İSTANBUL (Medyascope) – Transatlantik’te bu hafta Medyascope Yayın Yönetmeni Ruşen Çakır ve Ömer Taşpınar, Michigan ön seçimlerini, Ukrayna-İran savaşı arasındaki farklılıkları değerlendirdi.
Video özeti
Bu özet yapay zekâ tarafından hazırlanmış ve editör tarafından kontrol edilmiştir.
- Ruşen Çakır ve Ömer Taşpınar, Michigan ön seçimleri ve Ukrayna-İran savaşlarını değerlendiriyor.
- Michigan, Demokrat Parti’nin geleceği açısından kritik bir salıncak eyalettir.
- Demokrat Parti içinde ‘demokrat-sosyalist’ ve daha geleneksel bir yaklaşım arasında rekabet var.
- Taşpınar, Trump’ın Ukrayna ve İran konusundaki tutumlarını eleştiriyor.
- Ukrayna’ya yapılacak yardımlar Avrupa’nın katkısıyla mümkün; ancak İran konusunda Amerika’nın durumu daha zor.
Medyascope Yayın Yönetmeni Ruşen Çakır ve Ömer Taşpınar ABD siyasetini, Michigan ön seçimlerini, Ukrayna ve İran savaşı arasındaki benzerlikleri değerlendirdi.
Michigan ön seçimleri
Seçim sürecinin aynı zamanda Demokrat Parti’nin geleceği açısından da önemli bir rekabeti beraberinde getirdiğini ifade eden Taşpınar, parti içerisinde iki temel çizginin öne çıktığını değerlendirdi:
“Bu çizgilerden biri kendisini ‘demokrat-sosyalist’ olarak tanımlayan ve Bernie Sanders ile Alexandria Ocasio-Cortez gibi isimlerle ilişkilendirilen siyaset anlayışı. New York Belediye Başkanı Zohran Mamdani de bu çizginin güncel temsilcilerinden biri”
Ömer Taşpınar, Demokrat Parti içerisindeki tartışmanın Michigan’daki Senato seçimleri öncesindeki ön seçim süreciyle birlikte yeni bir boyut kazandığını belirtti.
Michigan’ın ABD siyasetinde kritik “salıncak eyaletlerden” biri olduğunu vurgulayan Taşpınar, eyaletin seçimden seçime Demokratlar ve Cumhuriyetçiler arasında yön değiştirebildiğini ifade etti. Taşpınar, bu nedenle Michigan’daki ön seçim sürecinin yalnızca aday belirleme açısından değil, Demokrat Parti’nin gelecekte izleyeceği siyasi çizgi açısından da önem taşıdığını değerlendirdi:
Ukrayna ve İran savaşı arasındaki benzerlik ve farklar
Göreve geldiğinden bu yana Trump’ın Ukrayna konusunda ciddi zikzaklar yaptığını belirten Taşpınar, “Oval Ofis’te Zelenski ile skandal, son derece utanç verici bir sahne yaşandı. Ondan sonra Zelenski ile bir şekilde tekrar köprüler kurdu, Avrupa devreye girdi. Bugün geldiğimiz noktada, sanki Ukrayna’ya çok daha ciddi bir ekonomik ve askeri yardım yapılacakmış gibi bir hava vardı” diye konuştu.

Amerika’nın içine girdiği Ukrayna ve Orta Doğu cephelerinden, oradaki Amerikan harcamalarından, yatırımlarından ve stratejik vizyonunu bu bölgelere yöneltmesinden en memnun olan, ülkenin Çin olduğunu söyledi:
“Trump, İran konusunda bence çok daha zor durumda. Ukrayna uzun zamandan beri devam eden bir savaş. Ukrayna konusunda Avrupa ciddi olarak devrede. Eğer Amerika işin içinden çıkarsa, Avrupa belirli açılardan ekonomik ve askeri yardımı devam ettirebilir durumda. Ama İran konusunda Amerika çok daha zor bir durumda. Çünkü İran’a baktığımızda, bir değil, iki değil, üç değil, belki yedinci kez Trump ‘anlaşmanın eşiğindeyiz’ diyor. Ama o anlaşmanın eşiğinde olmaktan iki gün önce de ‘belki de en büyük askeri saldırıyı yapacağız’ diyor. Belki yedi kez bu en büyük askeri saldırıyı yapmaktan vazgeçti. Ertesi gün ise çok büyük bir anlaşmanın eşiğinde olduklarını söyledi.”
Deşifreyi yayına hazırlayan: Tania Taşçıoğlu Baykal
Ruşen Çakır: Merhaba, iyi günler. ‘Transatlantik’le karşınızdayız. Bugünkü yayınımıza Gönül Tol katılamayacak. Ömer Taşpınar’la birlikte konuşacağımız çok şey var. Ömer geçen hafta sen yoktun, bu hafta buradasın. Önce en güncel olan konuyla başlayalım. Michigan eyaletinde Demokrat Parti’nin ön seçimi bitmek üzere. Mısır asıllı Dr. Abdul El-Sayed bayağı iddialı, ama karşısındaki adaya 54 milyon dolar yardım yapılmış ve işin içerisinde İsrail lobisi olduğu söyleniyor, çünkü Abdul El-Sayed, New York Belediye Başkanı Zohran Mamdani gibi hem Müslüman hem sosyalist. Böyle örnekler çoğalmaya başladı. Demokratlar Michigan’ı kesin olarak alıyor mu bilmiyorum ama bu, başlı başına çok gündem olan bir hikâye. Tam olarak ne olduğunu anlatır mısın?
