Teröre nasıl cevap vermeli?

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print

[soundcloud url=”https://api.soundcloud.com/tracks/301227224″ params=”color=ff5500&auto_play=false&hide_related=false&show_comments=true&show_user=true&show_reposts=false” width=”100%” height=”166″ iframe=”true” /]

 

Yayına hazırlayan: Şükran Şençekiçer

 

Merhaba, iyi günler. Teröre nasıl cevap vermeli sorusu çok hayati bir soru. Genellikle bu cevap bir güvenlik konsepti üzerinden verilmeye çalışılıyor. Gözler devlete çevriliyor. Devletin terör eylemlerini gerçekleştiren kişileri ve örgütleri bulması, engellemesi, cezalandırması üzerine kurulu bir cevap arayışı var. Bu bir yere kadar anlaşılabilir , ama bir yerden sonra hiçbir etkisi olmayan bir şey. Çünkü terörün esas hedefi devlet değil toplum. Ve burada toplumun öncelikle bir cevap vermesi gerekiyor. Türkiye’de maalesef bu konuda şu âna kadar yaşanan farklı farklı terör eylemlerinde, son yıllarda yaşanan terör eylemlerinde toplumun bu konuyu, bu sorumluluğu üstlenmesi konusunda çok ciddi adımlar, inisiyatifler görmedik. İzmir’de dünkü saldırıda hayatını kaybeden trafik polisi ve adliye görevlisi için verilen sivil bir destek vardı cenazeleriyle ilgili olarak. Ama çok geç kalınmış ve çok da yeterli olmayan bir çıkış.

Londra, Madrid örnekleri

Şu âna kadar çok ciddi katliamlara tanık oldu bu ülke. Ülkenin dört bir tarafında yaşandı. Ama ülkenin bütün kesimlerini bir araya getiren sivil hareketliliklere, toplumsal hareketliliklere tanık olmadık. Halbuki mesela 2000’li yılların başlarında İngiltere’de, Londra’da yaşanan ya da İspanya’da, Madrid’de yaşanan terör saldırılarının ardından, ya da İspanya’da Bask bölgesinde yaşanan terör saldırılarının ardından halkın, toplumun çok ciddi bir şekilde kenetlendiğini, en son Paris’te yaşanan saldırıların ardından kenetlendiğini gördük. Ve burada siyasi parti, farklı görüş ayrımı gözetmeksizin herkesin bir araya gelebildiğini gördük.

Ama bizde, Türkiye’de, genellikle bu tür saldırılar toplumu bir araya getirmek yerine toplumdaki var olan kutuplaşmanın daha da artmasına yol açıyor. Dolayısıyla bu bağlamda da baktığımız zaman terör saldırılarını gerçekleştirenlerin amacının da toplumda eninde sonunda bir kaos yaratmak olduğunu düşünürsek, amaçlarına büyük ölçüde ulaştıklarını görüyoruz.

Devlet intikam alır mı?

Şimdi İçişleri Bakanı Süleyman Soylu daha önceki TAK adıyla üstlenilen PKK saldırılarının ardından çok sert, intikam temalı açıklamalar yapmıştı. Ancak IŞİD’e atfedilen Reina saldırısının ardından böyle bir çıkış görmedik. İlk yapılan yanlıştı. Devletin intikam kelimesini telaffuz etmesi kabul edilebilir bir şey değil. Devlet hukuk içerisinde suçluların bulunup cezalandırılmasını amaçlar. İntikam lafı devleti bambaşka bir yere taşımaktır. Son olarak Cumhurbaşkanı Erdoğan bugün El Bab’da IŞİD’le olan savaşta bire karşı on olduğunu söyledi, ki daha önce de benzer şeyler söylemişti. Halbuki bu bir rakam olayı değil. “Teröristler şu kadar kişinin canına kastetti, hayatını elinden aldı, biz onlardan daha fazla kişiyi cezalandırıyoruz” şeklinde yapılabilecek bir mesele değil — ki özellikle terör eylemlerine baktığımız zaman genellikle çok büyük kayıplar verdiğimizi görüyoruz. En son Reina olayında olduğu gibi. Eğer Fethi Sekin dün İzmir’de teröristleri engellememiş olsaydı, İzmir’de de gündüz gözüyle çok büyük bir katliam –ele geçirilen malzemelerden bunu anlıyoruz–yaşanabilirdi.

Terörün yararlandığı kırılmalar

Burada nasıl bir perspektife sahip olmak gerekiyor? Öncelikle şuna bakalım. Gerek PKK, gerek IŞİD, daha önce El Kaide gibi yapılar, Türkiye’de var olan birtakım kırılmalar üzerinden harekete geçiyorlar. Mesela bir Türk-Kürt kamplaşması ya da ayrımı, ya da Alevi-Sünni ayrımı, ya da laiklik yanlısı-dindar/muhafazakâr ayrımı gibi Türkiye’de çok ciddi fay hatları var. Ve bunları farklı farklı, farklı zamanlarda, farklı örgütler bunlardan birini veya aynı anda birkaçını birden hedef alıyorlar.

