Kemal Can yazdı: Daha çok beklersiniz

Aynı şeylerden bahsetmek, aynı şeyleri okumak; daha fenası bu sıkıcı ve verimsiz çabadan bir sonuç çıkarmaya, bir ışık görmeye çalışmak çok yorucu. Bu çaresizlik yüzünden, sanki yeniymiş gibi, çok ilginçmiş gibi keskin iddialar ortaya atmak veya “bam bam” kitabın ortasından konuşmak ve kestirme çıkarımlar daha çok tutuluyor. Hiç olmazsa minik bir tatmin sağlıyor. Gündem perhizine giremeyenler için yoksa hayat çok zor. Sağanak halinde gelen hamlelerle aşırı hareketliymiş gibi görünen ama hep aynı şeylerin, en azından bir türlü cevaplanmayan aynı soruların ağırlığıyla üstümüze çöken karabasan gibi. Bunları söylememin nedeni, hareketlenme olacağı iddialarına pek inanmamam. Gündemin özel olarak böyle tanzim edildiğini söylemek yanlış olmaz, artık kronikleşmiş arızaların gündemin her başlığını bu hale çevirdiğini söylemek de. Daha önce de -yine bıktırıcı tekrarlarla- değindiğim üzere, güç ve karar inisiyatifini elinde tutanlar, belirsizliği ve  “bekletmeyi” bir yönetme formülüne çevirmiş durumda. Gündemi ıvır zıvırla doldurmuyorlar, gündem zaten bu ve nefes aldırmayacak biçimde hayatı dolduruyor. Bir süredir çok rahatsız edici (aşırı hareketli) bir bekleme evresindeyiz, bence bir süre daha böyle devam edecek gibi.

Daha çok beklersiniz
Kemal Can yazdı: Daha çok beklersiniz

Trump’ın İran’da ne yapacağı, iktidarın her şeyi kilitleyen nasıl operasyonlar hazırladığı, daha nelerin göze alındığı; son ana kadar dayanma, “zamanı gelince” harekete geçme, yeni hamleler ya da sırasını bekleyen adımlar ve daha bir sürü şey, belirsiz ve bir şey olması bekleniyor. İktidarın yanında yöresinde olanlar da, onun karşısında olanlar da bekliyor. NATO zirvesi hele bir geçsin, İran’da durum bir netleşsin, hukuk yollarının hepsi bir bitsin, “Reis yasa taslağına bir baksın”, “MİT’in raporları bir gelsin”, kamuoyu eğilimi bir otursun. Liste uzayıp gidiyor. Bekleyenleri, bekletenleri; beklemeyi ya da bekletmeyi yönetme biçimine çevirenleri biliyoruz ve artık gayet iyi tanıyoruz. Ancak bekleyenler, beklemeye ve bekletilmeye razı edilenler açısından da tuhaf bir alışkanlık oluşmuş sanki. Beklemekten sıkıldığını söyleyenler ya da -daha yüksek oranda- “herkesin sıkılacağını” tespit edenler hiç az değil ama bekleme alanını bırakıp giden, başka bir yere doğru yürümeye kalkan, kendi başına bağırmaya başlayan pek yok aslında. Birçok araştırmada siyasete, siyasetçiye güven hayli düşük ama seçime katılım beklentisinde veya siyasete ilgide paralel düşüş gözlenmiyor. Her bağımlılıkta rastlanacağı gibi sorunlu bir tablo.

Muhalefette kimin borusu ötecek?