Ömer Taşpınar: Evet Ruşen, haklısın. Bu konu şu anda Amerika’nın gündemine oturmuş bir mesele. Tabii ki çok ciddi boyutu var bunu, çünkü kasım ayında yapılacak Amerikan ara seçimleri hem Kongre’deki hem Senato hem Temsilciler Meclisi’ndeki dengeleri belirleyecek; Trump açısından bir referandum haline gelecek. Amerikan sisteminde bu ara seçimler, genelde mevcut başkanın aleyhine gelişir. Yani Trump’ın belirli bir oranda kaybetmesi bekleniyor, ama ‘’acaba bir mavi dalga gelir mi?’’ sorusu var. ‘’Demokratlar hem Temsilciler Meclisi’ni hem de Senato’yu kazanabilirler mi?’’ sorusu, önümüzdeki aylarda Amerikan siyasetinin en temel sorusu olacak. Burada da Demokrat Parti’nin gidişatıyla ilgili bir mesele var. Biz zaten aylardan beri bu konuda birazcık ahkâm kesiyoruz, konuşuyoruz. Demokrat Parti’nin ruhu, gidişatı, vizyonu için şu anda bir rekabet var. Bu, temelde iki cepheli bir rekabet. Bir cephede, senin de demin bahsettiğin yeni New York Belediye Başkanı Mamdani gibi kendilerini demokrat sosyalist olarak tanımlayan bir grup var. Buna Bernie Sanders ve Alexandria Ocasio-Cortez çizgisi diyebiliriz. Çok ilginç bir şekilde Amerika’da bu çizgi kendini sosyal demokrat veya sol olarak değil, demokrat sosyalist olarak tanımlıyor. Bunun nedeni de Bernie Sanders’ın yaklaşık 10 yıldır verdiği ciddi siyasi mücadelede, kendini sosyalist olarak tanımlaması. Michigan ön seçimleri, ki bu, Michigan’daki Senato seçimleri için ön seçim, yani ‘’Demokratlar hangi adayı seçecekler?’’ konusunda, Bernie Sanders, Alexandria Ocasio-Cortez ve şimdi Mamdani çizgisine yeni bir boyut kazandı. Çünkü Michigan, Amerika’nın orta eyaletlerinden bir tanesi. Salıncak bir eyalet; yani bir Demokratlara gidebiliyor, bir Cumhuriyetçilere gidebiliyor, rengi tam belli değil ve Amerikan seçimlerinde belirleyici gücü olan eyaletlerden bir tanesi. Zaten Midwest dediğimiz Amerika’nın orta eyaletleri ile Ohio, Michigan gibi eyaletler önemli. Bunlar her ne kadar Florida, New York, Kaliforniya kadar ‘’Electoral College’’ dediğimiz Seçmenler Kurulu’na etkide bulunmasa da, seçimlerin sonucunu belirleyecek önemde eyaletler diyebiliriz bunlara.
Burada gördüğümüz şey, kıyı eyaletlerinde, mesela Kaliforniya’da, Oregon’da, Seattle’da veya New York’ta, Amerika’nın doğu ve batı eyaletlerinde, genelde bu anti-establishment, Demokrat Parti’nin müesses nizamına karşı seslerin güçlendiği… New York’ta bunu gördük mesela, Seattle belediye başkanlık seçimlerinde gördük, Maine’de gene Senato için ön seçimlerde kendini müesses nizam dışında, anti-establishment, daha solcu, daha ilerici olarak belirleyen adayların kazandığını gördük. Ama Orta Amerika’da, Michigan gibi bir yerde, Amerika’nın daha muhafazakâr olarak bilindiği seçmen tabanlarından bir tanesinde, ‘’Dr. El-Sayed kazanabilir mi?’’ sorusu ciddi olarak gündeme geldi. Karşısında da tam müesses nizamı temsil eden Haley Stevens vardı. Stevens zaten şu an Kongre’de, o da Senato’da aday olmak istiyor. Son dakikalardaki göstergelere göre, Abdul El-Sayed çok küçük bir farkla seçimi önde götürüyor. Henüz zafer ilan etmedi, zafer konuşması yapmadı. Amerika’da hem İsrail lobisinden hem Clintonlar’a yakın, merkeze yakın olarak bildiğimiz kesimler, Stevens gibi müesses nizamı, Demokrat Parti’nin merkezini temsil edenlere para akıtıyorlar ve karşılığında belirli ajandaları var. Aslında bu lobilere birazcık meşru, şeffaf rüşvet olarak bakmak gerekiyor.