Ve Türkiye’de de yaşanan saldırıların ardından genellikle şöyle reaksiyonlar görüyoruz: Mesela olay TAK’ın, daha doğrusu PKK’nın yaptığı bir saldırıysa karşı taraftaki insanlar bunu çok ciddi bir şekilde öne çıkartıyorlar. PKK çizgisine daha yakın gibi duran çevreler sessiz kalıyor, sessiz geçiştiriyor. Ardından IŞİD ya da El Kaide gibi bir yapı bir şey yaptığı zaman tersi oluyor. Yani herkes bir diğerinin saldırısını çok ciddi bir şekilde kamuoyunun karşısına çıkartmaya çalışıyor. Kamuoyu da burada bir şekilde, bilerek ya bilmeyerek, bilinçli ya da bilinçsiz bir şekilde terör saldırıları arasında kategoriler yapmaya, öncelikler belirlemeye itiliyor.

Bir diğer husus şu: PKK saldırıları sonucunda hayatını kaybeden özellikle güvenlik güçlerinin cenazelerinde ya da olay yerlerinde birçok partinin, özellikle de AK Parti, CHP ve MHP’nin yan yana durabildiğini, cenazelerde ya da olay yerlerinde görüyoruz. Ama buna karşılık IŞİD’in yaptığı düşünülen –ki bazılarını son dönemde üstlenmeye de başladı– saldırıların ardından böyle bir varoluş görmüyoruz. Devlet özellikle bu tür saldırılarda çok ciddi bir şekilde varlık göstermiyor.

Bütün bunlar Türkiye’de teröre karşı Türkiye’nin, Türkiye toplumunun –ve devletin de tabii ki– cevap verme konusunda çok eksik bir yerde durduğunu ve olayı tamamen bir güvenlik meselesi olarak ele aldığını bize gösteriyor. Ve dolayısıyla her terör eyleminin ardından biz biraz daha fazla kamplaşıyoruz, biraz daha fazla kutuplaşıyoruz. Türkiye’deki iç çatışmalar biraz daha fazla harekete geçiyor.

Sivil cevabı verecek olan toplumdur

Burada görev kime düşüyor? Görev devlete düşmüyor. Kesinlikle devlete düşmüyor. Bu tür sivil cevapları verecek olan toplumun kendisidir. Ancak toplumun bu tür cevapları üretebilmesi, bu konuları ele alıp tartışabilmesi yolunda çok ciddi engeller var. Dün de vardı, bugün de Olağanüstü Hal koşulları altında çok daha büyük engeller var. İnsanlar artık bir araya gelmek, tepki göstermek konusunda çok ciddi bir ürkeklik yaşıyorlar.

Ve Türkiye’de özgür bir medya yok. bunların tartışılabileceği yerler yok. Zaten saldırıların büyük bir kısmının ardından hızlı bir şekilde yayın yasakları geliyor. Soruşturmalara hızlı bir şekilde gizlilik kararı alınıyor. İnsanlar neyin nasıl olduğu, kimin tarafından yapıldığı konusunda –ki çok temel bir yurttaşlık hakkı bu– hiçbir şekilde bilgi sahibi olamıyorlar. Bilgi sahibi olamadıkları gibi bu olayı özgür bir şekilde bütün boyutlarıyla tartışabilme imkânı da büyük ölçüde ellerinden alınıyor. Bunun yerine tamamen olayı güvenlik boyutundan ele alan birtakım müzakereler diyelim, münazaralar ya da, ana akım olma iddiasındaki medyada öne çıkartılıyor. Ve buralarda tabii bilen, bilmeyen her kafadan ses çıkıyor. İnsanlar bir yerden sonra bir detay yağmuruna tutuluyorlar. Hiçbir şey anlamıyorlar. Hâlâ biz Reina’nın kaç kişi, kim tarafından gerçekleştirildiğini bile henüz bilmiyoruz.

