Transatlantik: İran savaşında belirsizlik sürüyor | Doğu Akdeniz’de neler oluyor?

İSTANBUL (Medyascope) – İran savaşında belirsizlik sürerken, Doğu Akdeniz’deki enerji ve güvenlik dengeleri de yeniden şekilleniyor. Transatlantik’te bu hafta Medyascope Yayın Yönetmeni Ruşen Çakır, Gönül Tol ve Ömer Taşpınar ile İran savaşını, ABD’nin hamlelerini, Türkiye’nin pozisyonunu ve küresel güç dengelerindeki değişimi değerlendirdi.

Video özeti:

  • İran savaşında belirsizlik devam ediyor; Ruşen Çakır, Gönül Tol ve Ömer Taşpınar, durumu Medyascope’da değerlendiriyor.
  • Gönül Tol, İran rejiminin iç yapısını ve agresif yaklaşımını vurguladı.
  • Doğu Akdeniz’de jeopolitik dengeler hızla değişiyor; Türkiye aleyhine yeni stratejiler şekilleniyor.
  • Ömer Taşpınar, Türkiye’nin Batı ile ilişkilerindeki dönüşümün önemli olduğunu belirtti.
  • Ekonomik baskılar iki taraflı işlemesini, sürecin kilitlenme nedenlerini etkiliyor.
Transatlantik: İran savaşında belirsizlik sürüyor | Doğu Akdeniz'de neler oluyor?
Transatlantik: İran savaşında belirsizlik sürüyor | Doğu Akdeniz’de neler oluyor?

İran savaşında belirsizlik sürüyor

Transatlantik’te Ruşen Çakır, Gönül Tol ve Ömer Taşpınar İran-ABD-İsrail hattındaki gelişmeleri değerlendirdi. Ömer Taşpınar, sahadaki askerî ve diplomatik gelişmeler ile tarafların neden masaya dönmek zorunda kaldığını anlattı:

“İkinci görüşmeye gidiliyor olması bile bize şunu gösteriyor, ABD ve İran’da bir çıkış yolu aranıyor. Yani taraflar savaşa tekrar dönmek istemiyor. Her ne kadar İran açısından zaman kendi lehine işliyor gibi görünse de, ABD açısından bu savaşı bir başarı hikâyesi olarak anlatmak çok zor. Petrol fiyatları artmış, içeride kamuoyu desteği sınırlı, üstelik İran’da rejim ayakta kalmış durumda. Bu şartlarda Trump’ın ‘kazandık’ demesi kolay değil.”

Gönül Tol ise aynı tabloyu İran iç siyaseti üzerinden ele alarak, “Rejimin tepesindeki isimlere baktığımızda aslında çok da parçalı bir yapı görmüyoruz. 4-5 kişilik bir çekirdek kadro var ve bu kadro sürecin nasıl yürütüleceği konusunda büyük ölçüde aynı sayfada. Bu da daha agresif, daha militarist ve acı toleransı yüksek bir yaklaşımın hâkim olduğunu gösteriyor” dedi.

Ekonomik baskının da iki taraflı işlediğini vurgulayarak sürecin neden kilitlendiğini anlatan Tol şöyle devam etti:

“Hürmüz Boğazı üzerinden küresel ekonomi baskı altına giriyor, ambargo üzerinden de İran ekonomisi sıkışıyor. Ama burada önemli olan İran’ın acı toleransı daha yüksek. Seçim yok, kısa vadeli baskı yok. Buna karşılık ABD’de seçim var, ekonomi baskı altında. Bu yüzden zamanlama iki taraf için farklı işliyor.”

Doğu Akdeniz’de neler oluyor?

Gönül Tol ve Ömer Taşpınar, Doğu Akdeniz’de hızla değişen jeopolitik dengeleri, Kıbrıs, ABD ve İsrail hattı üzerinden değerlendirdi. Türkiye aleyhine yeni bir stratejik mimari oluştuğuna dikkat çeken Tol, son dönemde yaşanan gelişmelerin tesadüfi olmadığını, uzun süredir inşa edilen bir ittifakın sonucu olduğunu vurguladı:

“Kıbrıs’ın ABD ve İsrail ile çok hızlı bir yakınlaşma içinde olduğunu görüyoruz. Bu Türkiye açısından son derece önemli ve endişe verici bir gelişme. Özellikle ABD’nin Kıbrıs’ın güneyindeki deniz üssünü modernize etmesi, bu ilişkinin geldiği noktayı gösteren çok güçlü bir sembol. 2019’da Kıbrıs’a uygulanan silah ambargosunun kaldırılmasıyla başlayan süreç, bugün çok daha derin bir güvenlik işbirliğine dönüşmüş durumda. 2024’te Kıbrıs Cumhurbaşkanı’nın Beyaz Saray ziyareti de bu ilişkinin zirve noktasıydı.”

Ömer Taşpınar ise bu gelişmeler için Türkiye’nin Batı ile ilişkilerindeki dönüşümün belirleyici olduğunu söyledi:

“Doğu Akdeniz’de olan biteni anlamak için Türkiye’nin son 10 yılda geçirdiği dönüşüme bakmak gerekiyor. ABD ve Batı açısından Türkiye artık NATO içinde ama sanki NATO’nun dışında davranan bir ülke gibi görülüyor. Bu da bölgedeki dengeleri doğrudan etkiliyor. Türkiye Batı’dan uzaklaştıkça Yunanistan ve Kıbrıs ‘biz buradayız’ diyerek bu boşluğu doldurmaya çalışıyor. Yani Türkiye’nin kaybettiği stratejik alanı onlar kazanıyor.”

Video deşifresi

Deşifreyi yayına hazırlayan: Tania Taşçıoğlu Baykal

Ruşen Çakır: Merhaba, iyi günler. ‘Transatlantik’le karşınızdayız. Washington’da Ömer Taşpınar ve Gönül Tol’la dünyayı konuşacağız. Arkadaşlar merhaba. Ömer, sen geçen hafta yoktun. Onun için seninle başlayalım. Savaşta ne durumdayız? Ateşkes oldu, müzakereler oldu, müzakereleri kesildi, şimdi tekrar başlayacağı söyleniyor. Bir ara Başkan Yardımcısı JD Vance’in heyette olmayacağı söylendi ama şimdi gördüğüm kadarıyla yine var gibi görünüyor. Tabii ortada ‘’müzakereler olunca ne olacak?’’ sorusu var. Tabii ki hiç konuşmamaktan iyidir ama, ne bekleniyor? Aslında Trump söz konusu olduğu için öngörüde bulunmak da çok zor, onu biliyorum ama yine de ne bekleniyor Ömer? 