Mesela AIPAC dediğimiz İsrail lobisinin Stevens’a 32 milyon dolar akıttığını biliyoruz. Çünkü karşısındaki aday El-Sayed, Gazze konusunda bir soykırım yaşandığını düşünüyor ve Amerika’nın İsrail’e yaptığı neredeyse 3,5 milyarlık askerî ve ekonomik yardımın kesilmesini istiyor. Kültürel konularda, sağlık konularında, ekonomik konularda ve başka bir sürü konuda partinin en sol kanadını temsil eden El-Sayed gibi doktor bir isim, eğer partinin müesses nizamını temsil eden birine karşı, çok daha az para gelmesine rağmen, kendisine yüzde elli oy alabiliyorsa, yani bunu uç uca götürebiliyorsa, hatta kazanabiliyorsa, bu şu anda Amerikan siyasetinde Demokrat Parti’de ivme daha çok, kendini ilerici, daha radikal, daha müesses nizamın dışında, hatta demokrat sosyalist olarak tanımlayanlardan yana olduğunu gösteriyor. Bu çok önemli bir gelişme. Çünkü bunun ülke üzerinde bir turnusol kâğıdı gibi etkileri olacak. Yani ‘’aday kim olsun?’’ tartışması başlayacak. ‘’Adayımız, Bernie Sanders-AOC çizgisini, Mamdani çizgisini ya da El-Sayed çizgisini temsil eden radikal bir isim mi olsun?’’ Veya ‘’geçmişte Clinton gibi, biraz Obama gibi, -ki Obama iki taraf arasında köprü kurabiliyordu- Biden gibi, Kamala Harris gibi müesses nizamı temsil eden, Amerikan dış politikasında, Amerikan ekonomisinde, kültürel konularda merkezde durmayı tercih edecek bir aday mı olsun? Trump’a karşı, Trump sonrası şu anda başkan yardımcısı olan JD Vance’e karşı 2028’de nasıl bir aday çıkaralım?’’ Bunun testi şu anda Michigan’da yapılıyor ve benim görebildiğim kadarıyla El-Sayed önde götürüyor, kazanma ihtimali hiç yabana atılır değil, kazanma ihtimali var. Büyük bir zafer olacak kendisi açısından, her ne kadar küçük bir farkla kazanmış olsa da bu kadar arkadan gelip, bu kadar az parayla, bu kadar ciddi bir tabanı arkasına alması çok önemli.
Tabii burada şöyle yorumlar yapılacak: Michigan’da Dearborn denen bir bölge var. Orası daha çok Arap-Amerikalıların yaşadığı bir bölge. “Orada arkasında Arap oyu vardı” diyenler olacak, “Michigan tam olarak Amerika’yı temsil etmiyor” diyenler olacak. Ama işin gerçeği şu ki, bu, sadece Arap oyuyla olacak bir iş değil bu. Şu anda Amerikan toplumunda, benim Transatlantik’te haftalardır söylediğim yeni bir paradigma gelişiyor. Bu paradigma, gençlerin, Demokrat Parti’nin ve toplumun önemli bir kesiminin, artık Demokrat Parti’nin değişmesini istediği bir paradigma. Demokrat Parti’yi dış politikada, kültürel konularda, ekonomik konularda daha sola, daha radikal bir yere, daha müesses nizamın dışına çekmek isteyen genç bir aktivist tabanı var. Mesela bundan iki üç hafta önce bu aktivist taban Kongre’de, Amerika’nın İsrail’e yaptığı 3,5 milyar dolarlık askeri ve ekonomik yardımı kesmek istedi ve bayağı da ivme kazandı. Sonuçta İsrail’e yardımı kesmek isteyen bu yasa tasarısı geçmedi, ama beklenilmediği kadar oy topladı; Demokratlar neredeyse bütünüyle oraya gittiler. Cumhuriyetçilerin ve Demokrat Parti’nin içindeki bazı merkeze yakın kesimlerin ve İsrail lobisi AIPAC’in de mobilizasyonuyla, bu bahsettiğim lobi sistemiyle bunun da bir şekilde önüne geçtiler. Benim biraz önce ‘’meşru rüşvet’’ dediğim sistem, legal. Normalde rüşvet legal olmaz ama burada para akıtıyorsun sistemin içine, böyle bir patronaj ilişkisi kuruyorsun.
Ama öyle gözüküyor ki şu anda Demokrat Parti’nin aktivistleri, seçmenleri, üyeleri, (zaten Demokrat Parti’nin üyeleri bu ön seçimlerde oy kullanıyor) çok daha sola kaymış durumda. Demokrat Parti’nin aktivistleri, gençler daha sola kayıyor, bu kesin bir veri. Peki Amerikan toplumu buna hazır mı? Amerikan toplumu genel seçimlerde havuz genişlediğinde, Michigan, Ohio, Georgia, Teksas gibi yerlere baktığımızda, tamam, oradaki Demokrat Parti’nin aktivistleri demokratik sosyalizmine oy verebilirler de, sıradan demokrat seçmen, hatta sıradan Amerikalı kararsız seçmen Bernie Sanders, AOC, Mamdani çizgisine oy verir mi? Böyle bir soruyla karşı karşıyayız, Michigan o açıdan önemli.
Bence şu anda Amerika’daki tartışmayı sona erdirecek çözüm hem partinin demokrat sosyalist tabanını hem de merkezdeki tabanını bir araya getirebilecek bir lider. Obama gibi hitabet yeteneği yüksek, karizmatik, iki tarafla iyi ilişkiler kurabilen, Amerikan halkına ekonomik sorunları anlatıp, aynı zamanda dış politikadaki kültürel meseleleri de bir araya getirip, değişimi, halkı korkutmadan aktaran, yani ‘’bir sosyalist ve komünist dalga geliyor” demeyen, JD Vance’in veya Trump’ın yakında yapacağı ” Demokrat Parti’yi Komünistler ele geçirdi ” karşı propagandasına yer vermeden, onu dışlayıcı, onun altını çökerten bir aday gerekecek. Şu anda benim gözüm, bizim yaşadığımız Maryland Eyaleti’nin Valisi Wes Moore’da. Kendisi, siyahi bir Afro-Amerikan bir politikacı, son derece karizmatik, Obama çizgisine yakın gibi ve sanki Demokrat Sosyalistlerin de sevdiği, merkeze de köprü kurabilecek bir isim gibi. O yüzden Türkiye’deki izleyicilerin de Maryland Valisi Wes Moore’u yakından takip etmelerini öneririm.
