Kemal Can yazdı: Deniz Göktaş’a gülmek

Deniz Göktaş tutuklandı. Hayli kalabalık bir seyirci topluluğu önünde yaptığı ve YouTube’a yüklediği (on bir milyonu aşkın kişi tarafından izlenen) “Ölü Deniz” gösterisinde Cumhurbaşkanı’na hakaret etmek, dini değerleri aşağılamakla suçlanıyor. Böylesi suçlamaları artık çok yakından tanıyoruz. Had bildirmek için, ibret olsun diye ya da sırf öyle istediklerinden zorlama hassasiyetler, olmayan infial ihtimalleri üretildiğini defalarca gördük. Yıllar önce yazılmış şarkıları aynı gerekçeyle hedef yaptılar. Ortalama zekanın kolayca fark edebileceği yalınlıkta, en kötü niyetlilerin bile istismar edemeyeceği incelikte espirilerin sorguya nasıl yansıdığını öğrendik. Ters kelepçeli görüntü için nasıl bir prodüksiyon hazırlandığını, kurgulandığını öğrendik. Deniz Göktaş’ın babasına geçmiş uyduran sefilliği, yedekte olsun diye kan testiyle uyuşturucu arandığını bile duyduk; bu vesileyle PR hevesi kabaranların patetik çaresizliğini de seyrettik.

Tutuklamayı isabetli bulmayıp mizahın sınırlarını hatırlatanların iki yüzlülüğünü zaten tanıyoruz. Saçma sapan karşı örnekler verip, “ya onu söyleseler ya böyle yapsalar kabul eder misiniz?” sorularını biliyoruz. Bütün sosyal-siyasal kimliklerini birilerini dışlama üzerine kurmuş, dünyanın en dayatmacı ve ötekileştirici duruşuna sahip olanların saldırgan mağduriyetinin ne büyük yalan olduğunun farkındayız. Artık aşırı kullanımdan ıskartaya çıkmış “konsolidasyon” veya “ kültürel kutuplaşma” hikayelerini tekrar tedavüle sokan -iki tarafta da bulunan- kül yutmazlar, komplocular da yine sahnede. (Biraz zaman geçince “aslında iktidar yürüyüşümüze zararlı oldu” demeyi rezerve çekenler olduğundan kuşkunuz olmasın) On üç senelik “diktatörlük olan ülkede, diktatöre diktatör diyemezsiniz” lafını yeniden keşfedenler de çıktı. “Ne bekliyordunuz ki? Burası demokrasi değil, hukuk devleti değil” diye tepkileri küçümseyenler hatta yine “gündem değişmesinden” bahsedenler bile oldu. “Mizahtan anlamıyorlar ama hiciv başkadır” naifliğini de gördük. İktidarın bunu yaptığı için baltayı taşa vurduğunu ve “bilse yapmazdı” diye düşünen iyimserliğe yine rastladık.

Deniz Göktaş’a gülmek
Kemal Can yazdı: Deniz Göktaş’a gülmek

Yapabiliyorlarsa yaparlar

Baskı rejimleri, siyasi gücü, buna ortak ettikleri açık ve örtülü desteği, suç ortaklığını ikna ederek, makul gerekçeler bularak değil; manipüle ederek, çarpıtarak, düşmanlaştırarak ve itaat edilmesini sağlayarak temin ediyorlar. Bunun en veciz hali, yaptığına yapabilmekten başka gerekçe bulmak zorunda olmamaları. İkna, kendi -müptezel- çekirdek taraftarlarının demagojik kullanımı ve sürükledikleri kalabalıkları vicdanen rahatlatmak için lazım. İtaat ise sanıldığı gibi sadece kapısına bağlanan küçük bir azınlıktan ibaret sayılmaz. Olup biteni düşünme biçiminden, olan bitene cevap tarzına kadar yayılıyor ve en çok da karşı mahallenin (muhalefet kamuoyunun) içine doğru ilerliyor. Hukuk, hatta mantık dışı işler yapmak için üretilen gerekçeler, bazen bir hassasiyete halel gelmiş gibi yapılması, yapılana gerekçe bulmak mecburiyetinden ziyade ek faydalar temin etmek ya da sanki böyle bir neden-sonuç ilişkisi varmış intibaı vermek için.