Ömer Taşpınar: Doğru Ruşen, haklısın, öngörüde bulunmak zor. Fakat birinci görüşmeye Başkan Yardımcısı JD Vance’in gitmesi, bir bakıma İran’ın istediği bir şeydi. Çünkü İran, açıkçası Witkoff ve Jared Kushner ikilisine güvenmiyor. Onları, her şeyden önce daha çok İsrail’e yakın buluyor ve görüşmeler sırasında iki kez de ağızları yandı. İranlılar hâlâ devam eden diplomatik temaslar olacak zannederken, birden iş savaşa döndü. İki kez oldu bu; dolayısıyla bir güven eksikliği var. JD Vance’in gitmesi bana göre İran açısından ilk turda da bir zaferdi, şimdi de bir zafer. Küçük bir zafer ama gene de bence önemli. Çünkü JD Vance bu savaşı en başından beri istemeyen isim kabinede. Başkan yardımcısı olarak, Amerika’nın Ortadoğu’daki savaşları bitirmesini isteyen, Amerika’nın askerî güce ancak çok gerekli olduğu zaman, yani hayati çıkarları tehdit edildiği zaman başvurmasını isteyen bir politikacı. Dolayısıyla MAGA tabanına da hâkim. MAGA tabanında ‘’savaşları bitirelim’’ diyen söyleme, anlatıya hâkim ve İran açısından onun gelmesi çok istedikleri bir şeydi ve Trump bunu çok kolay veto edebilirdi fakat yapmadı. Onun gitmesi önemliydi. 

Zannediyorum ciddi görüşmeler oldu. Bir kere İran Meclis Başkanı Galibaf’la el sıkıştılar. Her ne kadar Pakistan bunu arabulucu rolünde devam ettiriyorsa da, bu, benim bildiğim kadarıyla uzun zamandır, yani 2015’ten bu yana ilk kez Amerikalı görüşmeciyle İranlı müzakerecinin el sıkıştığı bir direkt toplantı oldu. Okuyabildiğim kadarıyla, JD Vance İran’a, 20 yıllık bir moratoryum sundu. 20 yıl boyunca uranyum konusunda hiçbir zenginleştirme, nükleer enerji konusunda bile taviz vermeme teklifinde bulundu. İran da 5 yıllık bir geri teklifle geri döndü, “Bunu ancak 5 yıllığına kabul edebiliriz” dedi. Arada 15 yıllık bir fark var. Tabii bu arada balistik füzeler, vekil güçler gibi konulara İran hiç girmedi. Bu da, İran’ın Amerika’yı masaya çekmesi İran açısından zafer. Geriye gidecek olursak, savaşta İran’ın rejim değişikliğine uğramaması, Amerika’nın o konuda başarısız kalması, sonra da İran’ın elinde Hürmüz Boğazı’nı kapatma gibi bir fırsatın belirmesi, bir gücün olması, ki bu gücü daha önce kullanabilirdi İran, ama kullanmadı. Bu bir bakıma en radikal atılabilecek adım, çünkü bilindiği gibi bütün dünyanın %20 oranında enerji, petrol nakliyatı buradan geçiyor. Bunun Çin’e, Çin ekonomisine, dünya ekonomisine, Avrupa ekonomisine çok ciddi zararları olacak. İran’a da zararları olacaktı. Bunu yapmış olması, bir bakıma Trump’ı masaya çekti. Amerika’da şu anda petrol fiyatları, benzin fiyatları, savaş öncesine oranla %20 daha yüksek. Petrol fiyatları neredeyse iki misli arttı, yani varil fiyatı 60 dolarlardan 120’ye çıktı. 

Amerika açısından bu bir seçim yılı. Trump’ın bir an evvel bu meseleyi bir anlaşmaya bağlayıp, içerideki konulara dönmek istediğini düşünüyorum. Ama bu bir rasyonel varsayım. Trump çok rasyonel devam etmiyor. Ateşkes biterken şu ikinci görüşmeye gidiliyor olması bile, aslında Amerika’nın da İran’ın da bir çıkış yolu aradıklarını, savaşa tekrar dönmek istemediklerini, gösteriyor. Ben hâlâ şunu iddia ediyorum: İran açısından zaman kendi lehine işliyor. Çünkü İran, rejimin çökmediği ve İran’ın, İsrail’e, Amerika’ya baş tutabildiği ve hayatta kalabildiği bir savaş olduğu için, bir bakıma zafer elde edebileceği bir konjonktürde. Amerika açısındansa bu savaşı bir zafermiş gibi satmak Trump açısından zor. Petrol fiyatlarının bu kadar artmış olduğu, içeride halkın bu kadar destek vermediği ve nihayetinde rejimin hâlâ ayakta olduğu ve Körfez’deki ülkelerin bu kadar zarar gördüğü bir savaşı, Trump’ın Amerikan halkına “amacımıza ulaştık” diyerek satabilmesi çok zor. Üstelik de Trump için, İran için söz konusu olmayan bir şey var. Seçim yılı bu, seçime gidiyor. Seçime giderken, bu tür bir ekonomi ve enflasyon handikapıyla ve dış politikada başarısızlık olarak gözükebilen, kesinlikle rasyonel bir anlatısı olmayan bir savaşa girmiş olması, kendi tabanı üzerinde de sorun yaratıyor. Dolayısıyla ben Trump’ın elinden geldiğince bir çözüme ulaşmak istediğini düşünüyorum. 

İran’ın ise hâlâ masada daha güçlü olan taraf olduğunu düşünüyorum. Çünkü ekonomik olarak sıkışmış olmasına rağmen, İran, şu anda her şeye rağmen İsrail ve Amerika’ya karşı ayakta kalabilmiş bir güç. Hürmüz Boğazı’nı abluka altına aldı. Trump bir karşı hamle yaptı ve “Ben abluka ilan ediyorum” diyerek, İran’ın da petrol satmasını, Hürmüz Körfezi’nden kendi gemilerini geçirmesini engelledi. Dün bir gemiye el koydu. Orada birazcık elini güçlendirmiş olabilir. Amerika şu anda İran ekonomisinin de boğazını sıkmış durumda. Bu nedenle, bence iki tarafın da diplomatik çözüme yanaşabilecekleri bir düzlem var. Fakat Ortadoğu, çoğu zaman çok iyimser tahminlerin yapılıp, ertesi gün de çöpe atıldığı bir yer maalesef. O yüzden ne olacağını tam olarak kestirmek son derece zor.

Ruşen Çakır: Gönül, şunu sormak istiyorum. Geçenlerde The Economist’te çok çarpıcı bir haber vardı: “İran heyeti içerisinde farklı kanatlar var. Hatta öyle ki, Pakistanlı yetkililer, İran ve ABD arasında harcadıkları enerjinin fazlasını, İran’ı taraflar arasında harcadılar” diyordu. Bir tarafta klasik diplomatlar var, bir yandan da Devrim Muhafızları, yani radikallerin etkisi olduğu söyleniyor. İran’da tek bir yekpare bakış var mı? Ömer’in de bahsettiği gibi, Amerika Birleşik Devletleri’nde, Vance istekli olmasa da sonuçta Trump’ın istediği olacağa benziyor. Bir de tabii İsrail’i sormak istiyorum, İsrail bütün bunları uzaktan izleyip Trump ne derse ona tabi mi olacak, yoksa bir şekilde, eğer olacaksa barış ihtimalini sabote etmek ister mi?