Ruşen Çakır: Evet Ömer, umarım seçilir. Ne üstüme vazifeyse ben de buradan bir dayanışma gösteriyorum. Oyum yok ama olsaydı ona verirdim. Biraz savaşı konuşalım; savaşlar bir acayip, İran savaşı durdu gibi, Ukrayna savaşı şiddetleniyor gibi. Trump’ın bu iki savaş konusunda ne yapmak istediği de hâlâ çok belirsiz. ABD ikisini birden değerlendirme yoluna gidiyor mu, bitirmek istiyor mu? En son, Trump’ın “Görüşüyoruz” dediğini gördük, ama İranlılardan bir şey çıkmıyor. Diğer taraftan Rusya en son yine Kiev’e saldırdı bildiğim kadarıyla, çok ciddi bir saldırıydı. Neler yaşıyoruz?
Ömer Taşpınar: Evet Ruşen, Trump döneminde anlaşılır nedenlerle kafa karışıklığı çok fazla. Çünkü Trump her gün farklı bir şey söyleyebiliyor, Ukrayna konusunda, göreve geldiğinden bu yana ciddi zikzaklar yapıyor. Biliyorsun Oval Ofis’te Zelensky ile son derece utanç verici bir sahne yaşandı, ondan sonra Zelensky ile bir şekilde tekrar köprüler kurdu, Avrupa devreye girdi. Bugün geldiğimiz noktada, sanki Ukrayna’ya çok daha ciddi bir ekonomik ve askeri yardım yapılacakmış gibi bir hava vardı. Fakat son gelişmelerde Trump gene askeri yardım konusunda çekinceleri olduğunu söyledi. Mesela, ‘’füze savunma sistemi Patriotların Ukrayna tarafından yapılmasına izin vereceğiz’’ açıklamasını yapmıştı. Hatta Ankara’daki NATO Zirvesi’nde bu yönde gelişmeler vardı. Amerika’nın daha ciddi askeri destek vereceğine Avrupa da seviniyordu. Fakat bunun arkası gelmedi. Trump daha iki gün önce yaptığı açıklamada da Patriot’ların patent hakkının çok önemli olduğunu, bunun Ukrayna’yla paylaşılamayacağını söyledi.
Bu arada Amerikan silah şirketleri, hem İran’da hem de Ukrayna’da yapılan askerî yardımlar nedeniyle üretimi yetiştiremiyorlar; yani ne füze savunma sistemi, ne daha agresif saldırı sistemleri, ne de mühimmat konularında Amerika’nın askerî-endüstriyel savunma sanayii silah yetiştiremiyor. Çünkü gerçekten hem Ukrayna’ya ciddi yatırım ve yardım yapıldı, hem de İsrail’i ve Arap Körfezi’ni korumak için Amerika, elindeki füze savunma sistemlerinin neredeyse %70-80’ini tüketti. Böyle bir durumda, büyük resme baktığımızda, Amerika’nın içine girdiği Ukrayna ve Ortadoğu cephesinden, Amerika’nın içine girdiği harcamalardan, yatırımlardan, stratejik vizyonunu oraya yöneltmesinden en memnun, en kazançlı çıkan ülke tabii ki Çin. Bu nedenle önümüzdeki dönemde Washington’da herkesin korkusu, Çin acaba Tayvan konusunda bir adım atar mı? Amerika Ortadoğu’da, Ukrayna’da böyle bir bataklığa saplanmışken, içinden çıkamayacağı savaşların içine girmişken, ‘’Çin bundan faydalanır mı?’’ sorusu yapısal hale gelmiş, sık sık sorulan sorulardan bir tanesi.
Trump, İran konusunda bence çok zor durumda. Ukrayna uzun zamandan beri devam eden bir savaş; Ukrayna konusunda Avrupa ciddi olarak devrede. Eğer Amerika devreden çıkarsa, Avrupa belirli açılardan ekonomik ve askerî yardımı devam ettirebilir durumda. Ama İran konusunda Amerika çok daha zor bir durumda bence. Çünkü Trump İran’da bir değil, iki değil, 3 değil, yedi kez “Anlaşmanın eşiğindeyiz” dedi, ama iki gün önce de “Belki de en büyük askerî saldırıyı yapacağız” dedi ve dediğim gibi belki 7 kez bu en büyük askeri saldırıyı yapmaktan vazgeçti, ertesi gün “Çok büyük bir anlaşmanın eşiğindeyiz. Diplomatik olarak bir kazanç var önümüzde, bunu diplomatik olarak halletmek istiyoruz” dedi ve her seferinde de “Ben askerî açıdan hazırdım vurmaya, ama vurmuyorum, çünkü Körfez ülkeleri, İsrail veya başka ülkeler etkide bulundu, kararımı değiştirdim” diyor. Tabii İsrail burada genelde tam ters etkide bulunuyor. İsrail, Amerika’nın İran’ı çok daha ciddi vurmasını istiyor. Başta Suudi Arabistan ama tabii ki Katar, Kuveyt ve belirli açılardan Birleşik Arap Emirlikleri olmaz üzere Körfez ülkeleri savaşın kendilerine etkisinden korktukları için… Çünkü savaş büyüdü. Özellikle Katar, Kuveyt, Birleşik Arap Emirlikleri ve Suudi Arabistan, İran tarafından ciddi misillemeye maruz kaldı. Ürdün’deki Amerikan üstleri misillemeye maruz kaldı. İran’ın vekil gücü Yemen’deki