Transatlantik: Kral Charles ABD’de | İran savaşı ne durumda?

İSTANBUL (Medyascope) – Ortadoğu’da neler oluyor? İran savaşında son durum ne? İngiltere Kralı Charles’ın ABD ziyaretinde neler yaşandı? Medyascope Yayın Yönetmeni Ruşen Çakır, Gönül Tol ve Ömer Taşpınar İran’daki son gelişmeleri, ABD-İngiltere hattındaki diplomatik temasları ve küresel güç dengelerindeki değişimi Transatlantik’te değerlendirdi.

Video özeti
Bu özet yapay zekâ tarafından hazırlanmış ve editör tarafından kontrol edilmiştir.
  • İran savaşında askeri, siyasi ve diplomatik dengelerin hızla değiştiği vurgulanıyor.
  • Belirsizlik devam ediyor; taraflar savaşa dönmek istemiyor ama kriz çözülmedi.
  • Kral Charles’ın ABD ziyareti, ABD ile Avrupa arasındaki yapısal ayrışmayı gözler önüne seriyor.
  • Trump’ın politikalarının transatlantik ilişkilerdeki krizdeki etkisi büyük; NATO’dan çıkma ihtimali tartışılıyor.
  • Küresel güç dengelerinde gözlemlenen değişimler, Ortadoğu’daki durumla bağlantılı olarak ele alınıyor.

İran savaşı ne durumda?

Gönül Tol, İran savaşıyla birlikte Ortadoğu’da sadece askeri değil, aynı zamanda siyasi ve diplomatik dengelerin de hızla değiştiğini vurguladı. Tol, Birleşik Arap Emirlikleri örneği üzerinden bölgesel kopuşları şöyle anlattı:

Kral Charles ABD'de | İran savaşı ne durumda?
Kral Charles ABD’de | İran savaşı ne durumda?

“Bu savaş aslında sadece İran ile karşısındaki aktörler arasında bir çatışma değil,  bölgedeki bütün dengeleri değiştiren bir kırılma. Birleşik Arap Emirlikleri’nin verdiği tepkilere baktığımızda, ‘Bu savaş sırasında bize kim destek oldu, kim olmadı bunu unutmayacağız’ diyorlar. Bu çok önemli çünkü bu söylem aslında yeni bir dış politika hattının işareti. İsrail’e Avrupa ülkelerine açıkça teşekkür ediyorlar. Hatta Yunanistan’a bile askeri destek verdiği için teşekkür ediyorlar. Ama diğer tarafta sessiz kalan ülkeleri açıkça eleştiriyorlar. Bu da bölgede saflaşmanın daha da keskinleşeceğini gösteriyor.”

“İran savaşında belirsizlik sürüyor”

Ömer Taşpınar ise İran savaşındaki mevcut durumu, “Ne tam savaş ne de gerçek bir barış” diye tanımladı:

“Şu anda ortada tam anlamıyla bir barış yok ama savaş da tam kapasite devam etmiyor. Bir ateşkes var ama bu ateşkes müzakerelerle desteklenmiyor. Diplomasi tıkanmış durumda. Taraflar doğrudan masaya oturmuyor ama kapalı kapılar arkasında bazı teklifler var. Mesela İran’ın uranyum zenginleştirme konusunda 10 yıllık bir moratoryum önerdiği konuşuluyor. Amerika ise daha uzun süreler istiyor. Yani en kritik konuda hâlâ bir uzlaşma yok.”

Tarafların savaşa dönmek istememesinin temel nedeninin ekonomik riskler olduğunu vurgulayan Taşpınar, “Ne İran ne de ABD bu savaşı tekrar tam kapasiteye çıkarmak istemiyor. Çünkü bu, petrol fiyatlarını çok daha yukarı çeker ve küresel ekonomi üzerinde ciddi bir şok yaratır. Hürmüz Boğazı meselesi burada kritik. İran ‘boğaz açık’ diyor ama aslında kontrolün kendisinde olmasını istiyor. ABD buna karşı çıkıyor. Yani kriz çözülmüş değil, sadece ertelenmiş durumda” dedi.

Kral Charles neden ABD’de?