Gönül Tol: Yeni İran rejim içerisindeki kilit isimlere baktığımızda ‘’bunlar gerçekten birbirinden ayrışıyor mu yoksa bir yekpare duruşları mı var?’’ sorusu önemli bir soru. İran’ı çok yakından takip eden siyaset bilimci Vali Nasr şöyle diyor. Hatta İran üzerine eni çıkan çok da güzel bir kitabı var, yeni çıktı. Nasr diyor ki: “Şu anda rejimin tepesinde dört beş isim var, bu isimler aslında bu süreci nasıl yürütmek istediklerine dair aynı sayfadalar. Hani hep “Yeni gelen rejim eskisine oranla çok daha agresif, çok daha militarist ve acı toleransı çok daha yüksek bir rejim” diyoruz ya, Vali Nasr da aslında bunu doğrulayan şeyler söylüyor. Mesela haziran ayında, yani Hamaney öldürüldükten sonra ve öldürülmeden önce attığı adımlara baktığımızda, Haziran saldırılarına İran’ın verdiği yanıt neydi? Sembolik olarak Katar’a, önceden de Katar’a ve Amerika’ya haber vererek bir füze fırlatmıştı. Ama bugün geldiğimiz noktada yeni rejim, bütün komşuları, hatta komşu ülkelerin sivil altyapılarını hedef almayı göze alan, Hürmüz’deki kontrolünden vazgeçmeye niyeti olmayan bir rejim ve bu rejimin içindeki bu ana aktörler, bu 4-5 tane insandan oluşan ekip, aynı sayfada. O yüzden de mesele bugün ne olacağı. Bu ateşkes sona eriyor. İran, masaya gelip gelmeyeceği konusunda henüz net bir şey söylemedi. Trump “Bizim ekibimiz yeni müzakereler için Pakistan’a gidecek” dedi. Ama İran tarafı “biz henüz karar vermedik” dedi. Bu da aslında, bu yeni rejimdeki temel aktörlerin daha agresif, militarist bir tutum takınma konusunda aynı sayfada olduğunu gösteriyor.

İsrail meselesiyle ilgili ikinci sorduğun soru önemli. İran’ın içerisinde ‘’bir ateşkese varırsak ya da ateşkesin ötesinde bir uzlaşıya varırsak, bu uzlaşı Amerika’yla mı olacak yoksa İsrail’i de kapsayacak mı?’’ tartışması var. İran’ın rejim içerisinde kendi yaptığı tartışma bu. Birincisi, ‘’İsrail’e ne kadar güvenebiliriz?’’ İkincisi, ‘’Trump’ın Netanyahu’yu kontrol edebileceğine ne kadar güvenebiliriz?’’ Bütün bu soru işaretleri aslında bu müzakerelerde İran’ın masaya getireceği şeylerden bir tanesi. Tam da bu noktada şu önemli: İran ne diyor?  Ateşkes uzlaşısına varıldı, bu akşam sona erecek. O uzlaşıya varılırken “Lübnan da, Hizbullah da buna dâhil, İsrail’in oradaki çatışmaları da sona erdirmesi gerekiyor” diyordu ve bunu her seferinde tekrar ediyordu. İran neden Lübnan’ı da bu denkleme katıyor? Çünkü Trump’ın gerçekten Netanyahu’yu dizginleyebilecek potansiyeli ve isteği var mı, onu görmek istiyor. O yüzden aslında Lübnan’da olanları, yani İsrail’in Lübnan’ı işgalini bir test olarak görüyor. ‘’Bakalım Trump Netanyahu’yu dizginleyecek mi? Eğer Lübnan’da gerçekten bunu görürsek, o zaman, bizim Amerika’yla varacağımız uzlaşı İsrail’i de kapsayabilir.’’ Ama Lübnan’da olanları biliyoruz. Netanyahu Lübnan’da geri adım atma niyetinde değil. Trump’ın da bu konuda çok bir şey yapmadığını görüyoruz. O yüzden, bu çok sorulan bir soru.

Ömer “Her iki taraf da bir çıkış yolu arıyor” dedi. Doğru. Ömer Trump’ın neden bir çıkış yolu aradığını gayet güzel açıkladı. Seçim yılı, benzin fiyatları, Trump’ı gerçekten endişelendiren şeyler. İran açısından da beklenilen neydi? Trump’ın Hürmüz ambargosunu hayata geçirirken istediği şey, ‘’ekonomik olarak mümkün olduğunca İran’ın boğazını sıkayım, böylece masaya gelsin ve taviz versin’’. Gerçekten bu Hürmüz ambargosu İran’ın zaten kötü olan ekonomisini etkiliyor. Ama burada karşılıklı bir durum var. Her iki taraf da birbirini en can acıtan yerden vurmaya çalışıyor. Bir taraftan, Hürmüz’ün kontrol ediliyor olmasıyla küresel ekonomi çok kötü etkileniyor. Bir taraftan da ambargo, İran ekonomisini kötü etkiliyor. Zamanlamasına ve acı toleransına baktığımızda, evet, İran ekonomisi bundan zarar görüyor, ama İran daha uzun süre bekleyebilir, buna dayanabilir, çünkü acı toleransı daha yüksek. Çünkü Ömer’in dediği gibi İran’da bu yıl seçim olmayacak. Ama dünya ekonomisinin bu Hürmüz meselesini çözmesi gerekiyor. 

İran heyeti Pakistan’daki son müzakerelere, nükleer konuyu müzakere edecek ismi değil, Merkez Bankası’ndan bir isim götürmüş. Bu, nakit ihtiyacı olduğunu gösteriyor. İran, yaptırımların bir kısmının kaldırılması konusunda adım atılmasını istiyor. Bu da aslında bir sonuca ulaşmak istediğini gösteriyor. Burada her iki tarafın uzlaşabileceği ortak nokta ne olabilir, bunu konuşmak gerekiyor. Hürmüz meselesi, Trump’ın bugün belki de nükleer dosyadan daha fazla önem atfettiği bir konu haline geldi. Kendi yarattığı, bu savaşın yarattığı bir sonuç, şimdi onu çözmeye çalışıyor. ‘’Hürmüz konusunda bir uzlaşı neye benzeyebilir?’’ diye düşündüğümüzde gördük, İran geçen cuma “Hürmüz’ü açtım” dedi ve piyasalar buna hemen pozitif yanıt verdi. Ama aslında Hürmüz açılmadı; İran hâlâ kontrollü geçiş sağlıyor ve bence gelecekte de bu böyle olacak. Yani Hürmüz konusunda 27 Şubat gününe dönmeyeceğiz. 28 Şubat’ta savaş başladı. Yani savaştan önceki statüye dönülmeyecek muhtemelen; İran, Hürmüz üzerindeki kontrolünü devam ettirecek. Ama İran “Tamam, Hürmüz açıldı” diyebilir. Trump, daha iyi bir alternatif olmadığı için, yani askerî olarak zorla açmak çok maliyetli olduğu için, bunu bir başarı kabul edip “Bakın Hürmüz’ü de açtık, artık her şey normale döndü” diyebilir. Hürmüz meselesi bu şekilde çözülebilir. İkincisi, İran’ın, nükleer zenginleştirme faaliyetinden vazgeçtiğini söylemez. Çünkü İran bir güç projekte etmek istiyor. Bunun uluslararası hukuken hakkı olduğunu söyleyecektir. Ama elindeki o çok zenginleştirilmiş uranyumla ilgili küçük teknik tavizlerde bulunabilir. Bu bir başka üçüncü ülkenin kontrolüne verilebilir ya da orada atılabilecek hem Trump’ın hem İran’ın kabul edebileceği bir ortak noktada buluşulabilir, bir çıkış yolu olabilir.

