gereği olarak ilgilinin yakalanması veya tutuklanması; bir küçüğün gözetim altında ıslahı veya yetkili merci önüne çıkarılması için verilen bir kararın yerine getirilmesi; toplum için tehlike teşkil eden bir akıl hastası, uyuşturucu madde veya alkol tutkunu, bir serseri veya hastalık yayabilecek bir kişinin bir müessesede tedavi, eğitim veya ıslahı için kanunda belirtilen esaslara uygun olarak alınan tedbirin yerine getirilmesi; usulüne aykırı şekilde ülkeye girmek isteyen veya giren, ya da hakkında sınır dışı etme yahut geri verme kararı verilen bir kişinin yakalanması veya tutuklanması; halleri dışında kimse hürriyetinden yoksun bırakılamaz.
Suçluluğu hakkında kuvvetli belirti bulunan kişiler, ancak kaçmalarını, delillerin yok edilmesini veya değiştirilmesini önlemek maksadıyla veya bunlar gibi tutuklamayı zorunlu kılan ve kanunda gösterilen diğer hallerde hakim kararıyla tutuklanabilir. Hâkim kararı olmadan yakalama, ancak suçüstü halinde veya gecikmesinde sakınca bulunan hallerde yapılabilir; bunun şartlarını kanun gösterir.
Umarım dikkatinizden kaçmamıştır, “veya bunlar gibi tutuklamayı zorunlu kılan ve kanunda gösterilen diğer hallerde” ifadesi de kelime kelime korunmuş burada da (pardon, bir fark var, “kanunla”, “kanunda” olmuş).
Örnek olarak, son zamanlarda verilen bazı tutuklama kararlarını, ilgili kanun maddesiyle birlikte ele alalım: Dört gazeteci, Alican Uludağ, İsmail Arı, Furkan Karabay ve Sinan Aygül, başka suçlamaların yanısıra, Türk Ceza Kanunu’nun 217/A maddesine muhalefetten tutuklandılar; şu anda dördü de serbest bırakıldı gerçi, ama uzun süreler boyunca tutuklu kaldılar. Şimdi tutuklamaya gerekçe olan kanun maddelerinden biri olan TCK 217/A’ya bir bakalım:
“Gerçek”in ne olduğunu nereden biliyorlar?
(TCK) Madde 217/A (1) Sırf halk arasında endişe, korku veya panik yaratmak saikiyle, ülkenin iç ve dış güvenliği, kamu düzeni ve genel sağlığı ile ilgili gerçeğe aykırı bir bilgiyi alenen yayan kimse, bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.
Kanun yazım dili açısından son derece sorunlu bir madde bu: “Saiki”, yani suçlananın öznel niyetini, kanun yapıcı, iddia makamı ve hüküm makamı nasıl ve nereden biliyor? Telepati yetenekleri mi var? Bir kanun maddesinde delillerden bağımsız, maddi temeli olmayan bir “saik” kavramı yer alabilir mi? Bunu geçelim; “gerçeğe aykırı bilgi” nedir? Kanun yapıcı, iddia makamı ve hüküm makamı, “gerçek”in ne olduğunu nereden biliyorlar? Kendilerine yüce bir güç tarafından verilmiş bir “hakikat” bilgisi mi var? Hakikatin ne olduğunu bilme, ilan etme ve kişileri buna göre yargılama yetkisine sahip birileri mi var aramızda? Öyleyse bunlar nasıl seçiliyor, neye göre tayin ediliyor?
Mesela, görev süreleri dolduğunda (milletvekili seçilemediklerinde, hâkim ya da savcı iseler, emekli olduklarında ya da görevden alındıklarında), bu “hakikati bilme” özellikleri de sona eriyor mu? Bu arada, benim yaptığım, “postmodern” bir “hakikat yoktur” tartışması değil. Hakikat vardır; en azından nihayeti olmayan bir hakikat arayışı vardır. Ancak bu, tarihin verili bir anında ve dünyanın verili bir yerinde, imtiyazlı bir kişi ya da kişiler tarafından “bilinecek” bir hakikat değildir. O zaman da tarif edilen suç, aslında suç olmaktan çıkar, kerameti kendinden menkul bir zümre tarafından yapılan bir yakıştırmadan ibaret kalır.
Ama gene de bu maddeye bağlı olarak insanlar tutuklanıyor. Ne gerekçeyle? Serbest kalırlarsa delil mi “karartacaklar”? Yazdıkları yazı dışında bir delil yok ki ortada. O delili nasıl karartacaklar? Yazdıkları gazetenin bütün nüshalarını toplayıp yakacaklar mı? İnterneti mi kapatacaklar? Saiklerini, yani zaten kafalarının içinde olan ve zaten kimsenin bilemeyeceği niyetlerini mi değiştirecekler?
Kaçma şüphesi var mı gerçekten? Cezası “bir yıldan üç yıla kadar hapis” olan bir “suç” için memleketten mi kaçacaklar? O cezayı en yüksek haliyle alsalar bile, zaten yatacakları süre, indirimiyle, şusuyla, busuyla, tutuklu kaldıkları süreyi bile zor karşılıyor, çoğu durumda da karşılamıyor. Ayrıca, nereye kaçacaklar? Son zamanlarda vize almaya kalkan oldu mu aranızda?
Kısacası, tutuklama, Anayasanın ilgili maddesinde belirtilen nedenlerle yapılmıyor. Hiçbir zaman da yapılmadı zaten. Bugün varolduğu biçimiyle tutuklamanın esas amacı belli: Muhtemelen adil bir yargılama sonucunda cezalandırılması mümkün olmayan, ama yaptıkları ve söyledikleriyle iktidardakilerin çok kötü asabını bozan kişileri, yargı öncesinde, peşin hükümle cezalandırmak. Ya da, daha beteri, birilerine, sadece yargılanan kişilere değil, onların meslektaşlarına ve onlar gibi düşünen kişilere gözdağı vermek, aba altından sopa göstertmek.
Bunun için kestirmeden “AKP yargısını” suçlayıp, onlar bir kere iktidardan giderse her şeyin düzeleceğini söylemek de mümkün değil. Tutuklamanın bir cezalandırma ve gözdağı verme yöntemi olarak kullanılması, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan, yani 1924 Anayasasından beri şu ya da bu ölçüde adalet rejimine hakim olan yapısal bir sorun. Dolayısıyla, yeni bir Meclis’le, yeni bir Anayasa yapmayı düşünenlerimizin aklında bulunsun: Şu anda geçerli olan Anayasanın 19. maddesini değiştirirken, birilerinin el çabukluğuyla “veya bunlar gibi tutuklamayı zorunlu kılan ve kanunda gösterilen diğer hallerde,” ibaresini araya sokuşturuvermesine karşı uyanık olmalılar.
Son olarak: Haksız tutuklamanın mutlaka bir cezai müeyyidesi olmalıdır. Şu anda böyle bir müeyyide varmış gibi görünüyor, ancak uygulanan para cezaları caydırıcı olmaktan çok uzak. Bu cezalar mutlaka artırılmalı. Eğer ortada ihsas-ı rey varsa, ya da kötü niyet veya mahkeme dışından gelen talimat olduğu kanıtlanabiliyorsa, bu cezalar genişletilerek ilgili hâkim ve savcıları da kapsamalıdır. İnsanların özgürlüğünü kısıtlayıvermek bu kadar kolay olmamalı.













