7 Ekim 2023’te Hamas’ın İsrail’e yönelik saldırısı; Irak’ın işgaliyle başlayan, Arap Baharı ile devam eden, Suriye’de düğümlenen ve bugün İran’a kadar uzanan Büyük Ortadoğu Projesi’nin final sahnesi olarak okunabilir. Dünyayı yönetenlerin Sykes-Picot sonrası Ortadoğu’yu yeniden dizayn etme süreci, bütün zikzaklarına rağmen ana hatlarıyla ilerliyor. Nur Mehmet Güler yazdı: Toplumun kaderini savaş mı belirleyecek?
Yirminci yüzyılın başında oluşturulan bölgesel sistemin mimarı esas olarak İngiltere’dir. Büyük Ortadoğu Projesi’ni ise ABD yürütüyor. İngiltere’nin mevcut statükonun korunmasından yana olduğunu ve bu konuda Mısır, Suudi Arabistan ve Pakistan gibi ülkeleri de buna dahil etmeye çalıştığını en belirgin biçimde Amman toplantısında gördük. Sonrasında III. Charles’ın ABD gezisinde belli bir uzlaşma sağlandığını, akabinde İngiltere’nin Körfez’e ilk savaş gemisini yönlendirdiğini biliyoruz.

İsrail, denklemin en kritik noktasında duruyor. Senaryonun tamamına baktığımızda üç temel hedef öne çıkıyor: Birincisi, risk olarak görülen radikal Selefi-cihatçı örgütler başta olmak üzere tam olarak kontrol edilemediği düşünülen devlet dışı yapıların tasfiye edilmesi; ikincisi, İsrail’in güvenliğinin sağlanması ve İran’ın bölgesel etkisinin kırılması; üçüncüsü ise enerji, sermaye ve ticaret yollarının güvence altına alınması…
Ancak ABD ile İsrail’in İran konusundaki yaklaşımları tam olarak örtüşmemektedir. İsrail için mesele öncelikle varoluşsal bir güvenlik sorunudur. İran’ın füze kapasitesi, askerî altyapısı ve bölgesel müttefik ağlarının tasfiyesi önceliklidir. ABD açısından ise İran çok daha geniş bir stratejik denklemde yer alıyor. Enerji koridorları, Körfez güvenliği, Çin’in yükselişi, Rusya ile ilişkiler ve gelecekteki bölgesel düzen… Washington bu nedenle İran’ı tamamen yok etmekten ziyade dönüştürmeyi, kontrol edilebilir sınırlar içine çekmeyi ve yeniden konumlandırmayı tercih ediyor. İsrail daha sert ve doğrudan sonuçlar ararken, ABD zaman zaman kontrollü gerilim, kontrollü zayıflatma ve yeniden konumlandırma politikalarına yönelebiliyor. Yani ABD’nin yaklaşımı sadece Trump’ın öngörülemez ve dengesiz politik davranışlarıyla izah edilemez.
İran’a yönelik operasyonlar, 7 Ekim 2023’ten itibaren bir paket program dahilinde yürütüldü. Reisi’nin ölümüne yol açan helikopter kazası, seçim süreci, Haniye’nin Tahran’da öldürülmesi, Hizbullah yönetimine yönelik sistematik darbeler, Suriye’de İran’ın kurduğu etkinlik alanının tasfiyesi ve İsrail’in doğrudan saldırıları… Hepsi aynı büyük tablonun parçalarıdır. 13 Haziran 2025’te başlayan on iki günlük savaşı, İran’ın askerî ve siyasi kapasitesini anlamaya ve aşındırmaya dönük bir hamle olarak değerlendirebiliriz. Buna karşılık, 28 Şubat–8 Nisan 2026 tarihleri arasında yaşanan kırk günlük savaş, İran’ın askerî kapasitesinin, siyasi ve idari yapılanmasının ABD tarafından doğru okunmadığını; pek çok analiz ve öngörüyü boşa çıkaran ciddi bir direnç ve karşı saldırıyla kanıtladı.