Asıl dikkat edilmesi gereken nokta bugün ateşkes sona erdikten sonra ne olacağı. Trump’a “Ne yapacaksınız eğer bir uzlaşıya varılmazsa?” diye sordular, Trump “Sivil altyapıyı, köprüleri bombalamaya devam edeceğiz” dedi. Bu ne kadar olası? Yani rasyonel bir aktör bunu tercih etmezdi. Çünkü gördük, bunu yaptığında Amerikan ekonomisi, dünya ekonomisi çok daha ciddi yara alıyor. Trump rasyonel bir aktör değil. Çoğu kez kendi altını oyan şeyler de yapıyor. O yüzden öngörmek zor. Ama yeniden savaşı başlatması, yeniden bombalamaya başlaması, özellikle Trump’ın kendi çıkarları açısından yıkıcı olur diye düşünüyorum. 

Ruşen Çakır: Gönül, Ömer’e geçmeden önce seninle devam edelim. Sen Doğu Akdeniz ve Kıbrıs’ı, Kıbrıs’ın güneyinde Amerikan üssü meselesini konuşalım dedin. Neler oluyor tam olarak? Sonra Ömer’le devam edelim. Ömer geçen hafta yoktu, Macaristan hakkında bize bir iki açıklama yapsın.

Gönül Tol: Ruşen, Doğu Akdeniz’i konuşalım dedim, çünkü Türkiye açısından çok önemli bir bölge. KKTC açısından orada olanlar çok önemli ve bence Türkiye’nin de bir adım atması gereken bir dönem. O yüzden Doğu Akdeniz’de olanları konuşmayı önemsiyorum. Doğu Akdeniz’de neler oluyor? Her şeyden önce, Kıbrıs’ın, İsrail’le ve Amerika’yla çok yakınlaşan bir ilişkisi var. Bu, Türkiye açısından endişe verici bir durum. Bunun en önemli göstergelerinden bir tanesini dün haberlerde gördüm; Amerika’nın Avrupa Komutanlığı, Kıbrıs’ın güneyindeki bir deniz üssünün modernleştirilmesini finanse ediyor. Bu aslında Amerika’nın Kıbrıs’la ilişkilerinde geldiği noktayı göstermesi açısından çok önemli bir sembol.

Uzunca bir zamandır, Kıbrıs’ın Amerika’yla stratejik ilişkilerinin çok derinleştiğini görüyoruz. Bunun kökleri 10 yıl öncesine gidiyor. Marco Rubio senatörken bu konuda çok çok önemli adımlar atmıştı. Amerika’nın Kıbrıs’a uyguladığı bir askerî ambargo vardı. Marco Rubio senatörken 2019’da Kongre’de attığı bir adımla, bu ambargonun kaldırılmasını sağladı. Şimdi yenilenmeye tâbi, ama bu ambargonun kaldırılması önemliydi. 2018-2020 yılları, Kıbrıs’ın Amerika’yla güvenlik işbirliğinin pekiştirilmesinde çok kritik yıllar oldu. 2024’te, Kıbrıs Cumhurbaşkanı Nikos Hristodulidis önemli bir Beyaz Saray ziyareti gerçekleştirdi; aslında bu, ilişkilerde gelinen tepe noktaydı. Bugün de bu savunma işbirliğinin çok derinleştiğini görüyoruz. Bunun altında bir sürü şey var. Kıbrıs bir süredir çok zeki bir şekilde kendisini Ortadoğu’daki çatışmaların kalbine oturttu. Mesela çatışma bölgelerinden yapılan tahliyelerde Kıbrıs önemli bir rol oynuyor. Kendisine böyle bir diplomatik alan açtı. Mevcut Kıbrıs Cumhurbaşkanı da Amerika’da eğitim görmüş bir isim, Amerika’yla ilişkileri çok önemsiyor ve Kongre’de de bunun alıcısı var. Kıbrıs’ın Amerika’yla derinleşen ilişkisini bir taraf koyalım. 

Geçen gün Hakan Fidan’ın gündeme getirdiği gibi, Kıbrıs’ın İsrail’le yakınlaşan ilişkileri var. Bu da Türkiye açısından son derece endişe verici. O kadar yakın ki bu ilişkiler, İsrail Kıbrıs’ın hava sahasını bir eğitim sahası olarak kullanıyor. İsrail Kıbrıs’a teknolojik ve istihbarat desteği veriyor, enerji ve turizm alanlarında da ciddi işbirliği söz konusu. Bu işbirliğinin kökenlerine baktığımızda, burada Türkiye boyutu var. 2010 Mavi Marmara sonrasında Türkiye-İsrail ilişkilerindeki o gerginliğin tırmanmasıyla, İsrail’in Kıbrıs’la ilişkilerini derinleştirdiğini görüyoruz. Enerji işbirliği ile başlayan bu süreç, şimdi üçlü bir yapıya dönüştü. Yunanistan da bu işbirliğinin parçası. 2020’lerden itibaren savunma alanında bu ilişkiler daha da derinleştiğini görüyoruz. Hatta 2024’te Reuters “Kıbrıs İsrail hava savunma sistemini satın aldı” haberini yapmıştı. Yani Rus sistemlerinden vazgeçmişti. 

Şimdi burada ortaya çıkan stratejik bir tablo var: Amerika, vaktiyle Marco, Rubio’nun senatörlük günlerinde Kıbrıs’a, “Sen Rusya’ya askerî olarak, bankacılık sektöründe vs. bağımlılığını azalt ve Batı’ya yaklaş” dedi ve bunun karşılığında da İsrail, Amerika, Kıbrıs üçgeninden oluşan böyle bir savunma işbirliği vadetti. Tam olarak da bizim gördüğümüz bu. Yani, Rusya ekseninden iyice uzaklaşan, Batı ve İsrail eksenine yaklaşan bir Kıbrıs. Bu da tabii Türkiye’nin ulusal menfaatleri ve KKTC açısından endişe verici. Trump Başkanlığının yarattığı bir sürü komplikasyon var ama Türkiye açısından, adım atması gereken bir pencere var. İki yıl daha Trump Başkan. Trump Kongre’yle hiç çalışmayan bir başkan ve bu, özellikle Kıbrıs dosyasında Türkiye için çok hayırlı bir şey olabilir. Çünkü nasıl Kıbrıs Rum Kesimi Amerika’ya kendisini önemli bir stratejik müttefik olarak sunuyorsa, Türkiye de Trump’ın Kongre’yle çalışmama eğilimini kullanacak. Çünkü Kongre devreye girdiğinde, KKTC ve Türkiye açısından kötü bir tablo ortaya çıkıyor. Trump’la birebir müzakere ederek, bu KKTC konusunda bir açılım olabilir diye düşünüyorum. 