Gönül Tol, Kral Charles’ın ABD ziyareti bağlamında asıl meselenin sembolik diplomasi değil, ABD ile Avrupa arasındaki yapısal ayrışma olduğunu söyledi:

“Trump döneminde yaşananlar geçici bir kriz değil. Bu çok daha uzun soluklu bir kırılma. Avrupa artık Amerika’ya bağımlılığı azaltmanın yollarını arıyor. Mesela stratejik sektörlere yatırım yapmak için varlık fonları kuruyorlar. Bu, Amerika’dan ekonomik ve stratejik olarak ayrışma çabasının bir parçası. Yani Trump’ın attığı adımlar sadece bugünü değil, gelecekte Amerika’nın dünyadaki konumunu da değiştirecek.”

Ömer Taşpınar, transatlantik ilişkilerde yaşanan krizin merkezinde Donald Trump’ın politikalarının olduğunu vurguladı. Bu krizin NATO’nun geleceğini bile tartışmaya açtığını belirten Taşpınar, “Bugün yaşadığımız kriz aslında bir ‘Trump krizi’. Trump olmasa bu tartışmaların çoğu yaşanmazdı ama şu anda ilk kez Amerika’nın NATO’dan çıkabileceği ihtimali konuşuluyor. Bu çok önemli bir kırılma. Daha önce Irak savaşı gibi krizler yaşandı ama hiçbir zaman Amerika’nın NATO’dan çekilmesi ciddi bir senaryo olarak gündeme gelmemişti” diye konuştu.  

Video deşifresi

Deşifreyi yayına hazırlayan: Tania Taşçıoğlu Baykal

Ruşen Çakır: Merhaba, iyi günler. ‘Transatlantik’le karşınızdayız. Washington’da Ömer Taşpınar ve Gönül Tol’la dünyayı konuşacağız. Merhaba arkadaşlar. 

Gönül Tol: Merhaba Ruşen.

Ruşen Çakır: Gönül, çok taze bir gelişmeyle başlayalım. Birleşik Arap Emirlikleri OPEC’ten ayrılacağını söylemiş. 

Gönül Tol: Evet.  

Ruşen Çakır: Benim çok bildiğim bir konu değil ama ağzım açık kaldı. Çünkü bu, OPEC’in en önemli unsurlarından. OPEC’i bilmeyenler için söyleyelim, bir zamanlar çok gündemdeydi, yıllar önce petrol krizi zamanında Petrol İhraç eden Ülkeler Birliği. ‘’Neden ayrılmak istiyor, ayrılırsa ne olur, başkaları da ayrılır mı?’’ gibi bir dizi soru var. Herhalde bu sorular tüm dünyanın sadece enerji pazarı değil, aynı zamanda finansal merkezlerde de çok ciddi tartışılan bir konu olacak herhalde, ne dersin? 

Gönül Tol: Aslında Birleşik Arap Emirlikleri ve OPEC arasında uzunca bir süredir bir gerilim vardı ve Birleşik Arap Emirlikleri, uzunca bir süredir ayrılmayı istiyordu. OPEC’in fiilî lideri Suudi Arabistan. Birleşik Arap Emirlikleri ve Suudi Arabistan arasında gerilim arttıkça, Birleşik Arap Emirlikleri içerisinde OPEC’ten ayrılmaya dair tartışmalar hep alevleniyordu. İkinci nedeni de hep kota koyması. Yani Suudi Arabistan, OPEC üretim kotası koyuyor, Birleşik Arap Emirlikleri ise bunu kapasitesinin çok altında buluyordu; daha fazla üretmek istiyordu. O nedenle de OPEC’le arasında bir gerilim vardı. Aslında bu yeni bir gerilim değil ama İran Savaşı’nın yarattığı yeni dinamikler o kararı hızlandırdı. Tabii bu arada konu OPEC’le de kalmayabilir. Birleşik Arap Emirlikleri, Arap Birliği’nden de, İslam İşbirliği Teşkilatı’ndan da ayrılabilir. Bütün bunların önemli sonuçları var. Birleşik Arap Emirlikleri’nin OPEC’ten ayrılmasının petrol piyasalarına ciddi bir etkisi olacak tabii. Birleşik Arap Emirlikleri OPEC içerisinde en büyük üretim yapan üçüncü ülke ve Suudi Arabistan’dan sonra ekstra üretim kapasitesi olan tek ülke. O nedenle, OPEC’ten ayrılıyor olması hem Suudi Arabistan açısından bir problem yaratacak hem yapısal olarak OPEC’i zayıflatacak bir karar. Tabii bunun üstüne bir de şu an dünya İran Savaşı nedeniyle tarihin en ciddi enerji krizinin içerisinden geçiyor. Bunun böyle bir dönemde olması da tabii herkesi etkileyecek petrol fiyatları nedeniyle.  