Husiler’in, Bab el-Mendeb Körfezi’ni kapatma tehdidi söz konusu. Hem Hürmüz Boğazı hem Bab el-Mendeb, hem de genelde jeostratejik olarak baktığımızda, Amerika işin içinden çıkamayacağı bir yere geldi. Bu savaşı büyütmeden bir diplomatik müzakereyle halletmek istiyor, ama bir türlü de halledemiyor. Halledememesinin nedeni de İran’ın çıtayı çok yükseğe koyması. İran tazminat istiyor, Hürmüz Körfezi üzerinden para kazanmak istiyor, Burası açık bir denizken, şu anda kendisinin kontrol edeceği bir sistemle, geçecek ticari gemilerden para toplamak istiyor, Umman’la bazı ara siyasi diplomatik aranjmanlar içine giriyor ve tabii ki Amerika her saldırdığında da, İran, Katar’a, Ürdün’e, Suudi Arabistan’a misilleme yaparak da petrol fiyatlarını yüksek tutuyor. Dolayısıyla, İran’ın stratejik açıdan bu kadar başarılı olduğu bir yerde, Amerika da diplomatik olarak masaya geldiğinde istediklerini elde edemiyor. Çünkü Trump’ın söylemi “Biz bu savaşı kazandık, İran’ı çok zayıflattık” şeklinde, ama gerçek öyle değil. Gerçekte İran zayıflamadı, rejim bir şekilde konsolide oldu. Rejimin belki İslami boyutu azaldı, ama askerî otoriter boyutu güçlendi. Halk rejimden belirli açılardan bunalmışken, milliyetçilik duygularıyla bayrağın arkasına kenetlendi. Ben İran’ı hem bölgede hem içeride bu savaştan daha güçlenmiş olarak görüyorum, Amerika ise bu savaş nedeniyle Ortadoğu’da zemin kaybediyor.
Son olarak da şunu söyleyeyim: Biliyorsun Ukrayna Savaşı sadece Ukrayna ve Rusya arasında değildi; Amerika, Avrupa Birliği ve NATO Ukrayna’ya destek veriyor. Rusya’ya kim destek veriyor? Rusya’ya da İran ve İran dronları destek veriyor. Kuzey Kore’den asker getirdiler, Çin’den teknolojik yardım gelebiliyor. Küresel Güney dediğimiz, içinde Türkiye’nin, Hindistan’ın, Brezilya’nın ve Pakistan’ın da olduğu ülkeler Rusya ile ekonomik ilişkilerine devam ediyorlar. Yani bir küresel boyutu var Ukrayna Savaşı’nın. Peki, İran Savaşı’nın bir küresel boyutu var mı? Orada da ilginç gelişmeler yaşanıyor. Mesela Rusya İran’la çok ciddi istihbarat verisi paylaşıyor. Yani istihbarat konusunda, özellikle uydudan gelen görüntülerle, Amerikan üslerinin, Amerikan askerlerinin nerede olduğunu aktarıyor. Mesela Ürdün’e yapılan saldırıda Rus istihbaratının çok etkili olduğu söyleniyor. Rusya aynı zamanda İran’dan almış olduğu dronları geliştirdi ve şu anda İran’la ciddi bir dron paylaşımı içinde, yani insansız hava aracı paylaşımı içinde. Balistik füze konusunda yardımcı olabiliyor. Rusya daha ciddi olarak İran’ın arkasında.
İran’ın arkasında ekonomik olarak Çin de olacak, Çin uzun dönemde İran’la ilişkilerini devam ettirmek istiyor. Peki bu durumda Ukrayna ne yapıyor? Ukrayna geçtiğimiz hafta Hazar Denizi’nde İran ticari gemilerine saldırdı. Ukrayna, Rusya’nın yardım ettiği İran’a karşı hafiften bir cephe açıyor gibi Zaten İran’ın bazı dronları Ukrayna’da kullanılıyor. Her ne kadar bunu büyük perdeden, büyük bir şekilde anons ederek yapmıyorsa da, Ukrayna’nın da bu savaş içinde hem Arap Körfez ülkelerine anti-dron teknolojisi verdiği biliniyor. Hatta Zelenski Suriye’ye bile gitti. Ama asıl, Birleşik Arap Emirlikleri ve Suudi Arabistan’la anlaşmalarla, Ukrayna’nın çok geliştirmiş olduğu insansız hava aracı teknolojisini paylaşımı söz konusu. Ama aynı zamanda kendisi de yavaş yavaş Rusya’ya yardım eden, Rusya’ya mühimmat getiren İran ticari gemilerini hedef olarak belirliyor. Bunlardan bazılarına Hazar Denizi’nde saldırdı. Bakalım Doğu Akdeniz’e yansıyacak mı bu? Çünkü Ukrayna cepheyi genişletmeye çalışıyor, gerektiğinde Rusya’nın içine kadar gidebiliyor. Ukrayna dronlarını bazen Libya kıyılarında görebiliyoruz. Son zamanda baktığım yorumlarda, her ne kadar birleşme demesek de, Ukrayna Savaşı’yla İran Savaşı’nın dinamiklerinin birbirinin içine geçtiği bir dönemden geçiyoruz. Bütün bunlar da takip edilmesi gereken konular, Amerika açısından iyi gelişmeler değil. Trump yönetimi ne Ukrayna cephesinde ne İran cephesinde, istediğini elde edebiliyor ve bütün bunlardan çok memnun olan da Çin.