Ruşen Çakır: Ömer, sen de bu konuda konuşmak ister misin yoksa seninle Macaristan dedikodusu mu yapalım? 

Ömer Taşpınar: Kısaca ben de bahsedeyim Ruşen. Zira ben de bu yıl akademiden bir arkadaşımla Johns Hopkins’te Doğu Akdeniz dersi vermeye başladım. Doğu Akdeniz konusu, Amerika’da son zamanlarda hem akademide hem basında ilgi uyandıran bir konu ve Doğu Akdeniz’in tam ortasında da Kıbrıs diye bir ada var. Kıbrıs Adası’nın kendi boyundan, kendi jeostratejik öneminden daha büyük rolleri var. Bir kere her şeyden önce, Türkiye’nin Avrupa Birliği ile ilişkilerinde raydan çıkmasına neden olmuş bir ülke; en azından resmî nedenlerden bir tanesi. Türkiye’de son 10 yılda derinleşen bir otoriterlik var. Avrupa Birliği’nin Türkiye’yi almamak için bir sürü nedeni olabilirdi, ama teknik olarak, Türkiye-Avrupa Birliği ilişkileri açısından baktığımızda, Kıbrıs’ın oynadığı rol en büyük engel konumunda.

Bir de Doğu Akdeniz’de Türkiye’nin değişen rolü meselesi var. Yani Gönül’ün anlattıklarını o çerçevede değerlendirmek gerekiyor. Amerika ve Batı açısından Türkiye, artık NATO ittifakının içinde değilmiş gibi davranan bir ülke hâline geldi. Bunu ilginç bir şekilde son haftalarda sen de fark etmişsindir Ruşen. Adana’da çok uluslu NATO kolordusu kurulma tartışmasında Türkiye Savunma Bakanlığı, Genelkurmay, bunu neredeyse açıklamak bile istemedi. Niye açıklamak istemez bir ülke? NATO üyesi bir ülke, kendi topraklarında, kendi jeostratejik önemini ön plana koyan bir NATO, çok uluslu kuvvetinin varlığını neden açıklamak istemez? Senin program yaptığın kişilerden bir tanesi “Böyle bir şey kesinlikle olmamalı” dedi. Emekli bir büyükelçi “Nasıl olmasın, Türkiye buna imza atıyor” dedi. Bu çok önemli ve güzel bir tartışma aslında. 

Bana göre Türkiye’nin bugün en önemli siyasi özelliği, daha milliyetçi bir ülke hâline gelmiş olması. Türkiye’de yükselen milliyetçilik, temelde Batı’ya ve Amerika’ya karşı. Bu milliyetçilik İsrail’i de kapsıyor tabii ama, Türkiye’de, İsrail’le Amerika’yı beraber alan bir bakış açısı var. Türkiye’nin, NATO’nun içinde olmasına rağmen NATO’yla ve Batı’yla da şizofrenik bir ilişkisi var. Solda antiemperyalizm üzerinden giden bir anlatı var, sağda, İsrail ve Amerika düşmanlığı üzerinden giden bir anlatı var. Ortada da ‘’sessiz çoğunluk’’ dediğimiz bir çoğunluk varsa da, Türkiye’nin resmî anlatısı, daha bağımsız bir Türkiye olmalı görüşü. Batı konusunda çok büyük çekinceleri olan bir ülkeyiz biz. Bütün bunlara bir de Türkiye’nin son 10 yılda yaşadığı en büyük türbülans olarak Fethullah Gülen meselesini, darbe sürecini, Gülen’in Amerika’da olmasını ve ordunun içindeki travmayı eklediğimizde, Türkiye’nin Amerika’yla ilişkileri çok derin bir girdap içine girdi. Bu artık Trump’ı da aşan yapısal bir mesele. Erdoğan’la Trump iyi ilişkiler kuruyor olabilir, ama temelde, Türkiye’nin Batı’dan stratejik ve zihinsel bir kopuş hâli var. Bu NATO’dan kopuş hali. Bundan nemalanan iki ülke var: Yunanistan ve Kıbrıs. Türkiye, Doğu Akdeniz’de Batı’nın güvenebileceği bir ülke olmaktan çıktıkça, bu ülkeler “Biz buradayız” diyor. Doğu Akdeniz’de değişen dengelerin önemli bir kısmı, Yunanistan ve Kıbrıs’ın, Türkiye’den boşalan NATO içindeki rolü oynamaya çalışmaları. İkinci bir boyutu da bugün konuşacağımız konu değil: Türkiye-İsrail ilişkileri. Orada da çok ilginç bir kulvar var, onu ayrıca konuşuruz. 

Macaristan meselesine gelmeden önce, izninle ben geçen hafta neden olmadığımı anlatayım, çünkü konumuzla alakası var. Ben şu anda ders verdiğim ana askerî akademide, Körfez ve İran üzerine bir ders veriyorum. Normalde biz geçen hafta, geçen sene yaptığımız gibi Abu Dabi’ye ve Riyad’a gidecektik. Savaş nedeniyle gidemedik, onun yerine Birleşmiş Milletlere, New York’a gittik. Birleşmiş Milletlerde, Suudi Arabistan’dan, Katar’dan, Birleşik Arap Emirlikleri’nden ve İsrail’den delegasyonlarla konuştuk. Hızlıca toparlamam gerekirse, benim görebildiğim kadarıyla, bu savaşın iki büyük kaybedeni var ve bunlar ilginç bir şekilde ne İran ne Amerika; maç terminolojisinde onlar berabere diyebiliriz. Asıl kaybeden İsrail ve Körfez oldu. Çünkü zaten Trump’ı bu savaşa ikna eden İsrail ve tek bir nedenle ikna etti: “İran’da rejim düşmek üzere. Bir omuz atarsak bu rejim düşecek” dedi. Bugün geldiğimiz noktada neredeyiz? İsrail, Suriye’de, İran’da Hamas’a karşı, Hizbullah’a karşı, taktik zaferler kazandıktan sonra, bugün stratejik olarak en büyük düşmanı olan İran’ın ve İran’daki rejimin, daha konsolide olduğu bir durumla karşı karşıya. Yani tam olarak ‘’daha güçlenmiş’’ diyemiyorum; İran’da tabii ki askerî açıdan belirli bir zayıflama var, ama rejim düşmek bir yana, rejim konsolide oldu. Halkın belki de sokağa çıkıp rejimi zayıflatma, rejimi sona erdirme ivmesi varken, bu ivme rejime geçti ve bu, İsrail açısından büyük bir kayıp. Çünkü İran dimdik rejimiyle ayakta duruyor. Amerika’yla, Hürmüz Körfezi ve nükleer konusunda müzakereler içinde. Balistik füzelerini pazarlığa bile açmıyor. Vekil güçleri de hâlâ Hizbullah’ı destekliyor, onları da masaya getirmiyor. Üstelik de savaşın ateşkese gitmeden önceki günlerinde İsrail çok daha yoğun balistik füze saldırısı altında kaldı. 

