İSTANBUL (Medyascope) – Medyascope Yayın Yönetmeni Ruşen Çakır, CHP’de yaşananları değerlendirdi. Çakır, 21 Mayıs’taki “mutlak butlan” kararıyla birlikte partinin “seçilmiş CHP” ile “atanmış CHP” olarak ikiye bölündüğünü söyledi.
Video özeti
Bu özet yapay zekâ tarafından hazırlanmış ve editör tarafından kontrol edilmiştir.
- Ruşen Çakır, CHP’nin 21 Mayıs’taki ‘mutlak butlan’ kararının ardından ikiye bölündüğünü belirtti.
- Çakır, bu ayrımın ‘seçilmiş CHP’ ve ‘atanmış CHP’ olarak tanımlandığını vurguladı.
- Kemal Kılıçdaroğlu, seçimlerde elde edemediği başarıyı yargı kanalıyla kazanmaya çalışıyor.
- Özgür Özel, CHP’yi yıllar sonra birinci parti konumuna taşımış durumda ve partinin çoğunluğu Özel’in yanında duruyor.
- Çakır, seçilmiş CHP’nin toplumla bağlarını güçlendirmesi gerektiğini ifade etti.
Bilmeniz gerekenler
İlgili bağlantılar
Medyascope Yayın Yönetmeni Ruşen Çakır, uluslararası bir toplantı için bulunduğu Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nin Süleymaniye şehrinden CHP’deki ayrışmayı yorumladı. Çakır, 21 Mayıs’ta mahkemenin “mutlak butlan” kararıyla Özgür Özel’in genel başkanlığını geçersiz ilan etmesinin ardından partinin gerçek anlamda ikiye bölündüğünü söyledi.
Çakır, “seçilmiş CHP” ile “atanmış CHP” ayrımının yalnızca biçimsel bir tartışma olmadığını vurguladı, bu durumu varoluşsal bir kırılma olarak nitelendirerek şu soruyu sordu: “CHP toplumu mu seçecek, devleti mi seçecek?”
Çakır’a göre Kemal Kılıçdaroğlu, 2023 cumhurbaşkanlığı seçiminde ve ardından gelen kurultayda sandıkta elde edemediği başarıyı yargı kanalıyla kazanmaya çalışıyor.
Çakır, Özgür Özel liderliğindeki CHP’nin ise toplumdan güçlü bir destek aldığını aktardı. Özel’in göreve gelmesinin ardından ilk girdiği seçimde CHP’yi yıllar sonra birinci parti konumuna taşıdığını hatırlatan Çakır, bunun AKP’nin kuruluşundan bu yana partinin AKP karşısında elde ettiği ilk birinci parti çıkışı olduğunu belirtti.

Milletvekilleri, belediye başkanları ve teşkilatlar Özel’in yanında
Çakır, mevcut tablonun Özgür Özel cephesi lehine göründüğünü aktardı. Meclis’teki CHP milletvekillerinin ezici çoğunluğunun, belediye başkanlarının ve teşkilatların büyük bölümünün seçilmiş CHP’nin yanında durduğunu vurguladı. Geçen cumartesi aynı anda iki ayrı alanda düzenlenen gösterilere de değinen Çakır, genel merkezde Kılıçdaroğlu’nun topladığı kitleye karşın Güven Park’taki Özel mitingi ile ardından yapılan Anıtkabir yürüyüşünün “toplumsal bir hareketi” yansıttığını söyledi.
Çakır, MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin Türk Günü gazetesine verdiği röportajda Özgür Özel ve arkadaşlarını “toplumsal muhalefetle birlikte hareket etmekle” suçladığına dikkat çekti. Bunu “sanki suçmuş gibi” aktaran Bahçeli’nin tutumunu eleştiren Çakır, iktidarın toplumsal muhalefetin taleplerine yanıt veremediği için siyaset yerine hukuku devreye soktuğunu öne sürdü.

