Türkiye’de siyaset hakkında akıl yürütenlerin, tasarım-hesap yapanların ve galiba siyaseti takip eden herkesin zamanla ilişkisi biraz farklı. Zaman herkes için aynı akmıyor. Bazen açıkça söylenerek, bazen gayet örtülü biçimde, “zaman” parametresine göre tarafları karşılaştırmak yaygın ve belki zorunlu bir alışkanlık. Elbette zaman, çeşitli durumlarda bazılarından yana bazılarının ise aleyhine işler ama bunun sabit ve değişmez olduğu düşünülemez. Oysa hızlı davranması gerekenler ya da ağırdan alarak avantaj kullanabilenler hep aynı sanılıyor. İktidar ve muhalefet kamuoyu, zamanı ve zaman baskısını çok farklı algılıyor.
Elbette her durum, her süreç bazı avantaj ve riskler taşır ve bütün taraflar zaman karşısında eşit değildir. Bu faktörü dikkate alarak tartışmakta yadırgatıcı bir taraf yok. Fakat zamanın kullanılması veya etkisi; program, öngörü ya da stratejiyle müdahale edilebilir bir durum. Genel anlamda statü, otorite, güç tarafı, bu konuda avantaj sahibi; değişim, yenilenme ve inşa gayretleri ise dezavantajlı görünebilir. Ancak siyasetin araçları ve toplumsal-siyasal dinamiklerle kurulan ilişki, bu tabloyu değiştirebilir. Zamanın ruhu ile akışı farklı ritmler tutturabilir. Yani bu durumu kader gibi algılamak ya da sağlam garanti gibi görmek pek isabetli olmaz.
Zaman herkes için aynı akmıyor
Türkiye’de her şey çok hızlı gelişiyor, zaten çok dinamik bir zemin var, birçok ülkeyle kıyaslanamayacak ölçüde baş döndürücü bir hareketlilik yaşanıyor ama ciddi dönüşümler-değişimler de birden bire olmuyor. Ülkenin baştan aşağıya değişmesi değil herhangi bir yapının gelişimi için bile durum böyle. Genellikle yukarıdan aşağıya işleyen tasarım ve tanzimlerin, aniden gelişmiş gibi görünse bile zaten zamana yayılmış hazırlıkların mahsulü olduğunu sonradan öğreniyoruz. Bir zamanlar çok fazla tekrarlanan “toplumsal patlama” senaryosu, bir türlü bu ülkenin alışık olduğu refleks haline gelmiyor. Belki de milletin kendini ifade biçimi “değişik”.
Toplum kolay patlamıyor, çok kuvvetli reaksiyonlar vermiyor. Buna karşılık, aidiyetler, inat ve itiraz potansiyeli sanılandan çok daha kuvvetli hatta kararlı. Bu durumun gerekçeleri hakkında çok geniş tartışmalar açılabilir, zaten farklı yaklaşımlar mevcut ama biz tekrar konumuza dönelim. Zaman meselesi siyasi kültürün bu yerleşik alışkanlıkları üzerinden değerlendiriliyor ve itiraz edilenlerin “dayanma” kapasitesi veya itiraz edenlerin “yaptırım” gücü konusunda güçlü ezberler, endişeler ileri sürülüyor. Güç ve iktidar sahipleri, her şey gibi zamana da hükmedebildiklerine inanıyor ve buna epey insanı inandırabiliyor. Durum değişse bile yerleşik kanaatler yerinden oynamıyor.

Zamanı silah ve kalkan gibi kullanma
Çok gerilere gitmeyelim, 2018’den itibaren AKP’nin (Erdoğan’ın) iktidarda kalma stratejisi, güç araçlarını kullanma yanında zamanı yönetme üzerine kuruldu. Hatırlanırsa 2018 seçim kampanyası, -siyasi iletişim açısından çok saçma- “Kriz geliyor. Böyle zamanda macera aramayın” şeklindeydi. Pandemi döneminde “ağırdan alma” bir yönetme biçimine dönüştürüldü. Birilerinin liyakat sorunu sandığı ekonomi yönetimine dair kararlarda böyle davranıldı ve ekonomideki düzenli kötüleşme de sorunların ileriye itilmesi, sürekli tazelenen düzelme vaatleriyle idare edildi. Sorun yükü zamana taşıtılarak hafifletildi, iktidar için bela olmaktan uzaklaştırıldı.