Eğer güç sahiplerinin bazı şeyleri neden yaptığı konusunda rasyonel gerekçeler aramaya, ürkütücü veya rahatlatıcı bahaneler bulmaya başlamışsanız, zaten itaate veya en azından bu baskı düzenine alışmaya bir yerinden yakalanmışsınız demektir. Çünkü buradaki rasyonalite tamamen başka. Tek ve değişmez gerekçe diktatörlüğün tescili ve otoritesinin sürekliliği. Bunu tehdit edenler, eden yoksa bile böyle bir tehlikeymiş gibi işaret edilenler düzenli olarak cezalandırılmalı. Bu realiteyi bilip üstüne gidenlerin ise kesinlikle haddi bildirilmeli. Diktatörler, birilerinin kendisine diktatör demesinden sanıldığı kadar rahatsız olmaz, istediği zaman ve istediği biçimde cezalandırma gücü elinde olduğu sürüce. Birilerinin kendisine saldırmasından rahatsız olmaz, herkes onun zayıflığıyla alay etmeye başlamamışsa. “Silivri soğuktur” şakasının eşliğine ihtiyaç duyuluyorsa pek özgürlük payı kalmamış demektir. Eleştirmek birilerinin alkışlanan cesareti olmuşsa, itaat evreni genişlemiş demektir.   

“Değerler” ve saygı 

Deniz Göktaş’a yöneltilen suçlamaların iki ayağı var. Birincisi, soruşturmanın asıl gerekçesi değilmiş gibi sonradan eklenen ve biraz gölgede tutulan Cumhurbaşkanı’na hakaret; ikincisi dini değerleri aşağılamak. Her iki suçlamada da değerler, makamlar, aşağılama, hakaret gibi son derece subjektif ve amorf kavramlar kullanılıyor. Ayrıca saygı/saygısızlık güç-zor kullanarak sağlanan bir mecburiyet olarak sunuluyor. Sahiden saygıyı hak eden hiç kimse veya değer, zaten saygın ve değerli olduğu için bunu zorla elde etmenin peşini sürmez. Ancak itaat peşinde olanlar ve hak etmedikleri apoletleri taşımaya kalkanlar, saygıyı bir güç kabul ettirme aracı olarak kullanır. Tıpkı itibarı parayla, meşruiyeti takasla temin etmek gibi. Boğaziçi Üniversitesi Felsefe Bölümü mezuniyet töreninde de gördüğümüz gibi, “kişisel değil makama saygı” gibi palavra ahlaki üstünlük icad edilir. Saygıyı cebren ele geçirilecek ganimet gibi görünce, saygısızlık iddiası da genişliyor. 

Değerler meselesi de benzer bulanıklıkta. Haşemanın -gösteride bir aşağılama olmadığı hatta tam tersi ince göndermeler içerdiği halde- bir “değer” olduğunu düşünmemiz için nasıl bir neden var? Dini bir gereğe bağlı olsun ya da olmasın herhangi birinin kıyafetiyle alay etmek ayıp olabilir ama asla suç teşkil etmez. Hangi babanın saygıyı (takdiri) hak ettiği, hangisinin değerli olduğunu kim belirleyecek? Kutsala saygı, herhangi bir nesne veya kavramın birilerinin değeri (kutsalı) olması, herkes için ona inanma mecburiyeti getirir mi? Ayet referanslı suçlama, savcıların görev alanında mıdır? “Değerler”, hiçbir davranışında kendini bağlı hissetmediği ama başkaları başka türlü algıladığında hatırlanacaklardan mı ibaret? Ayrıca bazı konuların mizaha kapatılması bazı konuların mizah (hiciv) korumasına ya da “komiklik müsamahasına” ihtiyacı olduğunu düşündüren nedir? Deniz Göktaş’ın söyledikleri hiciv olduğu için değil çok çarpıcı -ve aslında herkesin bildiği- hakikatler olduğu için kıymetli ve galiba bu yüzden rahatsız edici. Ayrıca fikir özgürlüğü hiciv için sağlanan bir ayrıcalık gibi ele alınamaz. 