“Yüzlerini topluma dönebildikleri ölçüde önleri açılır”
Çakır, seçilmiş CHP’nin bu fırsatı kullanabilmesini belirli bir koşula bağladı. Özel’i destekleyen üst düzey isimlerin devletle olan bağlarından arınması ve yüzlerini tam anlamıyla topluma döndürmesi gerektiğini ileri sürdü. Çakır değerlendirmesini şöyle bağladı:
“Eğer tedbirler alınır, bunlara yönelik direnişler gerçekleştirilir ve buna toplumun tüm kesimleri dahil edilebilirse hem CHP’nin hem de Türkiye’nin önü açılır.”
Çakır, 21 Mayıs sürecinin 19 Mart’a kıyasla daha zorlu olduğunu ancak yine de mümkün göründüğünü vurguladı.
Video deşifresi
CHP’nin yol ayrımı: Toplum ya da devlet | Ruşen Çakır yorumluyor
Hazırlayan: Gülden Özdemir
Merhaba, iyi günler, iyi hafta sonları. Irak’tayım. Irak’ın kuzeyinde Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nde, Süleymaniye şehrindeyim. Uzun zamandır gelmemiştim. Bu üçüncü gelişim; daha önceki gelişmelerimde Erbil’in çok hızlı geliştiğini görmüştüm, Süleymaniye gördüğüm kadarıyla biraz yerinde saymış. Ama ben size bugün Irak’tan, Kürtlerden ve diğer şeylerden bahsetmeyeceğim. Yine Cumhuriyet Halk Partisi’nden bahsedeceğim. Buraya uluslararası bir toplantıyı izlemek için geldim. Çok sayıda katılımcı var, Türkiye’den de var. Dünyanın değişik yerlerinden bölgeyi, esas olarak savaşı ve Kürtleri tartışıyor insanlar. Buradan izlenimlerimi de daha sonra bir ara aktarmayı düşünüyorum. Ama yine tekrar CHP konuşalım istiyorum. Bugüne kadar, 21 Mayıs sürecinden itibaren özellikle, yaptığım yayınlarda iki CHP’nin ortaya çıkmasıyla beraber bu CHP’nin birisini seçilmiş, birisini atanmış olarak tanımladım. Dikkatinizi çekmiştir, genel kabul gören de bu. Buradaki seçilmişlik ve atanmışlık meselesi sadece biçimsel bir mesele değil; aslında çok derin bir mesele, çok ciddi siyasi bir mesele ve varlık bilimsel bir mesele.
Aslında CHP bir yol ayrımında; yani toplumu mu seçecek, devleti mi seçecek? Toplum tarafından, halk tarafından seçilmeyi mi seçecek, yoksa devlet tarafından atanmayı mı, tabii seçilip atanmayı mı seçecek? İşte bu olayı 21 Mayıs’ta mutlak butlan olayıyla bir kere daha gördük. Kemal Kılıçdaroğlu sandıkta yapamadığı başarıyı —nedir bu başarı? 2023’te cumhurbaşkanı seçilemedi, daha sonra kurultayda CHP’nin yeniden genel başkanı seçilemedi— yerine seçilen Özgür Özel, ilk girdiği seçimde Cumhuriyet Halk Partisi’ni yıllar sonra birinci parti yaptı; Adalet ve Kalkınma Partisi’nin kurulduğu andan itibaren ilk defa ikinci parti yaptı. Yani toplum, halk, isterseniz millet deyin, millet bir şeyi tercih etti ve Kemal Kılıçdaroğlu, bu toplumun tercihinden rahatsız olan devletin müdahalesiyle tekrar Cumhuriyet Halk Partisi’nin başına getirilmek isteniyor. Ona sorarsanız, ona ve destekçilerine, Cumhuriyet Halk Partisi’nin gerçek ve tek sahici temsilcileri onlar. Meşruiyetini nereden alıyor? Meşruiyetini bir mahkeme kararıyla alıyor. Mahkeme kararı Türkiye’de uluslararası hukuk kriterlerine göre adil mi? Tabii ki değil. Bunu da en iyi, vakti zamanında adalet yürüyüşü yapmış olan Kemal Kılıçdaroğlu biliyor herhalde.