Ruşen Çakır: Ömer, geçen haftaki Transatlantik yayınında biz Gönül’le Türkiye’deki çözüm sürecini ve bölgeye etkilerini konuştuk. Sen yoktun ama mutlaka senin de söyleyeceklerin vardır. Bugün biliyorsun çerçeve yasa Meclis’e sunuldu, bütün yasa metni ortaya çıktı. Öncelikle adım adım silahlar bırakılacak biliyorsun ve silahların bırakıldığı teyit edildikten sonra yasa uygulanacak; hızlı bir şekilde yüzlerce, binlerce kişinin Avrupa’dan ve Kandil’den, kısmen Suriye’den gelmesi, bir de cezaevindekilerin çıkması bekleniyor. Ama en önemlisi, malum PKK sadece Türkiye’de değil, İran’da, Suriye’de ve Irak’ta da örgütlü bir yapı. Onun Ankara ile böyle bir anlaşma yapıp kendini feshetmesi, herhalde bölgede birçok dengeyi değiştirecektir, ne dersin?
Ömer Taşpınar: Evet, ben de bu konuyla ilgili elimden geldiğince düşünüyorum, takip ediyorum, anlamaya çalışıyorum. Uluslararası açıdan baktığımızda, medya önemli değil mi? Medyada bu konu işleniyor mu? Türkiye’de, bu PKK süreci ve bunun bölgeye etkileri olarak baktığımda, Amerikan ve Avrupa basınında çok az yazı var, pek takip edilmiyor bu konu. Türkiye’nin PKK’ya silah bıraktırtmasının önemi, bunun Suriye’ye, Irak’a, İran’a etkileri konusunda dünya gündeminde bir yazı bulmak son derece zor. Acaba neden bu konu dünyanın pek umurunda değil diye düşünüyorum. Belki bölgeyi hedef alan bazı gazeteler bunun farkında. Mesela Al-Monitor buna bakıyor, Middle East Eye gibi Katar’a bağlı olan medya kuruluşları, belki El Cezire biraz bunlarla ilgileniyor, ama sanki PKK’nın silah bırakması ve bunun Ortadoğu’ya etkileri konusu öyle çok heyecan veren bir konu değilmiş gibi geliyor bana. Aslında heyecan vermeli, önemli bir konu. Senin bu konularda söylediklerini de takip ediyorum. Çok ilginç bir dönem bu Türkiye açısından. Bu, Kürt sorununu halletmeden PKK sorununu halletme projesi. Bu açıdan ilginç geliyor bu konu. Çünkü PKK, Kürt sorununun bir ürünü, yani yıllardan beri konuştuğumuz, benim doktora tezimi yazdığım konu. Amerika’da 30 yıldır yaşıyorum. Türkiye’de ‘’Kürt sorunu dediğimiz şey, PKK’yı yaratmıştır. Tamam, PKK’nın dış politika boyutu her zaman olmuştur, dış güçler dediğimiz güçler PKK’yı kullanmıştır, ama bu işin temeli, PKK’nın ortaya çıkışı, Türkiye’nin kendi iç meselesidir. Kürtlerin asimilasyon projesinin yarattığı sorunlar, 12 Eylül’ün yarattığı sorunlar, Türk soluyla Kürt solunun bir ara birleşmesi, sonra ayrılması… Yani içerideki demokratikleşme veya otoriter dinamikler, Cumhuriyetin ilk yıllarından bu yana Türkiye’deki Kürt meselesini doğurmuştur; PKK da bunların sonucudur. Türkiye açısından, Kürt sorununu halletmeden, yani ortada bir demokratikleşme yapmadan PKK sorununu halletmenin temel mantığı dış politikaya bağlıydı. PKK konusunda biz ‘’içerideki meseleleri bir kenara koyalım, PKK’yı feshedersek dış politikada neler kazanırız’’ mantığı, zaten bu sürecin ortaya çıkmasında çok önemliydi ve temelde bu, PKK’nın, Türkiye’nin özellikle Suriye ile ilişkilerinde, geçmişte daha çok Irak’la ilişkilerinde elini kolunu bağlaması meselesiydi. Yani ‘’biz PKK’yı devreden çıkarırsak Suriye’de daha rahat eder miyiz? PKK’yı devreden çıkarırsak Irak’ta daha rahat eder miyiz?’’ konusu.
Bir de son zamanlarda Türk kamuoyuna sunulan bir mesele var: ‘’Eğer PKK’yı yok edersek İsrail’e karşı daha güçleniriz, çünkü İsrail PKK’yı kullanmak istiyor’’ veya ‘’İsrail Kürt meselesini Türkiye’ye karşı kullanmak istiyor.’’ Bütün bunlar dünyanın gündeminde değil ama Türkiye açısından geçerli sorular. Gönül geçen hafta haklı olarak Irak boyutuna değindi. PKK Irak konusunda devreden çıkarsa, Türkiye’nin, Erbil’le, Süleymaniye ile, yani Talabani kardeşlerin başında olduğu Kürdistan Yurtseverler Birliği (KYB) ile ilişkileri daha da düzelecektir. Ama asıl, Türkiye Bağdat’la ilişkilerini daha rahat bir yere getirecektir. Çünkü Irak’la ilişkilerin güvenlik boyutu kalkarsa daha çok ticarete odaklanabiliriz. PKK-Kandil meselesi kalkarsa, Türkiye, Irak toprakları üzerine saldırılar yapmak zorunda kalmaz, Bağdat’la ilişkileri daha çok ticaret boyutuna girer, KYB yönetimiyle zaten iyi olan ilişkileri daha da perçinleşir. Yani ‘’Türkiye bir şekilde Irak’ta zemin kazanır’’ yorumu doğru.