En haraketli başlık hala CHP. Muhalefetin başına örülmek için hazırlanılan çoraplar neler ve “butlan operasyonunun” devamı nasıl gelecek? Özgür Özel ve İmamoğlu’nun yola nasıl devam edecek? Bu aktif soruların net cevapları ortada yok. Aksine belirsizliği artıran gelişmeler, spekülasyonlar devam ediyor. CHP tabanının ezici kısmının (yüzde 80’ler civarı) Özgür Özel’in arkasında yer alacağını gösteren araştırmalar artıyor. Ayrıca henüz tam ölçülmemiş, güçlü kanıtlar ortaya konmamış olmakla birlikte, genel kamuoyunun bir kısmının “CHP’den arınmış” yeni partiye ilgi duyabileceği yaygın kanaat haline geldi. Ancak arka planda -2019 itibariyle başlayan ve bugüne kadar devam eden- “muhalefetin iç terkibi” mücadelesinin yeniden şiddetlendiği görülüyor. Geçici pozisyon ve münhal makam bekleyenler “butlan fırsatları” ya da kayyumla şanslarını denerken, siyasi ikbal heveslileri de potansiyeli yüksek olan tarafta etkili olma gayretinde. İktidarın muhalefete istikamet çizme operasyonları artık herkesin bildiği hakikat ama -bir kısmı yine örtülü iktidar operasyonu sayılabilecek- muhalefet içi etkinlik ve “özgül ağırlık” rekabetinin payını küçümsememek gerek.

“Butlan hamlesi” ve giderek güçlenen “yeni parti” opsiyonu, farklı çevreleri doğrudan veya dolaylı olarak hareketlendirmiş durumda. Herkes “kapsayıcılık” ve “taban genişlemesi” gibi kavramları kullanmayı seviyor ama kapsama alanı (ya da kesişme kümesi) konusunda niyet ve hesaplar çok çeşitli. Ayrıca yeni oluşumun sabit ayağının nasıl bir ideolojik merkez belirleyeceği veya böyle bir şeyin olup olmayacağı hatta olması gerekip gerekmediği tartışmaya açılıyor. “Sağ-sol bitti” veya insanın fıtraten, “sosyolojinin” geleneksel olarak neye yatkın olduğu bahisleri tekrar ısınıyor. Özel’in Diyarbakır ve genel olarak yurt gezileri hakkında da farklı pencerelerden çok değişik değerlendirmeler yapılıyor. Bu arada kurumsal ittifak zemininin yeni koşullara uyarlanan yeni sürümleri için yoklamalar devam ediyor. Mesela İYİP’in “butlan” konusundaki net tutumunun yanına -süreç odaklı- “bayrak açma” sloganını yerleştirme zamanlaması rastlantı gibi durmuyor. İktidarın meclis kapanmadan süreç için yeni bekleme evresine yol açacak bir adım atacağından bahsedilirken yapılacak bu hamleler daha önemli hale geliyor. 

Süreç için yeni bekleme odası

Hem çok hızlı hem çok yavaş ilerleyen “süreç” için hiç bitmeyen yeni eşiklerden biri, NATO zirvesi sonrası ile Meclis tatili öncesi olarak takvimleniyor. İddiaya göre beklenen “yasa taslağı” hazır ve Erdoğan’ın önüne konmuş durumda. Yine kulis bilgilerine göre hazırlanan taslak beklentileri karşılayacak gibi değilmiş. Özellikle Öcalan’ın statüsüsü meselesinin ilk adımda çözülmeyeceği söyleniyor, Öcalan’ın da taslak açıklanmadan bir yol haritasından bahsedilemeyeceğini söylediği aktarılıyor. Neticede epey uzun bir süredir bekleme odasında tutulan “süreç” yeni bir salona alınsa bile, “bekleme-bekletme” ve dolayısıyla belirsizlik üretme potansiyeliyle gündemde olacak. Muhtemelen yaz bitmeden “alın size yasa” denilebilecek ama tartışmalar son bulmayacak. Ayrıca konunun Anayasa ve diğer başlıklarla bağlantısının kurulması yakın bir takvimde netleşmeyecek. Böyle bir durumda, herkesin varsayım, vehim veya fırsat üretmesine imkan veren bulanık görünüm devam edecek demektir. Demirtaş’ın “butlan karşıtı” ama diğer yandan Erdoğan’ı -biraz operasyondaki payından arındırarak- muhatap almayı deneyen çıkışı da herkes tarafından aynı bağlama yerleştirilmedi zaten.