O tercihini devletten yana yaptı ve bu anlamda Genel Başkan Yardımcısı Bülent Kuşoğlu’nun söylediği “Devlet aklı bizi seçti” olayını bir anlamda her gün doğruluyor ve bunu ısrarla sürdürüyor. Ama öte yanda bir toplumun seçtiği bir CHP var. Toplumun seçtiği derken hem yerel seçimde gördük hem kurultayda gördük hem de şu anda yaşanan süreçte görüyoruz. Şu anda yaşanan süreçte meclisteki milletvekillerinin ezici bir çoğunluğu seçilmiş CHP’nin yanında, belediye başkanlarının ezici bir çoğunluğu seçilmiş CHP’nin yanında ve teşkilatların da ezici bir çoğunluğu o seçilmiş CHP’nin yanında. Aslında geçen cumartesi yaşadığımız o aynı anda yapılan iki ayrı gösteri de bize bunu gösterdi. Yani genel merkezde Kılıçdaroğlu, Güvenpark’ta Özgür Özel ve Güvenpark’ta Özgür Özel’in daha sonra Anıtkabir’e yürüyüşü. Bir tarafta toplumsal bir hareketi bize gösteriyor. Diğer tarafta bambaşka bir grup insanı görüyoruz.
Nitekim Devlet Bahçeli, geçen Türkgün gazetesine verdiği röportajda da sürekli olarak Özgür Özel ve arkadaşlarını toplumsal muhalefetle birlikte hareket etmekle bir anlamda suçluyor. Bu sanki suçmuş gibi. Orada bir toplumsal muhalefet var ve bu toplumsal muhalefet Türkiye’deki iktidardan memnun değil, bunu değiştirmek istiyor ve iktidar da toplumsal muhalefete cevap veremediği için, onların taleplerini, beklentilerini karşılayamadığı için ya da onların ürettiği siyasete karşı alternatif siyaset üretemedikleri için ne yapıyorlar? İşin içerisine hukuku, olmayan hukuku, mahkemeleri… 19 Mart böyle bir şeydi, 21 Mayıs da böyle bir şey oldu. Şimdi iş geldi bir yerde tıkandı gibi gözüküyor. Aslında tıkanıklık yok. Tercihleri eğer netse seçilmiş CHP’nin, Özgür Özel’in verdiği mesajlarda, Ekrem İmamoğlu’nun da verdiği mesajlarda bunun tercihlerinin net olduğunu görüyoruz. Ama onları destekleyen özellikle üst düzey kadro bunu sürdürebilir mi? Orada bence ciddi bir sorun var. O sorun da şu: Bu kadroların büyük bir çoğunluğu CHP’nin devletle iç içe olması geleneğinden, kültüründen geliyorlar. Her ne kadar Cumhuriyet Halk Partisi belli bir tarihten itibaren, yıllar önce Ecevit’le beraber ortanın solu ya da halkçılık gibi şeyleri dile getirmiş olsa da kritik anlarda genellikle hep devletin bekasını öncelemiş bir parti oldu. Mesela hatırlayın, Selahattin Demirtaş ve arkadaşlarının dokunulmazlıklarının kaldırılması mesela böyle bir olaydı. Buna benzer çok örnek var ve şu anda CHP’nin, seçilmiş CHP’nin önünde çok büyük bir fırsat var aslında. Bu geçmişin bütün devletçi perspektifinden kurtarılıp kendini arındırıp… Arınma lafı kimin lafı? Kılıçdaroğlu’nun.