Dış politikadaki sıkışma, “eksen kayması” tartışmaları, Trump’ın tekrar seçilmesine kadar dayanıp, yeniden “meşruiyet temini” yöntemiyle aşılmaya çalışıldı. Akut kriz gibi düşünülen “göçmen” meselesi de dışarıda daimi pazarlıklara, içeride ise kendiliğinden sönümlenmeye bırakıldı. Suriye, kurtulması çok zor bir bataklık haline dönüşmüşken, Rojava geri dönüşsüz bir yola girmiş görünürken, çok riskli bir bekleme dönemi göze alındı. 2023 seçimi, muhalefet içi operasyonlara sabırla devam edilerek kazanılabileceği hesabıyla yürütüldü. 2024 seçimi sonrasında “normalleşmeyle” ciddi zaman kazanıldı.
Çok kez olan hep olur mu?
İşe yaramış taktikler, -zemin pek değişmemiş gibi göründüğünde, böyle algılandığında veya hep böyle kalacağı sanıldığında- büyük bir rahatlık sağlıyor olabilir ama aynı zamanda ciddi bir rehavete de yol açıyor. İktidar halen yürüttüğü bütün süreçlerde benzer biçimde davranarak yine benzer sonuçlar alabileceğinden eminmiş gibi davranıyor. Bu rahatlığı ve rehaveti haklı çıkaracak birçok örnek gösterilebilir elbette. Kendiliğinden iktidarın sonunu getireceğine inanılan “boş tencere” meselesi en çarpıcı olanı. En güçlü ve belirleyici tepkinin kaynağı gösterilen “göç krizi” de öyle.
Halen devam etmekte olan başlıklarda da benzer tutum devam ediyor. Süreç (Suriye) meselesini zamana yayarak müzakerenin karşı tarafın itildiği verimsiz bekleme pozisyonu çarpıcı örnek. İktidar, vadesi uzatılan beklentileri kullanarak ve hep kendisinin ikna edilmesi gerekiyormuş havası yaratarak bekliyor, aynı yolu deneyebileceği inancı sarsılmış görünmüyor. Diğer yandan 19 Mart itibarıyla iyice dizginleri boşalmış biçimde ilerleyen CHP operasyonlarında da, oluşan reaksiyona ve istediği kanaati oluşturamamasına rağmen zamanın iktidar lehine olduğunu düşünüyor ve böyle düşünülmesini sağlayabiliyor.
CHP operasyonu ve yeni parti
Mutlak butlan kararı sonrasındaki bütün gelişmelerde, Özgür Özel’in liderliğindeki ekibin hızlı davranması mecburiyetinden çok bahsediliyor. İktidarın -hem yargı hem medya olarak- tam desteğini alan Kılıçdaroğlu’nun attığı adımlarla CHP’de devamın imkansız hale geldiği, partinin artık kapatılmış sayılması gerektiği söyleniyor. Ayrıca zaman geçtikçe Kılıçdaroğlu’nun bu desteği kullanarak partideki etkisini artırabileceğini anlatanlar da var. Özellikle yeni parti hevesine oynayan iktidar medyasında böyle değerlendirmeler daha çok. Fakat nedense kimse iktidarın ve Kılıçdaroğlu’nun operasyondan sonuç alabilmek için elini çabuk tutma paniğini pek görülmüyor.
Diğer taraftan “Demir tavında dövülür” denilerek CHP operasyonuna karşı oluşan tepkinin hızla örgütlenmesi gerektiği yorumu yapılıyor. Daha önce de, CHP’nin seçmene güven vermek için program ve vaatlerini anlatması, devleti yönetebilir olduğunu göstermesi gerektiği anlatılmış, bu argüman anketlerle kanıtlanmaya çalışılmıştı. İddiaya göre tepki, öfke gibi duygusal refleksler bir süre sonra kendiliğinden sönümlenebilir. Ancak reaksiyonların orta vadede etkili biçimde örgütlenerek çok daha kuvvetli bir güç haline dönüşmesi örnekleri hiç az değil. Hatta son bir yıl bu ezberi epey sarstı. Üstelik millete güven verme aciliyeti neden sadece muhalefetin yükümlülüğü olsun.