Şunun da altını çizelim: Zaten PKK askerî olarak, Türkiye’nin son 10 yılda yaşadığı dron devrimi ve bu dronları çok etkili bir şekilde kullanması nedeniyle hem Türkiye topraklarında hem Kuzey Irak’ta, Kandil bölgesinde %90 oranında etkisiz hale getirilmişti. Silah bırakmaktan bahseden bir örgüt, askerî olarak yenilmişti, ama siyasi olarak devam ediyordu. Bu, Erdoğan’ın elinde, 2023 seçimlerinde gördüğümüz gibi iyi bir koz olarak duruyordu. Terör konusu, hâlâ ‘’PKK,’’ hâlâ ‘’bölücüler,’’ Kılıçdaroğlu’nun Kandil’de nasıl karşılandığı konusunda montaj videolar, bir şekilde CHP’yi Kürt hareketiyle beraber gösterme gibi yöntemlerle, elverişli bir konuydu. Bunun ortadan kalkması da bir kazanım olabilir, bu, iç politika boyutu. Ama tabii demokratikleşme yok bunun içinde. Kürt sorununa dokunmadan PKK’yı halletmek ilginç. Demek ki PKK, Kürt sorununa çok da bağlı değilmiş. ‘’Kürt sorununu halletmeden PKK meselesini nasıl halledeceksiniz?’’ sorusunu getiriyor akla. Bu, iç politika boyutu. Dünya açısından bu önemli olabilirdi. Yani demokratikleşen bir Türkiye’nin, mesela içeride eskiden bahsedilen özerklik veya federatif yapıya doğru gidebilecek, içeride kendi Kürtleriyle büyük bir toplumsal bir barış yaşayan bir Türkiye’nin, Irak’taki Kürt federasyonuyla ve Suriye’de oluşabilecek bir Kürt federasyonuyla kuracağı ilişkiler, dünyanın gündemini zaten meşgul ederdi.
Bu tür bir vizyon 1990’larda Özal’ın vizyonuydu. Hatırlarsan, Özal ‘’federasyonu konuşalım’’ diyordu ve bazı komplo teorilerine göre Özal ‘’federasyonu konuşalım’’ dediği için bir şekilde bertaraf edildi. Ama Özal’ın vizyonu -Cengiz Çandar’la bu konuları konuşman bence yerinde olur, özellikle Talabani, Barzani konusunda onun danışmanıydı- içeride bir şekilde biz Kürtleri kendimize federatif bir yapıyla, özgürlük yapısı içinde, asimile etmeden ama güzel bir şekilde entegre ederek, çok kültürlü bir yapı içinde, belirli özerklikler tanıyarak böyle bir yapıya geçersek, bizim önümüzde Suriye ve Irak’taki Kürtler bir fırsat haline gelir, çünkü onlar da bize bağlanmak ister. Hatta Yeni Osmanlıcılık tartışmaları oradan çıkmıştı.
Bugün öyle bir tartışma yok. Bugün Türkiye, içeride Kürt meselesini demokratik yollarla, Kürtleri bir şekilde memnun ederek özerk yapı içinde… Bırak özerk bir yapıyı, kültürel haklar bile konuşulmuyor şu anda. Çünkü Öcalan o konuya set çekti. Şu anda bütün mesele, neredeyse eyleme bulaşmamış militanların veya siyasetçilerin geri dönebilmesi mi? Bir af meselesi. Kürt meselesinin önünün açılacağı bir özerklik, kültürel haklar tartışması yapılmıyor. Zaten şu ortamda, en derin otoriterleşmenin yaşandığı Türkiye’de yapılamazdı. Ama bu derin otoriterleşmeyi yaşayan, aynı zamanda dış politikada da güçlenmiş bir Türkiye ne yapıyor? PKK’yı bertaraf ederek, Gönül’ün geçen hafta anlattığı gibi hem Irak’ta hem benim şu anda üzerinde durmak istediğim Suriye’de de elini güçlendirmeye çalışıyor.
Şunun altını çizelim: PKK, Türk topraklarında, Kuzey Irak’ta, Kandil’de de yenilmişti. Ama PKK dediğimiz yapının güçlendiği bölge, Kürtlerin Rojava dedikleri bölgeydi. Batı’da Kürtler arkalarına Amerika’yı almışlardı ve IŞİD’le mücadele ediyorlardı. Orada Türkiye çok ciddi bir çıkmaza girmişti. Bu, Obama dönemiyle başladı, Biden döneminde daha da kötüye gitti. Trump döneminde, ‘’acaba CENTCOM Kürtleri bırakır mı?’’ diye bir ümit geldi. Ama Türk Dışişleri ve Türk İstihbaratı Trump’ın, CENTCOM’un Kürtleri bırakacağına tam olarak da güvenemiyordu. ‘’Şam’da da yeni bir yönetim kuruluyor, bize çok bağlı, bizim İdlib’te beslediğimiz, güçlendirdiğimiz HTŞ geldi Şam’ı ele geçirdi. Biz burada PKK’yı lağvedip Kürtleri bir şekilde bir tehdit olmaktan çıkarıp hem Şam’a hem kendimize bağlayabilirsek çok güçleniriz’’ projesi ortaya çıktı. ‘’Bunu yapamazsak o Kürtler orada İsrail’e ve Amerika’ya yem olur’’ korkusu vardı.