Kılıçdaroğlu bir arınmadan bahsediyor. Kılıçdaroğlu arınma derken yolsuzluk vesaire kastediyor, öyle gözüküyor ama aslında arınmaktan kastettiği benim anladığım kadarıyla bu CHP’deki devletçi gelenekten kopmaya çalışanları ayıklama perspektifi. Yani devlete uygun, devletin rızasını alan yerli ve milli bir ana muhalefet olmak istiyor şu anda. Dolayısıyla Özgür Özel ve arkadaşlarının önünde çok büyük bir fırsat var: Toplumla doğrudan ilişki kurarak, gücünü toplumdan alarak bütün o devletçi reflekslerden sıyrılmak. Kılıçdaroğlu onlara böyle çok muazzam bir aslında fırsat verdi. Ama tabii ortada şöyle bir sorun var: Devlet, devleti yönetenler çok acımasız ve iktidarlarını kaybetmemek için her türlü yola başvurabiliyorlar. Şu ana kadar bunu gördük, bundan sonra da bunu göreceğiz. Eğer buna yönelik, bunlara yönelik tedbirler alınır, onlara yönelik birtakım direnişler gerçekleştirilir ve buna toplum, toplumun tüm kesimleri bir şekilde dahil edilebilirse işte orada hem CHP’nin hem de Türkiye’nin önünün açılma imkanı çok ciddi bir şekilde var. 19 Mart sürecinde bunu gördük. 21 Mayıs süreci daha zor ama pekâlâ mümkün. Fakat tekrar söylüyorum; CHP’nin yönetici elitinin, seçilmiş CHP’nin yönetici isimlerinin de özellikle devlete yönelik birtakım ilgilerinin, bağlarından arınmaları ve tam anlamıyla yüzlerini topluma dönebilmeleri kaydıyla.
Bugün bir eski arkadaşıma ithaf etmek istiyorum: Seyhan Erözçelik. Seyhan, benden iki ay küçük bir şairdi. Çok erken aramızdan ayrıldı; galiba 49 yaşında. 2011, 15 yıl olmuş, hâlâ cenaze töreni aklımda. Camideki cenazesi aklımda. Kendisiyle Boğaziçi Üniversitesi’nde ve tabii ki Orta Kantin’de ve tabii ki Ali Baba’nın Hisar Kahvesi’nde çok muhabbetlerimiz oldu. Çok tartıştık, çok tartıştık. Çok değişik birisiydi, farklı birisiydi, iyi şairdi. Şiirleri, ‘‘Yeis ile Tabanca’’; ilk bunu hatırlıyorum. Hatta şaşırmıştım, yani “Benim tanıdığım Seyhan yazıyor bunları.” diye. ‘‘Kitap, Bitti’’, başka kitapları da var, ‘‘Gül ve Telve’’. Bir de Seyhan biraz ters birisiydi; ödül reddeder, kavga eder, çok kavgacıydı ama kendine özgü bir üslubu olan, hem edebiyatta hem hayatta üslubu olan, hani ben çok kullanıyorum ama tekrar kullanayım, nevi şahsına münhasır bir isimdi. O da benim gibi üniversiteyi bitirmedi. Boğaziçi’nde okudu, sonra İstanbul Üniversitesi’nde okudu. Boğaziçi’nde yanılmıyorsam son psikoloji okuyordu, İstanbul Üniversitesi’nde edebiyatla ilgili bir şeyler okuduğunu hatırlıyorum ama bitirmedi. Yazdı, etti, çalıştı ve beyin kanamasından aramızdan ayrıldı Seyhan. Keşke şimdi yaşasaydı, 64 yaşında hâlâ yazıyor olurdu. Ama şunu da kabul edelim: Maalesef bugün — belki dünya da böyledir — artık şiirle pek bir alakası kalmış bir ülke değil Türkiye. Şairler var, şiirler yazıyorlar ama bilinmiyorlar, tanınmıyorlar, önemsenmiyorlar. Bu da Türkiye’nin çok büyük bir eksiği. Seyhan’ı rahmetle ve sevgiyle anıyorum. Süleymaniye’den Seyhan’a bir selam yollamanın, ölümünden 15 yıl sonra selam yollamanın da ayrı bir anlamı var benim için. Kendisini tekrar sevgiyle anıyorum. Söyleyeceklerim bu kadar, iyi günler.