Rejimin düşmemiş olması, İran rejiminin konsolide olmuş olması, müzakerelere gidiliyor olması, İsrail ve Netanyahu açısından hezimet olmasa da çok büyük bir başarısızlık. Neredeyse 2015’teki şartlara dönülmüş duruma geldik. Üstelik, Amerikan kamuoyunun İsrail’e karşı tepkili olduğu bir Amerika var artık. ‘’İsrail yüzünden bu savaşa girdik’’ diyen bir ana akım medya var. New York Times’ta, Washington Post’ta, sosyal medyada, halk genelinde ‘’İsrail’in ipiyle kuyuya iniyoruz, İsrail nedeniyle bunları yapıyoruz’’ diyen bir durumla karşı karşıyayız. Bu çok açık ortada. Ben bunu, New York’taki İsrail delegasyonunda da, bizim öğrencilerde de, düşünce kuruluşlarının tartışmalarında da seziyorum. 6-7 Ekim Hamas saldırılarından sonra, İsrail’in ‘’Hamas’ı, Hizbullah’ı yok ettik, Suriye’de, İran’da başarı kazandık’’ zafer sarhoşluğunun yerine “Ne olacak şimdi?” havası var. 

İkinci büyük kaybeden Körfez. Körfez, İran’la süren ilişkiler içindeyken, bugün Katar bile İran’dan korkar duruma geldi. Çünkü bu ülkelerin hava sahaları kullanılıyor, bu ülkelerde Amerikan üsleri var, bu ülkeler İran tarafından çok ciddi saldırıya uğradılar, bu ülkelerin ekonomileri ciddi yara aldı. Bu ülkeler bugün Amerika’ya çok daha muhtaç duruma düştüler. Kısa dönemde başka alternatifleri yok. Uzun dönemde Çin’e bakmaya çalışacaklar, ama kısa dönemde Amerika’ya çok muhtaç durumdalar. Ben bunu da sürekli askerî konular açmalarından anlıyorum. Sürekli daha fazla füze savunma sistemi istiyorlar. Sürekli ‘’İran’dan daha fazla nasıl korunabiliriz?’’ tartışmasına getiriyorlar. Ama bir kişi de çıkıp “Biz İran’la bir denge kurmaya çalışıyorduk, bu savaşı niye başlattınız? Sizin yüzünüzden buradayız” diyemiyor. Birleşik Arap Emirlikleri de, Katar da, Suudi Arabistan da böyle bir çaresizlik içinde. Kendi halkları, bu savaştan kimi sorumlu tutuyor? Başlarına düşen balistik füzelerde, İran’ı mı suçluyorlar yoksa Amerika ve İsrail’i mi? ‘’Onlar yüzünden bu savaşa girdik. Onlar yüzünden bu balistik füzeler tepemize düşüyor’’ mu diyorlar. Bence, özellikle Suudi Arabistan’da, daha çok Amerika’ya ve İsrail’e yönelik bir tepki var; bu savaşı onların başlattığı algısı güçlü. Çünkü Suudi Arabistan dışında bu ülkelerin ciddi bir kamuoyu yok. Katar dediğin, 300 bin nüfusu olan bir ülke. Birleşik Arap Emirlikleri’nde 900 bin Birleşik Arap Emirlikleri vatandaşı var. Ama Suudi Arabistan’da 22-24 milyon Suudi vatandaş var ve onların gözünde İsrail’le normalleşme, Amerika’ya bakış, bana göre çok daha negatifleşti. ‘’Bu savaşı İsrail ve Amerika başlattı. Onlar yüzünden bizim üzerimize balistik füzeler yağdı. O yüzden ekonomik olarak zayıf durumdayız’’ diye düşünüyorlar.

Ruşen Çakır: Bu arada, Pakistan Enformasyon Bakanı Ataullah Tarar’ın bir saat önce yaptığı açıklamaya göre, İran’dan bir heyet gönderileceğine dair henüz bir teyit gelmiş değil. Ateşkesin süresi de yarın sabaha karşı 05.00’e doğru bitiyormuş. Bunu da bir not olarak düşeyim.

Ömer Taşpınar: Amerika’dan heyet konusunda bir haber var mı Ruşen?

Gönül Tol: Evet, Trump’ın tarih vermedi ama “Biz görüşmeye gideceğiz yakında” dedi. JD Vance Washington’dan ayrılacak.

Ruşen Çakır: Anladığım kadarıyla Amerikan tarafından bir sorun yok. İran’dan cevap gelmemiş Pakistan’a. 

Ömer Taşpınar: Ruşen Macaristan’a gireceğim, bu da gösteriyor ki yani ayak sürüyen, daha sanki görüşme konusunda eli güçlü gibi davranan, İran.

Gönül Tol: Tabii, evet.

Ömer Taşpınar: Amerika bir yandan başkan yardımcısını, İran’ın istediği görüşmecileri yolluyor. İran ise ‘’düşünürüz’’ havasında. İran’ın istediği şey çok açık: Öyle kısa bir ateşkesin devamı filan değil; bir anlaşma ve garantiler. Yani şimdi JD Vance ‘’tamam anlaştık’’ dese, neyine güvenecek JD Vance’e? Trump’a niye güvensin? Trump iki, üç ay sonra, bir yıl sonra tekrar fikir değiştirdiğinde ne olacak? O yüzden İran çok ciddi olarak “Ben seninle kalıcı bir anlaşma yapmak istiyorum, garantörler istiyorum, masada Çin’in bile olmasını istiyorum diyebilir. Yani Çin’in garantör olacağı, Çin’in işin içinde olacağı bir anlaşmaya doğru götürmek de isteyebilir. Bütün bunlar İran’ın aslında ne kadar güçlü olduğunu da gösteriyor. 

Şimdi Macaristan’a geçelim. Geçen hafta konuşamadık. Çok kısa bir şey söyleyeceğim Ruşen: Bizim gibi ülkeler için Macaristan’ın anlamı şu: ‘’Orada olan bizde neden olmuyor? Neden Orbán gitti de bizdeki otoriter sistem gidemiyor?’’ Orbán’ı kim götürdü? Orbán’ın partisinden, bizdeki tekabülü Ali Babacan olabilecek birisi götürdü. Yani kendi partisinden gelmiş, ona karşı daha Batı’ya yakın olabilecek Ali Babacanvari bir figür. Ali Babacan ya da AK Parti içinden birisi çıkıp yapamadı. Macaristan’da bu sistem, medya olarak baktığımızda Türkiye’deki kadar kötü olmasa da, Orbán’ın kontrol ettiği bir medya. Ekonomi olarak baktığımızda, Orbán’ın kontrol ettiği bir ekonomi, Orbán’ın kontrol ettiği bir seçim sistemi. Péter Magyar çok akıllıca bir şekilde o seçim sistemini aldı, Kılıçdaroğlu’nun zamanında yaptığı Anadolu’daki ‘’Adalet Yürüyüşü’’ gibi, aylarca, hatta belki bir buçuk yıl, o kırsal yerleri köy köy geçti. Çünkü Orbán seçim sistemini öyle bir kurmuştu ki, kırsal bölgeler şehirlerden daha fazla oy getirecekti. O kırsal bölgelerde “Bu hükümet ekonomik olarak çok kötü, kokuşmuşluk ve yolsuzluk içinde” dedi ve çok güzel bir slogan buldu: “Siz televizyona mı inanacaksınız, buzdolabına mı inanacaksınız?” dedi. 