Ama meseleye ‘’İran Savaşı nasıl bu kararı hızlandırdı?’’ tarafından bakarsak, aslında Türkiye için de sonuçlarını görmemiz mümkün olur. Savaş başladığından bu yana, Birleşik Arap Emirlikleri İran’ın saldırılarının en büyük hedefiydi. İran, Suudi Arabistan’a, Katar’a, diğer Körfez ülkelerini de hedef aldı. Fakat Birleşik Arap Emirlikleri’ni özellikle hedef aldı. İki bine yakın İran saldırısından bahsediliyor. Birleşik Arap Emirlikleri, Müslüman dünyadan gelen cılız tepkiden çok rahatsızdı. Özellikle Körfez İşbirliği Konseyi’ni hedef almıştı eleştirilerinde. Mesela Pakistan’ı da çok eleştirmişti, ki birkaç gün önce Birleşik Arap Emirlikleri çok ilginç bir karar aldı, Pakistan’a “Sana verdiğim 3,5 milyar dolarlık borcu hemen geri öde” dedi. Bu, hem IMF’yi hem Pakistan’ı çok şaşırttı. Çünkü varılan uzlaşıya göre, Pakistan’ın bu borcu 2027’nin sonunda ödemesi bekleniyordu. Birleşik Arap Emirlikleri hemen bu borcun ödenmesini istedi, çünkü Pakistan’a da öfkeli. Yani savaş sırasında biliyorsun Pakistan bir arabuluculuk görevi gördü ve Birleşik Arap Emirlikleri İran’ı yeterince eleştirmediğini düşündü. Bu nedenle Pakistan’a bir öfkesi var. Diğer Körfez ülkelerine de öfke duyuyor. Bunun sonucu olarak da u bütün bu şeylerden, yani Arap Birliği vesaire gibi bölgesel örgütlerden de ayrılmayı düşünebilir. 

Bu ne demek oluyor? Aslında Birleşik Arap Emirlikleri çok daha özerk bir siyaset, dış politika izleyecek demek oluyor. Mesela Birleşik Arap Emirlikleri yetkililerinin birkaç gündür söylediklerini çok yakından takip ediyorum, “Bu savaş sırasında bize yapılan yardımları da unutmayacağız, sessiz kalanları da unutmayacağız” diyorlar. İsrail’i zikrediyorlar, ki İsrail çok tarihî bir karar vererek, Birleşik Arap Emirlikleri’ne hava savunma sistemi yolladı. Bu, ilk kez İsrail dışında bir ülkenin hizmetine verildi. Bu da aslında iki ülke arasındaki o derinleşen ittifakın en büyük göstergelerinden bir tanesi. Birleşik Arap Emirlikleri İsrail’e teşekkür etti. Diğer taraftan, Avrupalı ülkeler, ki bazı Avrupalı ülkeler hava sahasını koruması için yardım gönderdiler. Yunanistan da Birleşik Arap Emirlikleri’ne askerî yardımda bulundu. Bu, Türkiye açısından da çok önemli. Güney Kore de ona keza. Birleşik Arap Emirlikleri yetkililerinin bu ülkeleri zikretmesi ve bu konuda sessiz kalan, İran’ı yeterince eleştirmeyen diğer ülkeleri eleştirmesi, aslında bölgede safların daha derinleşeceğini gösteriyor. 

Bu Türkiye açısından ne demek oluyor? Yunanistan’la zaten Birleşik Arap Emirlikleri’nin işbirliği söz konusu Doğu Akdeniz’de. Birleşik Arap Emirlikleri Türkiye aleyhine yükselen o cephenin bir parçası. Mesela Birleşik Arap Emirlikleri, İsrail ve Yunanistan’la Doğu Akdeniz’de işbirliğini pekiştirebilir. Diğer taraftan mesela bu savaş sırasında Sudan ve Somali, mesela Somali Federal hükümeti İran’ı kınarken, hiç Birleşik Arap Emirlikleri’ne yapılan saldırıdan bahsetmedi. Aynı şekilde Sudan da öyle. Bütün bunlar ne demek oluyor? Bütün bunlar, Kızıldeniz, Afrika Boynuzu, Doğu Akdeniz gibi Türkiye’nin çıkarlarının çok derin olduğu yerlerde, İsrail-Birleşik Arap Emirlikleri cephesinin daha güçleneceğini beklemek mümkün.  