Sürecin bekletilmesi, siyasi alandaki diğer başlıklardaki mevcut ve muhtemel etkisini ve varsayımları manipülasyonlara açık halde tutuyor. DEM’in muhalefet açısından kayıp unsur sayılmasına yatırım yapanlar ya da bu baskıyı artırmayı planlayanlar bir tarafta, Kürtleri sadece “niyeti bozuk” sürecin endişeleriyle ikna etme stratejisinde ısrar edenler diğer tarafta. Bir de masanın yeniden devrildiği bir konjonktürün risk analizini doğru yapmaya çalışan ve tazyike direnerek dengeyi sürdürmeye çalışanlar var elbette. Sanılanın aksine devrilen bir masa sonrası yeni dengenin nasıl oluşacağını kestirmek hiç de kolay değil. Çünkü bu denklemi sadece iç siyasi dinamikler ve kısa erimli basit hesaplar belirlemeyecek. Başta Erdoğan olmak üzere pragmatik önceliklerini dayatan aktörlere rağmen, siyasetin yeniden tanzimi meselesi de sadece iç siyasetle ilgili görünmüyor. “Devlet Aklı” tartışmalarının “süreçten” ve bölgesel dengeler bağlamından sonra, CHP operasyonunda da karşımıza çıkmış olması, bu referansın “perdeleme” fonksiyonundan daha geniş kullanım alanı olduğunu düşündürüyor.   

NATO zirvesinin getirecekleri

Ankara’yı kapalı şehir haline getiren, yüzlerce insanı gözaltına alıp onlarca insanı tutuklatan, kontrollü bir medya takibine izin verilen NATO zirvesinden beklenenler konusunda da çeşitli öngörüler var. Türkiye’de yapılan daha önceki zirvenin sonrasına atıf yapılarak yeni “büyük tasarımdan” bahsedenler var. Bir süre önce Barrack’ın dile getirdiği, Bahçeli’nin süreç sunumunda kullandığı, Kılıçdaroğlu’nun bile dahil olduğu (Osmanlı vizyonlu) yeni entegrasyon modelinin, bu toplantıda tam şekilleneceği bile iddia ediliyor. NATO’nun geleceği olmayan ve devrini tamamlamış bir yapı olduğunu düşünenler de mevcut elbette. Erdoğan’ın dış politikadan, uluslararası güç merkezlerinden meşruiyet temini ve mümkünse “devam bileti” alma konusunda bu toplantıyı çok önemsediği anlatılıyor. Nitekim Trump’ın, “Türkiye olmasa gelmezdim ve Erdoğan için iyi bir şeyler götüreceğim” minvalinde bir açılış yaptığını biliyoruz. İster büyük bir planın çerçeveleneceği, yeni düzenin tanzim edileceği bir platform ister basit bir imaj operasyonunun sahnesi olsun, hadisenin Türkiye politikasına bir şekilde etki edeceği açık. Üstelik İran ve İsrail meseleleri hala açık dosya olarak ortada dururken.

Türkiye’deki siyasi gündemin temel başlıkları ve bunların birbirleriyle ilişkileri dikkate alındığında, fazla ipucu vermeden bir şeylerin pişirildiği anlaşılıyor. Kimileri Temmuz’a damgasını vuracak tercihlerin (mutabakatların), seçim dahil pek çok gelişmenin takviminin netleştireceğini düşünüyor. Fakat alınacak sonuçlar ve onların hangi yollarla hamle setlerine dönüştürüleceği veya kamuya nasıl açılacağı, başka bir “bekleme” evresinin kapısını da açabilir. Kişisel görüşüm yukarıda temas ettiğim üç başlıkta da hızlı netleşmelerin beklenmemesi şeklinde. Çünkü hem iktidar istediği neticeye vardığına henüz kani olamadı hem de herhangi bir başlıkta iktidarı hızlı hamleye zorlayacak baskı oluşmadı. Yani farklı kesimlerin iddia ettiği gibi, iktidar her şeyi garanti altına almış ve son derece rahat olmadığı gibi çaresizlikten ne yapacağını bilmez halde de değil. İkisi de abartılı hüsnü kuruntular.  Zamanı yönetme inisiyatifinin ise hala iktidarın tarafında olduğu söylenebilir. Böyle durumlarda Erdoğan çoğunlukla beklemeyi (bekletmeyi) tercih etti. Eğer bunun değiştiğini görürsek harici bir faktörün daha baskın hale geldiği veya kontrol edilemeyen bir dinamiğin potansiyel riskine kanaat getirildiği söylenebilir. 

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.

Paylaş