Türkiye’de niye bu olamadı, biz bunu niye yapamadık? Macaristan’da olan şey Türkiye’de niye olmadı? Niye İmamoğlu hapse girdi? Orbán, Péter Magyar’ı bir yolsuzluk suçlamasıyla hapse atamaz mıydı? Avrupa Birliği içinde olduğu için mi yapamadı bunu? Bende bir çaresizlik yaratıyor bu. Macaristan’da olan şeyin Türkiye’de olabilecek olmasına inanmak istiyorum ama, strateji geliştirmekte ne Ali Babacan ne de belki de İmamoğlu, Péter Magyar kadar ne tedbirli ne başarılı olabildi. Madem böyle derinleşmiş bir otoriter sistem var, madem seni hapse atabilecek bir adam var, yapman gereken şey, hapse girmemek, yapman gereken şey, toplumu arkana alabilecek şekilde akıllıca, zamanlamayı çok iyi ayarlayarak hareket edebilmek. Erdoğan bunlara izin vermedi. ‘’Türkiye’de çok daha sert bir otoriterlik var, muhalefeti hapse soktu’’ diyebilirsiniz. Orbán niye bunu yapmadı? Orbán muhalefet liderini hapse soksaydı, Macaristan Avrupa Birliği’nden atılacak mıydı, ekonomisi çökecek miydi? Erdoğan’a kızabiliriz. Erdoğan’a her zaman kızıyoruz, Erdoğan’ın otoriterliği, derinleşmiş diktatörlüğü ortada. Burada bana göre başarı, Orbán’a rağmen Macaristan muhalefetinin başarısı. Türkiye’de muhalefet maalesef bunu başaramadı, başaramıyor. Tamam, Erdoğan temel neden, ama Erdoğan’ın diktatörlüğünü veri olarak alıp, onun etrafından nasıl hareket etmek gerekiyor, o diktatörlüğe rağmen nasıl koalisyonlar kurmak gerekiyor? Nasıl söylemlerle çıkmak gerekiyor? Erdoğan’a bodoslama saldırmak mı gerekiyor, yoksa Erdoğan’ı daha zekice koalisyonlarla, belki de kırsal kesimleri, belki milliyetçileri, belki de çok daha geniş koalisyonları arkana alarak mı hareket etmek gerekiyor? Bende yarattığı üzüntü bu oldu. Neden orada olan şey Türkiye’de olamıyor?

Ruşen Çakır: Gündemimizde yoktu ama ben yarın sabah bu konuyu yorumlamayı düşünüyorum. Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen’in söylediği bir şey var biliyorsunuz: ‘’Avrupa’nın genişlemesini tamamlamalıyız ve stratejik olarak, Rus, Çin ve Türk etkisine karşı bunu yapmalıyız’’ diye bir açıklaması oldu. Biz kendimizi Avrupa’da sanırken Avrupa Birliği’nin bir numarası, Komisyonun başkanı bunu diyor. Bir yandan şaşırmıyoruz. 

Ömer Taşpınar: Bunu böyle söylemesi de inanılmaz bir gaf. Türkiye’yi Rusya ve Çin’le aynı kategoriye koyması, Türkiye’nin geldiği yeri de gösteriyor onların gözünde. Ne kadar yanlış bir açıklama. Türkiye hâlâ bir NATO ülkesi değil mi? Avrupa’nın NATO’dan alternatif bir savunma düşündüğü bir yerde, Almanya gibi bir ülkenin veya AB gibi bir yapının, Türkiye’yi bir şekilde yanına almak stratejisi izlemesi gerekirken, bu kadıncağızın böyle bir şey söylemesi ne kadar stratejik vizyondan yoksun olduğunu gösteriyor. 

Ruşen Çakır: Ama benim bildiğim, böyle bir konuşmayı herhalde danışmanları hazırlıyordur, irticalen konuştuğunu sanmıyorum. Ne dersin Gönül? 

Gönül Tol: Evet, son derece talihsiz bir açıklama. Türkiye’yi Rusya ve Çin’le aynı kategoriye koymak, her açıdan problemli. Eğer meseleye stratejik açıdan bakacaksak da sorunlu, iç siyaset açısından bakacaksak da sorunlu. Ülkedeki otokratikleşmeyi, insan hakları ihlallerini önemsiyoruz ve o anlamda Türkiye, kendi geçmişiyle kıyaslandığında korkunç bir yerde gerçekten. Ama Türkiye ne Rusya ne Çin. Çünkü bu açıklamanın iki boyutu var. Ben açıklamanın tamamını okumadım, hangi bağlamda söylediğini bilmiyorum ama Rusya ve Çin’le aynı kategoriye koyarken, iç siyaset açısından, otokratikleşme açısından koyuyorsa da problemli. Çünkü bu bütünüyle Batı, Avrupa Türkiye’de herhangi bir demokratik açılım olacağından ümidini kesti demek oluyor. Bu, Türkiye’de demokrasi isteyenler açısından da, demokratik muhalefet açısından da problemli. Yok eğer ‘’stratejik olarak baktığımızda, Rusya ve Çin bize karşı nasıl bir tehdit arz ediyorsa, Türkiye de aynı kategoride’’ diyorsa, o daha da büyük problem. Çünkü Avrupalılar sürekli “Avrupa’nın kendi savunmasını inşa etmesi gerekiyor. Trump’ın olduğu bir dünyada, Amerika’nın NATO’dan çekilmeyi düşündüğü bir dünyada, biz, kendi ayaklarımız üzerinde durmalıyız. Türkiye de çok önemli bir partner’’ diyorlar. NATO Genel Sekreteri iki hafta önce Washington’daydı ve Türkiye’nin savunma alanında yaptıklarının Avrupa’nın savunmasını yeniden inşa etmesinde ne kadar önemli olduğunu söyledi. O zaman siz bunu bu açıdan da söylüyorsanız çok büyük problem. Çok talihsiz bir açıklama. Bu, bir taraftan da bana şaşırtıcı gelmiyor. Çünkü Avrupa Birliği dış politika konusunda o kadar marjinal bir aktör oldu ki… Ortadoğu’da yer yerinden oynuyor, savaş oluyor. Bu sadece İran meselesi değil. Gazze’de de ondan evvelki krizlerde de Avrupa Birliği sadece çıkıp “çok endişeliyiz” açıklaması yapıyor; bir aktör olamıyor. 

Ben geçen hafta Avrupa Parlamentosu’ndan bir vekille konuştum. Orada Ukrayna, Zelensky, savaş sürerken hemen Körfez’e gitti, savunma anlaşmaları imzaladı ya, ‘’biz Avrupa Birliği olarak, Ukrayna’nın yaptığını yapamadık. Ukrayna Ortadoğu’da bir açılım gördü, orada kendi diplomatik profilini yükseltmek için çok önemli bir adım attı ve biz Avrupa olarak bir inisiyatif alamadık” dedi. O yüzden, Avrupa Birliği, özellikle bir dış politika aktörü olarak maalesef çok güvenilir, ciddiye alınabilecek bir aktör değil.