Son olarak şunu söyleyeyim: Bu savaş ilk başladığında şu tür tartışmalar oluyordu: Körfez ülkeleri hep İran’ı ciddi bir tehdit unsuru olarak gördü. İran’ın bu şekilde agresif bir yanıt vermesi, aslında Körfez ülkelerini ve genel olarak bölgesel ülkeleri birbirine yaklaştıracak ve savunma işbirliğini pekiştirecek beklentisi vardı. Birleşik Arap Emirlikleri’nin bu hamlesi, o çatlakların daha derinleşeceğini gösteriyor. 

Ruşen Çakır: Ömer, seninle devam edelim aynı konuya. Bu hakikaten dünyayı epeyce etkileyebilecek. Zaten savaşın da en önemli boyutu, enerji fiyatlarındaki artış olmuştu. Birden nükleerle başlayıp, Hürmüz Boğazı’yla kilitlenen bir savaş yaşanmıştı. Şimdi tekrar enerji ve petrol meselesi gündemde.

Ömer Taşpınar. Suudi Arabistan-Birleşik Arap Emirlikleri ilişkileri savaştan önce, özellikle Yemen’de Husiler’le mücadelede farklı stratejilerin uygulanıyor olması nedeniyle zaten ciddi bir darbe almıştı. Genelde Suudi Arabistan’la Birleşik Arap Emirlikleri arasında çok fazla konuşulmasa da bir rekabet vardı, ki bu rekabeti bu konuyu takip edenler ciddiye alıyorlardı. Ama İran’la savaş başlayınca, bir bakıma bütün Körfez sanki aynı cephedeymiş gibi gözüktü. Körfez İşbirliği Teşkilatı ülkeleri aynı kaderi paylaşıyor duruma düştüler. Çünkü İran, Umman hariç bunların hepsine saldırıyordu. Fakat Birleşik Arap Emirlikleri kendini gerçekten daha ciddi bir şekilde hedefte gördü. Benim burada verdiğim ders, Suudi Arabistan-Birleşik Arap Emirlikleri üzerine. Birleşik Arap Emirlikleri Büyükelçiliğiyle konuştuğumuzda, kendilerinin namlunun ucunda olduğunu, Katar’a, hatta İsrail’e oranla çok daha fazla balistik füze saldırısına maruz kaldıklarını bile söylediler. Dolayısıyla İran konusunda bir tehdit algılaması çok artmıştı ve İran konusunda zaten geleneksel olarak en şahin, en sert politikalara sahip Birleşik Arap Emirlikleri’ydi. Fakat Birleşik Arap Emirlikleri’nin Suudi Arabistan’la ilişkileri, bu savaş sırasında sanki tekrar düzeliyor gibi olmuştu. Şu anda bu ateşkesin devam etmesiyle beraber, zannediyorum OPEC için de ciddi bir tartışma başladı. Zaten Gönül’ün daha önce söylediği gibi, bu tartışma 2018’lere kadar giden bir tartışma ve ipler koptu. 

Peki, niye kopuyor ipler? Sonuçta OPEC Suudi Arabistan’ın egemenliğinde giden bir kartel. Çünkü en büyük petrol üreticisi Suudi Arabistan. Suudi Arabistan’ın temel amacı, petrol fiyatlarını kontrol etmek ve petrole bağımlı olduğu için, mümkün olduğu kadar bunları yüksek tutmak. Aslında burada kafa karıştırıcı bir dönem de var. Bir ara Suudi Arabistan dünyada petrol fiyatlarının çok da artmasını istemiyor gibiydi. Çünkü petrol fiyatları çok artarsa alternatif enerjiye gidişat yoğunlaşacaktı ve bir bakıma bu OPEC’i ve tabii ki Suudi Arabistan ekonomisini de negatif etkileyecekti. Çünkü Suudi Arabistan, OPEC içinde petrole en bağımlı ülke diyebiliriz. Bu arada nüfusu da Birleşik Arap Emirlikleri’ne göre çok daha yüksek; 24 milyonluk bir Suudi Arabistan nüfusundan bahsediyoruz. Birleşik Arap Emirlikleri’nin nüfusuysa sadece 1 milyon civarında. Suudi Arabistan’ın 2030 projesi çok ciddi mali yükümlülükler getirdi; içeride altyapı yatırımlarına çok daha fazla para harcamaya başladılar. Dolayısıyla petrol fiyatının yüksek olması onlar için elzem oldu. Yani petrol fiyatlarını yüksek tutmaya karar verdiler. Bu nedenle de üretimi düşük tutmaya çalışıyorlardı. Üretimi ne kadar düşük tutarlarsa, petrol fiyatları o kadar artacaktı. Birleşik Arap Emirlikleri burada bazı itirazlarda bulunmaya başladı. Çünkü son zamanlarda, özellikle 2015’ten bu yana Birleşik Arap Emirlikleri de üretim kapasitesini çok artırdı. Sıralama Suudi Arabistan, Kuveyt, Birleşik Arap Emirlikleri diye gidiyor zannediyorum. Gönül’ün söylediği gibi, Birleşik Arap Emirlikleri üçüncü sırada ve çok daha fazla petrol üretebilecekken, Suudi Arabistan’ın kotalarına maruz kalmaya başladı ve bir tansiyon başladı. Çünkü normalde Birleşik Arap Emirlikleri petrole bu kadar bağımlı değil. Birleşik Arap Emirlikleri’nin ekonomisine baktığımızda, 1980’lerden itibaren finans, turizm, lojistik, hizmet sektörü gibi alanlarda çok ciddi yatırımlar yaptılar ve ekonomilerini çeşitlendirdiler. Dolayısıyla, “Biz petrole bu kadar bağımlı değiliz” diyerek, belki de OPEC’in içinde çok ciddi bir çatlak çıkmasını engellediler. 