Sayıdan korkarlar

Büyük davalar, kutsallar, maneviyat, değerler, vizyonlar, kızıl elma falan hep yedekte; dünyayla son derece kaba bir maddiyat ilişkisi kurmuş olanlar, fıtratları gereği en çok sayılardan anlarlar. (İktisatçılıklarına inançları da oradan gelir) Kalabalıkları boş hamaset eşliğinde soyut hedef ve yalan öfkelerle ama hayatı ise para ve güçle yönetirler. Bu yüzden sorunları ve tehlikeyi algılamaları da sayısal esaslıdır. Fırsatı da riski de sayısal verilerle algılarlar. Bu yüzden kalabalıklaşma, popülerleşme ve etkileşimle yayılma ihtimali olana karşı hep alarmdadır. Şarkılara, kitaplara, mizaha karşı olmaları kültürel olmaktan, hayatla ve estetikle sorunlarından ziyade son derece kaba bir rasyonaliteye dayanır. “Kültürel iktidar olamadık” şikayeti, bir imrenmeden çok hep açık kalan ve kalacak olan zayıf cephe endişesinden. 2019 yılında Şanışer eşliğinde “Susamam” şarkısına gösterilen tepki, popülerleşen ve eleştiriyi popülerleştiren siyasetçi, sendikacı, gazeteci, sanatçı, mizahçı düşmanlığı bu yüzden.                                       

Deniz Göktaş’ın gösterisinde önemli bir tema olarak kullandığı ve kendi başına gelecekleri baştan bir şakaya dönüştürdüğü, “neşemizi çalamazlar” cümlesi çok tuttu. Nitekim kendisi de hapishaneden yolladığı ilk mesajında yine bu sözü -ve Kılıçdaroğlu’na “salın CHP’yi” talebini- paylaştı. İktidarın kahkahadan korkup korkmadığı belki tartışılabilir ama kendi kahkahasından (sesinden) korkan bir toplum yaratmaya çalışıldığı ve bunun kısmen kabul ettirildiği söylenebilir. Seneler önce yazılmış veya yeni çıkan bir şarkıdan, karikatürden, kitaptan, pek çok haberden, paylaşımdan hatta giderek aklından geçen fikirlerden bile endişeye kapılabilecek ama arkasına saklandıkları sanal kimliklerle sağa sola “korkudan konuşamama” ayarı veren kalabalıklar yaratan bir korku düzeni. “Korku duvarları yıkıldı” şablonunu yatıştırıcı olarak kullanmaya eğilim çok arttı ama o yıkılan duvarlardan şimdilik “yalnız değilsin” denilen “Ulubatlı Hasanlar” geçiyor.

Hepiniz suçlusunuz

Alay etmek, aşağılamak gibi eylemler veya bir makamın itibarını zedeleyecek imalar sadece şakayı yapanla sınırlı olmamalı. Ona gülenlerin hatta yetmezmiş gibi alkışlayanların hepsi suça iştirak etmiş sayılmalı. Öyle ya asıl olarak kahkahadan korkuyorlarsa, güldürenin değil gülenin gücünü göstermesi gerekiyor. (Pek bir şey yapmadan kendinden memnun olmak sadece iktidar sahiplerinin sorunu değil belki de) Eylem sözün söylenmesiyle son bulmuyor, ancak ona gülündüğü zaman -eğer öyle bir niyet varsa- “alay edilmiş” ve bir sonuca varmış oluyor. Yani Deniz Göktaş’ın son videosunu izleyen on milyon -hadi yarısı gülmüş dersek beş milyon- kişi eyleme katıldı diyebiliriz. Bunu abartılı buluyorsanız iki örnek vereyim. Birincisi geçen yıl “Soğuk Savaş” programına katılan Enes Akgündüz, yayın sırasında şakaya güldüğü için tutuklanmış, şimdi Deniz Göktaş’ın bulunduğu Çorlu kuyu tipi hapishanesine konulmuştu. Şaka değil sahiden güldüğü gerekçesiyle tutuklandı ve resmi yargı tutanaklarına böyle girdi.