İki aydır devam eden diplomatik temaslar ve barış görüşmeleri ise gerçek bir çözüm arayışından ziyade, tarafların yeni pozisyonlarını belirlemeye çalıştığı taktik, politik ataklar dizisi gibi duruyor.
Son günlerde İsrail’in Lübnan’a yönelik işgal saldırıları ile İran’ın karşılıkları, gerilimin sona ermediğini, aksine yeni ve daha tehlikeli bir aşamaya geçildiğini gösteriyor. Savaşların nasıl başlayacağı planlanabilir; fakat nasıl sonuçlanacağı hiçbir zaman tam olarak öngörülemez. Irak’ta, Suriye’de, Libya’da ve bugün Ukrayna’da görüldüğü gibi, müdahaleler çoğu zaman onları planlayanların hesaplarını da aşan sonuçlar üretmektedir. İran dosyası da bu açıdan istisna olmayacaktır. Kasım ayında yapılacak ABD ara seçimleri, Rusya’nın ve özellikle Çin’in yaklaşımı gibi önemli etkenler hesaba katıldığında dahi savaşın, farklı araçlar, yöntemler ve yoğunluklarla da olsa uzun bir süre daha devam edeceği öngörülebilir.
Konuya farklı bir açıdan da bakmak istiyorum. Yaşam ve tarih, sadece devletlerin stratejik hesapları, bu hesaplar için yapılan planlamalar ve çıkarılan savaşlarla açıklanamaz. İstatistikler ve teknik veriler, savaşta yaşanan insanlık dramını anlatamaz. Savaşlarda hayatlar ve kaynaklar yok ediliyor, insanlar ölüyor ve bunların büyük çoğunluğu sivillerden, sıradan insanlardan oluşuyor.
İran rejimine daha yakından bakalım. Uzun yıllardır halkların zindanı olarak işleyen; Beluçlara, Azerilere, Kürtlere, Araplara ve hatta Farslara ağır baskılar uygulayan; idamlar, siyasi suikastlar, kadın düşmanlığı ve teokratik zorbalıkla özdeşleşen bir yapıdan söz ediyoruz. Bugün yıpranan ve çözülme belirtileri gösteren de işte bu yapıdır. Çünkü her yapısal çöküşün temel nedeni içseldir. Tabii ki Molla rejiminin zayıflaması ya da yıkılması ile İran toplumunun özgürleşmesi aynı şey değildir. Irak’ta, Libya’da ve Suriye’de gördük: Dış müdahaleler çoğu zaman demokrasi değil, uzun süreli kaos, parçalanma ve istikrarsızlık üretiyor. Bu nedenle İran’ı özgürleştirecek olan şey, küresel sistem içi savaşlar ya da dışarıdan gelecek bombalar değildir.

İran’da toplum uzun süredir, zaman zaman bir dalga gibi yükselen, sonra geri çekilen ve bastırılan sürekli bir isyan hâli içindedir. 16 Eylül 2022’de Mahsa Jîna Emînî’nin katledilmesiyle başlayan “Jin, Jiyan, Azadî” eylemleri ise bana göre İran’ın geleceği açısından çok daha derin ve tarihsel bir anlam taşıyor. İlk kez kadın öncülüğünde gelişen bu toplumsal başkaldırı, rejimin ideolojik temellerini sorgulamış ve Ortadoğu’nun kendi dinamiklerinden beslenen alternatif bir demokratikleşme potansiyelini ortaya koymuştur. Batı’nın bu harekete yeterince destek vermemesi de manidardır. Çünkü bu hareket sadece rejime karşı değil, aynı zamanda dışarıdan dayatılan vesayetçi modellere de karşıydı.
Orta ve uzun vadede İran’ın geleceğini belirleyecek olan şey, ABD ve İsrail’in stratejik hesapları değildir. Azeriler, Beluçlar, Araplar, Kürtler, Farslar ve diğer bütün halkların kendi özgür iradeleriyle ortak bir demokratik yaşam kurabilme iradesi ve mücadelesi ölçüsünde yeni bir İran doğacaktır.