Fakat bu savaşta Dubai’nin bu kadar saldırıya maruz kalması, Birleşik Arap Emirlikleri’nin ekonomisini, bu finans, turizm, lojistik alanında ciddi olarak kötü etkilediği ortaya çıktı ve Birleşik Arap Emirlikleri artık daha fazla petrol satmak ve petrolden daha fazla para kazanmak istiyor. Bu kadar yatırım yaptılar üretim kapasitesine, “Gerekirse fiyatları daha düşük tutarız. Daha fazla üretim yapalım, pazar payı kazanalım” diyorlar. Buna da destek veren, tabii ki Çin gibi bir ülke var. Çin aslında ne kadar çok petrol üretilse bundan o kadar kâr edecek bir yer. Çünkü çok petrol alıyor ve petrol fiyatlarının düşük olması işine gelir. Dolayısıyla Birleşik Arap Emirlikleri “Artık yeter. Ben kendi üretimimi kendim belirleyeceğim, kotalara uymayacağım, petrol fiyatlarını gerekirse biraz daha düşürürüz, biz daha ucuza satarız ve daha fazla pazar kazanırız’’ mantığıyla hareket ediyor. Burada artık Suudi Arabistan da Yemen konusunda, Sudan konusunda olduğu gibi sadece jeostratejik bir rekabet içinde değil. Artık ekonomik olarak da kılıçlar bütünüyle çekilmiş durumda. Dubai ve Abu Dabi, Muhammed bin Selman’ın 2030 projesine, kendi ülkesine finansı, turizmi ve yatırımları çekme projesine karşı da bir cephe aldılar. Şu anda petrol konusunda da OPEC konusunda da bir cephe alıyorlar. Bakalım iş Arap Ligi’nden çıkmaya kadar gider mi? Gönül ondan bahsetti. Arap Ligi’nden, İslam Konferansı’ndan bile çıkabilirler. İş oralara gider mi gitmez mi göreceğiz. Fakat ortada artık üstü örtülemeyecek bir Suudi Arabistan-Birleşik Arap Emirlikleri çatlağı var. Bunun üzerini nasıl örtmeye çalışacaklar, bakacağız. Çünkü normalde bu iki ülke “Biz hâlâ kardeşiz” söylemiyle devam etmek istiyorlar. Ama artık bence İsrail, İran, Sudan, Yemen konusu, şimdi petrol konusu, finans konusunda rekabet öyle bir yere geldi ki, bu iki ülke arasında çok daha ciddi kopuşların yaşandığı bir döneme giriyor gibiyiz.

Ruşen Çakır: Evet, Birleşik Arap Emirlikleri’yle yesinler birbirlerini diyelim, ama onların birbirini yemesinin dünyaya da bir bedeli var. Gönül, sizde bir misafir var. Kral gelmiş. Biz hep onu Prens Charles diye biliyorduk. Ben Kral Charles unvanına hâlâ alışamadım. Onun gelmesinin tabii ki sembolik bir anlam var ama onun ötesinde, Avrupa-ABD ilişkilerinde çok şey altüst oluyor anladığım kadarıyla. Birleşik Krallık bunun neresinde duruyor? Trump Amerika’sına daha mı yakın mı?  Çünkü Kral Charles’ın ne dediğini bilmiyorum ama İngiltere Başbakanı savaş konusunda bayağı mesafeli. Hatta Birleşik Krallık’ın tekrar Avrupa Birliği’ne girme iddiaları bile dolaşıyor. Kral Charles’ın ziyareti üzerine neler söyleniyor? 