Ama bir yerden sonra bunu bilmenin ne kadar anlamı var? O da ayrı bir tartışma konusu. Bir diğer husus da tabii çok ciddi bir şekilde bu terör eylemlerinin neden olduğu, nasıl önlenebileceği konusunda komplo teorileri kaplıyor ortalığı. Bu komplo teorilerinin hemen hemen hepsinin aslı astarı yok. İnsanlar herhangi bir şeye dayanmadan tamamen akıl yürütmeyle, ya da çok basit “Bundan kim yararlanmıştır?” gibi bir soruyu sorup buna da çok kestirme cevaplar verip hemen suçlu ilan ediyorlar. Hiç kimseyi bulamazlarsa olayla hiç alâkası olmayan, sevmedikleri kişileri linç etme, gazetecileri, aydınları, birtakım kurumları linç etmek için terör saldırılarını bahane etme gibi hususlar oluyor. En son Reina saldırısının ardından gazeteciler, sanatçılar hedef gösterildi. Ve onların başına bir şeyler de geldi. Mesela Amberin Zaman’ın –ne alâkası varsa– basın kartına el konuldu Reina saldırısının ardından. Öte yandan bu saldırının üzerinden, bu tür saldırıların aslında hiç de fena olmadığı yolunda yorumlanabilecek yorumlar yapanlara karşı çok fazla bir şey olmuyor. Bu ayrı bir tartışma, nefret suçu meselesi ayrı bir tartışma.

Kötü bir sınav

Ama şunu söyleyebiliriz: Türkiye terör konusunda devlet ve toplum olarak çok kötü bir sınav eriyor. Her yapılan eylem, saldırı Türkiye’yi daha fazla kutuplaştırıyor. Tam tersi bir efekt yaratabilecekken –terör saldırıları tabii ki istenmeyen, üzücü, kahredici şeyler ama– buralardan en azından bu vesileyle toplumdaki eşitlik, kardeşlik, dayanışma duyguları onarılabilecekken, inşa edilebilecekken, rehabilite edilebilecekken, bunlardan geri kalanların da iyice aşındığı gibi bir olaya tanık oluyoruz. Burada esas olarak sorumlu tabii ki devlettir. Ama herkesin tek tek tüm vatandaşların da sorumlulukları çok ciddi bir şekilde var. Medyanın çok ciddi bir şekilde sorumluluğu var.

Bu saatten sonra buradan dönüş olabilir mi? Açıkçası yaşanabilecek her türlü saldırıyı gördük. Mesela bir polis memuru ülkenin şu anda ittifak yaptığı –en azından işbirliği yaptığı– ülkenin, Rusya gibi bir gücün büyükelçisini herkesin gözü önünde öldürdü. Türkiye’nin en önde gelen eğlence yerlerinden birisine göz göre göre yılbaşı gecesi çok kanlı bir saldırı yapıldı. Mitingler kana bulandı, gençlerin toplanması kana bulandı. Sultanahmet, Beyoğlu gibi turistik yerler ve Atatürk Havalimanı saldırıya uğradı. Askeri servis otobüsleri, polis servis otobüsleri saldırıya uğradı. Bütün bunlar oldu. Ama bütün bunların ardından olabilecek her şey oldu. Daha da olabilir maalesef. Ama bütün bunların hiçbirisi Türkiye’de herkesin birlikte bir şeyleri dile getirmesine, bir arayışa girmesine yol açmadı.

Toplum içindeki mesafeleri kapatmak

Burada “Teröre karşı birlik zamanı” falan gibi ucuz sloganları tekrarlayacak değilim. Ama teröre karşı bu türden Türkiye’deki toplumsal çatışma alanlarını daha da kızıştırmaya yönelik saldırılara karşı toplumun içerisindeki bu mesafeleri kapatarak cevap verilmesi gerekir. Devletin de bunu kolaylaştırması gerekir. Bunun imkânını, örneğin bir Kürt sorununu, Alevi sorununu, yaşam tarzı meseleleriyle ilgili kaygıları giderecek adımlar atması, bunun zeminini hazırlaması gerekir. Ama toplumun farklı kesimlerinin, birbirlerine düşürülmek istenen kesimlerinin bu tür saldırıların ardından bıçaklarını daha da bilemek yerine birbirlerine doğru hamle etmesi gerekir.

Ama Türkiye’de genellikle şöyle bir şey oluyor: Sayıca çok olanlar sayıca az olanların kendilerine doğru gelmesini bekliyor. Halbuki demokrasi tam tersine sayıca az olanların korunduğu, gözetildiği bir rejimdir. Tabii bu noktada Türkiye’nin ne kadar demokratik bir ülke olduğu gibi çok hayati bir soru önümüzde duruyor.

Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz: Her terör saldırısı, her büyük katliam, her saldırı, kime yönelik olursa olsun, resmi, sivil, hedefi kim olursa olsun Türkiye’deki var olan kutuplaşmayı daha da derinleştiriyor, daha da kızıştırıyor. Halbuki bunu tam tersine çevirmek elimizde. Ama elimizde olan bu fırsatı imkânsızlıklarımız nedeniyle, kötü alışkanlıklarımız nedeniyle ve demokrasi, temel hak ve özgürlükler, hukuk devleti konusundaki çok ciddi sorunlarımız, eksiklerimiz, ihlaller nedeniyle hayata geçiremiyoruz. Söyleyeceklerim bu kadar. İyi günler.

Share on facebook
Share on twitter
Share on pocket
Share on email
Share on print
  • Medyascope
  • Medyascope Plus