Bugün geldiğimiz noktada şu soruyu sormak lazım: ‘’PKK’nın silah bırakması Türkiye’nin Suriye’deki politikasına nasıl etkide bulunuyor? PKK dediğimiz örgüt aynı zamanda YPG ise, YPG silah bırakıyor mu?’’ Bugün YPG silah bırakmıyor, ama Şam’la entegrasyon süreci içine girmiş durumda. Türkiye de bu entegrasyon sürecine tabii ki destek veriyor ve PKK’nın lağvedilmesi, PKK’nın bir örgüt olarak ortadan kalkması Türkiye’nin Suriye’de kendine tehdit olarak gördüğü YPG’yi, tabiri caizse yumuşak, daha tolere edilebilir bir gözle görmesini sağlıyor. ‘’Zaten biz PKK meselesini hallettik, PKK tehdit olmaktan çıkıyor’’ dediğimizde, YPG’nin elinde hâlâ yerel güç olarak biraz silah bulundurması, az da olsa yerel güçlerin, federatif yapının mevcut olması tehdit olmaktan kalkabilir. Bu açıdan Türkiye’nin Suriye Kürtleriyle uzun dönemde kurabileceği köprünün önünü de açıyor diyebiliriz. En azından, eskisi kadar sert, sırf güvenlikçi, sırf terör bakış açısından çıkıp, bu sefer, ‘’bu bir entegrasyon süreci, zaman tanıyalım. Zaten PKK bir tehdit olmaktan çıktı, bunlar da zaman içinde bir tehdit olmaktan çıkacak’’ demenin önünü açıyor. O açıdan, bunun Suriye boyutu çok önemli. Çünkü Türkiye diğer her yerde yendi PKK’yı ama Suriye’de yenemedi, çünkü orada arkasında Amerika vardı. Bence, Suriye’de yenemediği PKK’yı, bir şekilde Abdullah Öcalan’ı kullanarak orayı bertaraf etmek için yapılan bir projeydi bu. Ama Abdullah Öcalan’ın gücü Rojava’ya tam yetmedi, orayı silahsızlandıramadı; Rojava’daki dinamikler, Rojava dinamikleriyle belirlendi. Ama Amerika oradaki Kürt yapısının, YPG’nin arkasından çekilince, Türkiye biraz rahatladı, siyasi sürece destek verdi.
Bugün orada bir entegrasyon yaşanıyor, ama tam olarak bir silahsızlanma yok. Kandil’de silahsızlanma olabilir, Türkiye’de zaten silahsızlanma oldu, ama Rojava’da olup olmayacağını Rojava’nın şartları belirleyecek. Ama Türkiye’nin bu sürece daha toleranslı yanaşmasının önünü açıyor. Eğer buna çok inanıyorsanız -ben inanmıyorum- İsrail’in müdahil olmasının önünü kapıyor diyebiliriz. Zaten en başından beri bu, Türk kamuoyuna böyle pazarlandı. Bunu Abdullah Öcalan da, Kürt milliyetçileri de çok benimsedi. Çünkü “Bizim İsrail alternatifimiz var” kapısını da kapatıyor; o açıdan da Türkiye’yi rahatlatabilecek bir gelişme. Bu nedenle ben bu programda biraz Suriye konusundaki kazanımların da altını çizmek istedim. Sonuç olarak, bu, Türkiye’yi Suriye’de tam istediği yere getirmedi ama en azından Suriye’deki YPG’ye biraz daha toleranslı yanaşmasının önünü açıyor diyebiliriz.
Ruşen Çakır: Ömer, bu arada, El-Sayed ön seçimi kazandı, New York Times haberi geçti. Bir de, İran’a yönelik, Devrim Muhafızları ile ilişkili üç şirkete yapılan yaptırımların kısmen kaldırıldığına dair bir haber gördüm ama ne derece doğrudur, bilemiyorum.
Ömer Taşpınar: O konuda şöyle düşünmek lazım Ruşen: Trump iki günden beri “Diplomatik görüşmeler hızlanıyor, hatta çözümün eşiğindeyiz” diyor. Dediğim gibi bunu 7. kez söylüyor. Her söylediğinde de Amerikan borsası petrol fiyatları düşecek diye bir şahlanıyor. İran’la ekonomik ilişkiler dosyası altında, İran’a yaptırımların azaltılması, terör örgütü olarak kabul edilen Devrim Muhafızları’na bağlı şirketlerin o terör listesinden çıkarılması, mevcut diplomatik müzakerelerin bir parçası. Yani onun haberi düşmüştür muhtemelen. Bu da İran’ın zemin kazandığını gösteriyor. Demin anlatmaya çalıştım, İran yenilen bir ülke gibi davranmıyor. İran, Amerika’dan ekonomik tazminat istiyor, yaptırımların kaldırılmasını istiyor. Zaten bunu kazanan bir ülke ister. Bu da benim en başında söylediğimi güçlendiriyor.
Michigan konusu gerçekten önemli. Seçimi El-Sayed kazandıysa çok küçük bir farkla kazandı. Ama o küçük fark Amerika’da çok büyük siyasi gelişmelere gebe. Bu seçim sonrasında AOC-Sanders çizgisinin çok zemin kazanacağını söyleyebiliriz.
Ruşen Çakır: Ömer, çok teşekkürler, burada noktayı koyalım. Gönül’e de selam yollayalım. Haftaya tekrar buluşmak üzere, iyi günler.