Başka programlarda bazı yorumculara “yeterli tepki vermediği” için suçlanan sunucuları, başka konukları da gördük. İkinci örnek, bir yargı kararı değil ama kamuoyu algısı örneği, Rahmi Koç’un anlattığı sakil fıkraya gülen Binali Yıldırım kınanmıştı. Yani olay sadece şirazeden çıkmış yargı saçmalığı değil, maşeri vicdanda da gülenin sorumluluğu algısının karşılığı var. Dolayısıyla Deniz Göktaş’ın videosunu izleyenler, yetmezmiş gibi gülenler, alkışlayanlar -etkin pişmanlıktan yararlanmadıkları takdirde- suça iştirakten ya da en azından suçu övmekten kovuşturulmalı. “Kahkaha devrimci bir eylem” ve “neşemiz elimizden alınamayacak” ise herkes Deniz Göktaş kadar sorumluluğu üstlenmeli. Kahkaha atarken eylemci, hapse girilirken seyirci olunmaz. Hepimiz oradaydık” diyen yüzbinlerce insan varken birkaç kişinin yıllardır hapiste tutulduğu Gezi Davası’ndaki gibi davranılmaz. “Korkak” avıyla kahraman olunmaz.   

Duyulmayan kahkahadan korkmazlar

Hamaset ve kompleksli boş övünçler sadece tencere kapakları veya vileda sapı sallayarak ecdat dizileri seyredenlerin sorunu değil. Pek bir örneği gösterilmemiş “toplumsal patlama” mitleri üretmek, nereden geldiği belirsiz “büyük halkı hafife almayın” nutukları atmak ve onun bunun yalnız olmadığını söyleyip her seferinde yalnız bırakmak çok sık rastlanan durumlar. Toplumsal olgunluk ve hesap verilecek asıl irade iddiasının -pek yerine getirilmeyen- bir takım sorumlulukları var. Kimse “halka kızılmaz” ezberlerine, “ne yapsınlar korkuyorlar” bahanelerine sığınmasın, çünkü bunlar da bir yerden sonra boş hamasetin parçası. Toplumun ağırlıklı ekseriyeti, sosyal medya ahalisinin büyük çoğunluğu, her mahallenin-sokağın kanaat öbekleri tribünlerdeki minderli koltuklarından kalkmak istemiyor. Kaybettikleri ya da kaybedecekleri hakkında sorumlular buluyor, görev listeleri çıkarıyor ama nedense bunları kendisinden hep biraz uzakta tutmayı tercih ediyor.

“Kahramanlar” göze aldıkları fedakarlık yüzünden veya yüksek cesaret teşviği yüzünden desteklenmiyor; seyirci kalabalığı, sorumluluğu üstünden aldığı hatta ürkekliği örtmeye imkan verdiği için onları seviyor. Vekaleten yapılabilen ibadet gibi, vekiller aracılığıyla muhalefet hem konforlu hem güvenli. Üstelik bu rahat pozisyon ağırbaşlılık getirmeyip, cesaret ve basiret müfettişliğiyle agresif bir saldırganlıkla sivriltiliyor. Siyasetin yapısal sorunları, her alandaki profesyonellerin basireti-cesareti, eski kuşağın uyuşukluğunu elbette tartışmak gerekiyor ama toplumun, kendine halk diyen kalabalığın refleksleri, alışkanlıklarını önemsiz bir değişken gibi hiç tartışmamak pek isabetli bir yaklaşım olamaz. Hem bu kadar pasif kalmakta mahsur görmeyip hem de bu kadar çok şeye hakkı olduğunu iddia etmenin bir sıkıntısı var. Siyasetin, toplumsal-siyasal tercihlerin asli öznesi olmak birilerinin halledebileceği veya lütfedeceği bir mesele değil. Eğer öyle bakılıyorsa, Deniz Göktaş seyredip kimsenin duymadığı “kahkahamızdan korkuyorlar” diye düşünülmeye devam edilebilir.

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.

Paylaş