Gönül Tol: Ruşen, ondan önce Birleşik Arap Emirlikleri-Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri-OPEC kararı üzerine ilginç bir şey oluyor. Bu karara İran Savaşı’yla değil, onun öncesinden bu yana yükselen Birleşik Arap Emirlikleri-İsrail cephesi vardı. Ama bu cephelerin daha güçlendiğini görüyoruz. Buna bir örnek olarak da şunu vermek istiyorum: Mısır, Suudi Arabistan, Türkiye aynı cephede gibi görünüyor ve karşısında İsrail-Birleşik Arap Emirlikleri var. Buna çok ilginç, çarpıcı bir örnek olarak şunu söylemek lazım. Birleşik Arap Emirlikleri’nin Washington Büyükelçisi Yusuf el-Uteybe çok etkili bir isim. Onun son birkaç ay içerisinde söylediği ve yaptığı birkaç ilginç şey var. Mesela Washington’da fonladıkları bazı Mısır programları var. Çünkü Mısır ekonomisi çok kötü. Birleşik Arap Emirlikleri Mısır’a hep yardım etti, dolayısıyla, Birleşik Arap Emirlikleri ile Mısır arasında özel bir ilişki oldu. Şimdi o ilişkinin de yavaşça kesildiğini anlıyoruz. Bunun en son emarelerinden bir tanesi de Birleşik Arap Emirlikleri’nin, bu fonladığı Mısır programlarını artık fonlamamaya başlaması. O da bana çok çarpıcı bir örnek olarak geldi. 

Trump ve Avrupa ayrışması meselesi önemli ve bu uzun soluklu bir trend. Daha önce, Trump’ın yaptığı şeylerin dünyada çok uzun soluklu değişimlere sebep olacağından bahsetmiştik. Avrupa’nın Amerika’yla ilişkisinde, Trump başkanlığı altında yaşanan çatlağın da çok uzun soluklu sonuçları olacak. Avrupa kontekstinde değil ama şunu söylemek istiyorum: mesela Kanada bir varlık fonu kurmaya karar verdi. Stratejik sektörlere yatırım yapmak için böyle bir varlık fonu kuruyor ve bu çok önemli. Bu aslında ekonomik olarak Amerika’dan ayrışmak için yaptığı bir şey. Çünkü Trump’ın bugün attığı adımlar, bu ülkelerin dış ve iç politikalarında önemli karşı adımlar atmalarına sebep oluyor. Bu da, bir gün Trump gittiğinde dahi, Amerika’nın dünyadaki yerini, dünyayla ilişkisini uzun dönemde değiştirecek bir şey. Tarihçi Timothy Snyder “Trump’ın altında, Amerika’nın, bir süper gücün intiharını görüyor, izliyoruz” demişti. Tam olarak olan da bu. Şimdi Avrupa’yla ilişkilere baktığımızda da benzer bir dinamiği görmek mümkün. Ciddi bir kopuş söz konusu. Bu sabah POLITICO’nun yaptığı bir kamuoyu yoklamasını gördüm. İspanya, İtalya, Fransa ve Almanya gibi ülkelerin kamuoylarının çoğunluğu, Amerika’yı bir tehdit olarak görüyor. Bu çok çarpıcı bir şey. Mesela Trump, İran Savaşı’nda kendisine destek olmadığı için bir sürü Avrupa ülkesine, savaştan sonra yaptırım düşünüyor. Mesela Trump “İspanya’yı NATO’dan atmalıyız” diyor ya da İngiltere’ye karşı ‘’Falkland Adaları üzerindeki egemenliğini tanımayalım’’ gibi bir dizi yaptırım üzerinde çalışıyor.  Bu kopuş, Amerikan askerini Avrupa’dan çekmeye kadar gidebilir. 

İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra, Avrupa’nın talebiyle kurulmuş 40’a yakın Amerikan üssü var Avrupa’da. 85 bin tane Amerikan askeri var. Bu askerî işbirliği, aslında hem Avrupa için hem Amerika için çok önemli oldu. Şimdi mesela bunun sona erdiği bir dünyada bu ne Amerika için ne Avrupa için iyi bir şey. Trump bunu çok dile getirmiyor, Avrupa ülkelerini hep eleştiriyor ama, bugün İran Savaşı’nda saldırılarda, Avrupa’daki Amerikan üslerini kullandı. Hatta, İran’da düşürülen pilotun, İngiltere’deki Amerika’nın üssünden havalandığı söyleniyor. Eğer Amerika’nın artık bütünüyle Avrupa’dan çekildiği bir senaryoya doğru giderse, bu, Amerika için de pozitif bir şey değil. Çünkü Balkanlar’daki, Ortadoğu’daki bütün askerî müdahalelerinde Avrupa’daki üslerini kullanıyor. Tabii ki Avrupa için de bu çok ciddi riskler barındırıyor. Mesela Polonya “Biz yakın bir zamanda Rusya’nın bir NATO ülkesine saldıracağını düşünüyoruz” diyor. Böyle bir durumda, NATO’nun geleceğinin ve etkinliğinin sorgulandığı, Avrupa’nın kendi güvenliğini inşa etmede yaşadığı sıkıntıları düşündüğümüzde, Amerika’nın, Avrupa güvenliğinden bu şekilde çekilmesi, Avrupa açısından da çok ciddi riskler barındırıyor. O nedenle bu kopuşa doğru gidiş, Avrupa için de bundan sonraki Amerikan başkanı için de yepyeni bir stratejik planlamayı gerektiriyor. 

Ruşen Çakır: Ömer, Avrupa meselesini seninle konuşurken AB Komisyon Başkanı Ursula von der Leyen’in geçen gün söylediği lafa da bir değinmek istersin herhalde. Die Zeit gazetesinin 80. yıl etkinliğinde yaptığı konuşmada “Bütünleşmeyi tamamlayalım ki, Çin, Rus ve Türk etkisine karşı mücadele edebilelim” gibi bir laf etti biliyorsun. Hatta bugün Devlet Bahçeli grup konuşmasında ona referans verdi: ‘’Türkiyesiz Avrupa olmaz’’ diye sert çıktı, kendisinden Ursula Hanım diye bahsetti. Avrupa nereye gidiyor? 

Ömer Taşpınar: Ursula von der Leyen, bir Hristiyan Demokrat geçmişten geliyor ve Türkiye’ye bakış açısı, refleksleri, kültürel, İslam konusuna ağırlık veren ve tabii ki Türkiye’nin, Avrupa’ya çok koz verdiği demokratikleşme konusundaki sorunlar, Türkiye’nin gittikçe daha yoğun bir otoriterlik içine girmesi… Bu tür konular, özellikle Almanya’da Hristiyan Demokratların Türkiye’yi bir şekilde artık Avrupa Birliği’nin içinde görmemesi gibi bir durum yaratıyor. Bu, Helmut Kohl’dan beri alışık olduğumuz bir şey. İngiltere’nin Avrupa Birliği’nden çıkmış olması, Türkiye için ciddi bir handikap. Çünkü İngiltere’nin içinde olduğu bir Avrupa Birliği, Türkiye’ye çok daha stratejik bakardı. Zaten İngiltere, Avrupa Birliği içinde Türkiye’nin üyeliğini savunan en önemli ülkeydi. O açıdan Türkiye için ciddi bir handikap oldu.

Erdoğan ne kadar Türkiye’yi temsil ediyorsa Putin de o kadar Rusya’yı temsil ediyor. Erdoğan sonrası Türkiye’de bir değişiklik olacak mı? Dış politikada, iç politikada büyük bir değişiklik olabilir. Putin sonrası da Rusya’da büyük bir değişiklik olabilir. Rusya’nın, Avrupa’nın bir bölümünü, hele NATO’nun bir bölümünü, Baltıkları, Ukrayna’yı, Ukrayna’nın tümünü veya Polonya’yı işgali gibi bir politika, yapısal bir politika mı? Bütün Rus Başkanları, bütün Rus halkı, Rus kamuoyu bunu istiyor mu? Rus kamuoyu ne kadar destek veriyor bu savaşa? Putin ne kadar temsil ediyor Rusya’yı? Bu tartışmaları da içine aldığımızda, bence şu anki Avrupa’nın içinde olduğu kriz belki de bu kadar yapısal bir kriz olmayabilir, bu kadar devam etmeyebilir. Bütün bunlara rağmen Avrupa’nın yapması gereken şey kendi ayakları üzerinde durmaya çalışmak. O da tekrar Türkiye’yi konunun içine çekiyor. Türkiyesiz stratejik otonomi olur mu? Türkiyesiz tek başına hareket edebilen, askerî gücü yeterince güçlü bir Avrupa olabilir mi? Stratejik otonomiyi herkes ister. Ben hep onu söylüyorum, ama stratejik kapasite önemli. Stratejik kapasite ancak ve ancak bence Türkiye gibi, Ukrayna gibi güçlü ülkeler olursa olur. Onlar olmazsa olmaz. O yüzden Türkiye’nin içinde olduğu bir Avrupa askerî yapısı düşünmek gerekiyor. 