Ömer’in bu Ekrem İmamoğlu meselesi konusunda söylediği şey de tartışılır. ‘’Eğer Ekrem İmamoğlu bu kadar önceden adaylığını açıklamasaydı daha iyi olurdu, bu kadar çabuk hapse girmezdi’’ deniyor ama ben bunlara çok inanmıyorum. Erdoğan, her CHP belediye başkanını tutuklama niyetinde. Ayrıca, Macaristan’ın otokratikleşmesiyle, Türkiye’nin otokratikleşmede geldiği nokta birbirinden çok farklı. Türkiye’de muhalefetin eli kolu çok daha bağlı. Bu yüzden haksızlık da etmemek gerekiyor. ‘’Macaristan ve Türkiye otokratikleşme konusunda ne kadar birbiriyle kıyaslanabilir?’’ tartışması literatürde de var.  Ömer’in söylediğine şurada katılıyorum: Evet, Macaristan’ın çok zorlukla başardığı şeyi, Türkiye’nin de başarmasını insan içinden geçiriyor. Ama Türkiye’deki demokratik muhalefetin verdiği mücadeleyi küçümsememek lazım. Çok daha zorlu bir konjonktürde mücadele ediyor.

Ruşen Çakır: Ömer bir şeyler söylemek ister misin?

Ömer Taşpınar: Avrupa Birliği ve Ursula Von Leyen konusunda yarın ne diyeceğini bilmiyorum. Ona “bu nasıl bir stratejik körlüktür, niye böyle söyledi” diye kızabilirsin. Akıl vermek gibi olmasın ama “Bunu dedirten şey ne?” sorusuna da cevap vermek isterim. 

Ruşen Çakır: Avrupa Birliği tam üyelik dönemlerini hep beraber yaşadık. Ne büyük heyecandı, ama ondan sonra iki taraf birden frene bastı.

Ömer Taşpınar: AB konusunda Erdoğan’ın Türkiye’yi getirdiği yer belli. Erdoğan her ne kadar “Bizim hâlâ stratejik hedefimizdir” dese de, Avrupa Birliği’ne bakış açısı, oraya kullandığı laflar, Almanya’ya “Nazi” demesi, Macron’la girdiği tartışma, Erdoğan’ın Türkiye’yi Avrupa Birliği konusunda getirdiği yer bugün ortada. Ama muhalefet, CHP, yüksek sesle “Biz buradayız ve Avrupa Birliği bizim hedefimizdir. Biz Avrupa Birliği’ne girmek istiyoruz” cümlesini yeterince söyleyebiliyor mu? Söylüyorsa, bunu Avrupa duyabiliyor mu? En azından ‘’Türkiye’de %40-%50’lik bir kesim Erdoğan’ı istemiyor ve Avrupa Birliği’ni istiyor’’ neden diyemiyor? Neden CHP bunu çok daha yüksek bir sesle, Brüksel’de, Roma’da, Paris’te, Washington’da “Biz Avrupa Birliği’ni istiyoruz, biz Batı’nın içindeyiz” diyemiyor? Niye diyemiyor biliyor musun? Çünkü Türkiye, şizofrenik bir Batı’yla bir kopuş içinde. Çünkü CHP’nin içinde de ciddi bir ulusalcılık, ciddi bir NATO düşmanlığı var, ciddi bir Batı’ya tepki var. Türkiye toplumunun içinde bir infial hali var Avrupa’ya karşı; bir öfke, bir kızgınlık var. Türkiye’de bu milliyetçilik olayı çok güçlü ve bir kopuş var. Türkiye gitgide “bağlantısız bir ülke” konumuna geliyor. Yarın Türkiye’de bir referandum olsa “Avrupa Birliği’ni de bırakalım, NATO’yu da bırakalım, kardeşim Şangay’a gidelim” diyecek %50’ye yakın ciddi bir kesim vardır. Özellikle gençlerde böyle bir hava var. Yani gençlerde, şu programın altına YouTube‘da yazılan yorumlara bakıyorum; Amerika ile ilgili objektif bir şey söylediğinde o kadar ciddi bir tepki var ki… Toplumda, haklı ya da haksız, Amerika’ya karşı, Avrupa’ya karşı, bir tepki var.  Erdoğan’ın pompaladığı, sanki Türkiye çok büyük işler yapabilecekmiş gibi, genelde bir kendine güven havası var. CHP’de de dış politika konusunda müthiş bir basiretsiz çaresizlik, Avrupa Birliği’ni yüksek sesle isteyememe durumu var. O zaman da Avrupa Birliği Türkiye’yi “Avrasyacı” olarak görüyor; Rusya ve Çin ile aynı yerde tutuyor. Böyle bir gerçek var. Burada da “Bu niye böyle oldu?” diye tartışmak lazım. 

Gönül Tol: Tabii bu tepkinin de anlaşılır bir sürü tarafı var. Şu dönemde Batı karşıtı olmayacaksın da ne zaman olacaksın? Tabii ki bir vizyon vermek önemli. Tabii ki eğer iki kamptan birini seçeceksen -seçmek zorunda mısın, bütün bunlar tartışılır- ama bu Batı’ya karşı duyulan öfkenin de bir sebebi var. Yani Amerika İran’da bir ilkokulu bombalıyor, yüzlerce çocuk ölüyor ve biz Amerika’nın demokratik idealleri temsil ettiğinden mi bahsedeceğiz? Ya da Avrupa Birliği, Türkiye için bir zamanlar neyi temsil ediyordu? Demokratikleşmeyi, demokratik konsolidasyonu temsil ediyordu. Şimdi sırf, Erdoğan Suriyeli mültecileri Türkiye içinde tutsun diye Avrupa Komisyonu, Türkiye’deki insan hakları ihlallerini eleştiren raporunu ertelemişti. 2015 seçimlerini hatırlayalım. Sadece Erdoğan’la o mülteci anlaşmasına varabilmek için, demokrasi ve insan hakları konusunda sesini kesti Avrupa Birliği. Şimdi böyle, pragmatik değerleri bir tarafa itmiş bir Avrupa Birliği var.

Dolayısıyla ben Amerika’ya karşı gösterilen tepkiyi anlıyorum. Ben bu ülkede yıllarca yaşamış bir insan olarak, şu anda Washington’da olmak çok zorluyor beni. Aynı zamanda Avrupa’ya karşı da tepkiyi anlıyorum. Ama tabii bu, CHP’nin demokrasi, insan hakları yanlısı, uluslararası hukuku önceleyen liberal bir vizyon sunması gerektiği gerçeğini değiştirmiyor. O konuda haklısın ama Batı’ya karşı tepkiyi de anlamak lazım.

Ruşen Çakır: Evet, bayağı uzun bir ‘’Transatlantik’’ yayını yaptık. Dünyayı kurtardık ama Türkiye’yi kurtaramıyoruz. Neyse artık, bir dahaki programa diyelim. Gönül Tol ve Ömer Taşpınar’a çok teşekkürler, izleyicilerimize de teşekkürler. Haftaya buluşmak üzere, iyi günler.

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.