Kılıçdaroğlu’nun imkanları
Sadece mutlak butlan koşullarına bakılsa bile, Kılıçdaroğlu’nun “zamanla” partideki etkisini artırabileceği fikrinin biraz daha sorgulanması gerekir. Meclis grubundaki ezici azınlık hali, kontrol imkanı olmadığı için parti meclisini toplayamaması, kurultay baskısına yargı bahanesine sığınmadan dayanamayacak olması ve il başkanlarının kahir ekseriyetinin çağrı ve talimatlarına rest çekmesi, tabanda her gün katlanan öfke, zamanla düzelecek ve kolay toparlanabilecek sorunlar gibi durmuyor. Dolayısıyla, Özgür Özel ekibinin atanmışlara partiyi teslim etmeme tercihi, partide teslim olmayanları geride bırakmamak açısından da önemli hale geliyor.
İktidarın elinde tuttuğu güç imkanları, ölçüsüzlük ve sınır tanımazlık her şeyi halledebiliyor ve zaman hep avantajına olsaydı, otoriter konsolidasyon atağına başladığı son on yılda gidişatı çoktan lehine çevirmeyi başarmış olurdu. Oysa her geçen yıl iktidarda kalabilmek için daha fazla güç kullanmak daha fazla siyasi gerilemeyi dengelemek zorunda kalıyor. Belki her geçen gün daha fazla baskı yaratıyor, daha fazla aracı devreye sokuyor ve daha fütursuzlaşıyor ama bunun her geçen gün daha fazla sıkıntıya girmesiyle, sürekli destek kaybıyla bağlantısı gözden kaçıyor. Çok uzun bir süredir yaptığı şey, tutunmaya çalışmak.
Zaman kimin ilacı
Muhalefetin -özel olarak Özgür Özel’in- elini çabuk tutması, zamanın muhalefetin aleyhine işlediği iddiaları çabuk kabul görüyor. Elbette son derece iyi niyetli ve haklı değerlendirmeler ve talepler var. İvmeyi kaybetmeden etkili bir sonuç almak, hareket imkanlarını daha fazla kaybetmeden yürümeye başlamak önemli. Bu konuda muhalefet kamuoyunun kronik tedirginliğinin de payı büyük. Bir kez daha kaybetme (yenilme) ihtimali zaman baskısını artırıyor. Aleyhte olabileceği ileri sürülen her mesele yüksek duyarlılık yaratıyor ve elbette bu hassasiyet istismar heveslerini de kışkırtıyor. Üstelik iktidar ve muhalefet medyasının bu konuda çok benzer davrandıkları, ortak argümanlar kullandıkları görülüyor.
Diğer tarafa bakılınca iktidarın sanıldığı gibi zaman konusunda elinin çok rahat olduğunun pek güçlü kanıtları yok. Aksine iktidarın -mutlak butlan dahil olmak üzere- bütün operasyonları büyük bir ölçüsüzlük ve abartı seviyesine taşımış olması, “çaktırmasa bile” zaman baskısını çok daha güçlü biçimde hissettiğini düşündürüyor. Kendini garantiye alma konusunda eli ve içi rahatlamamış olan ve asıl acele -etmesi gereken- eden iktidarmış gibi duruyor. Fakat zaman algısı tam ters biçimde işliyor. Tıpkı sınava çekilenin muhalefet olması gibi, vakit sıkışmasının da iktidarın uzağında olduğu sanılıyor. İktidarın uzerinde baskı oluşturma stratejisi, zamanla ilgili kompleksli algıyı ve sürekli tedavülde tutulan ezberleri de değiştirmek zorunda.