Ruşen Çakır: Bu arada, Gönül bir toplantısı nedeniyle programdan erken ayrılmak zorunda kaldı, izleyicilerimize bildirmiş olalım. Ömer, son olarak ‘’savaş sürüyor mu?’’ diye sorayım. Yani, ateşkes diye bir şey var ama müzakere diye bir şey yok. En son Amerikalılar gidiyordu. Trump “Gitmeyin, o kadar uçmanıza gerek yok. Çok istiyorlarsa telefon açsınlar” gibi bir şey söyledi, değil mi? Kendi temsilcilerini yollamadı. Bir gerilim de pek yok gibi, ama hiçbir şey de bitmiş değil. 

Ömer Taşpınar: Bir kere, ateşkes Lübnan’ı kapsamıyor, onu görüyoruz. Lübnan’da hâlâ devam eden savaşa yakın bir durum var. İkincisi, diplomatik görüşmeler her ne kadar tıkanmış olsa da iki taraf da tam olarak ‘’bu iş bitti, tekrar savaşa dönüyoruz’’ diyemiyor. Benim en son duyduğum, kapalı kapılar arkasında İran’ın verdiği bir teklif var. O da, uranyum zenginleştirme konusunda 10 yıllık bir moratoryum yapalım, 10 yıl boyunca uranyum zenginleştirmeyeceğimizi garanti edelim. Amerika’nın istediği, zannediyorum daha önce 20 yıllık bir moratoryumdu. Buna karşı İran 5 yıl demişti, şimdi 10 yıla çıkardılar. Yani bu uranyum meselesinde bir anlaşma henüz yok. En önemli konu o gibi gözüküyor. Tabii daha âciliyet teşkil eden konu, Hürmüz Körfezi. Orada da Amerika İran’ın politikalarına karşı çıkıyor. İran ‘’Hürmüz Körfezi açık’’ diyor ama burada bir yandan Amerika kendisi abluka koyuyor. Öte yandan İran ‘’açık’’ derken kendisinin kontrolünde olacağını ve kendi istediği gemilerin geçeceğini, hatta onlardan gümrük vergisi alınması gibi durumları da olabileceğini kapalı kapılar arkasında söylüyor. Dolayısıyla bir çıkmaz var. Fakat ne İran ne Amerika tekrar ivmeli bir savaşa girmek istemiyorlar. İran’ın yoğun bir şekilde bombalandığı ve İran’ın Körfez’e yoğun bir şekilde balistik füzelerle misilleme yaptığı bir ortamda, petrol fiyatları şu anki seviyeden çok daha yükseğe doğru fırlar.

Programın başına dönersek: OPEC krizi şu anda zaten petrol fiyatları ve piyasalardaki belirsizliği daha da tetikliyor. Amerika da seçim dönemine giriyor artık. Trump açısından içeride çok zor bir dönem bu. Her ne kadar bu son suikast girişimi belki kısa bir süreliğine Trump’a, Trump’ın tabanına bir moral veriyor olsa da -çünkü Trump’a üç kez suikast girişimi oldu, bu üçünden de kurtuldu-, her ne kadar şu anda ‘’tarihî bir başkan olmasa bunlar yapılmaz’’ söylemi konuşuluyorsa da, bence, bir hafta sonra bu konu unutulacak ve Amerika’da herkes tekrar hayat pahalılığına, enflasyona geri dönecek. Dolayısıyla Trump açısından bu savaşı tekrar başlatmak da çok mantıklı gelmiyor bana. O nedenle temkinli bir iyimserlik içindeyim. Diplomasi henüz ölmedi diyebiliriz. 

Ruşen Çakır: Çok teşekkürler Ömer. Gönül’e de gıyabında tekrar teşekkür edelim. Erken çıkmak zorundaydı. Bu hafta ‘Transatlantik’i burada noktalıyoruz. Gönül Tol ve Ömer Taşpınar’a teşekkürler. İzleyicilerimize de teşekkürler. Haftaya buluşmak üzere, iyi günler.

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.