İSTANBUL (Medyascope) – Medyascope Yayın Yönetmeni Ruşen Çakır’ın, konuğu siyaset bilimci Doç. Dr. Behlül Özkan oldu. Özkan, Gelecek Partisi’nin feshini, Prof. Ahmet Davutoğlu’nun akademik ve siyasi geçmişini, ideolojik kökenini anlattı. İşte Ahmet Davutoğlu’nun serüveni…
Videonun özeti
Bu özet yapay zekâ tarafından hazırlanmış ve editör tarafından kontrol edilmiştir.
- Medyascope Yayın Yönetmeni Ruşen Çakır, Doç. Dr. Behlül Özkan ile Prof. Ahmet Davutoğlu’nun geçmişini ele aldı.
- Özkan, Davutoğlu’nun akademik çalışmalarını övgüyle değerlendirirken, dış politika vizyonunu ciddi şekilde eleştirdi.
- Davutoğlu’nun görüşlerinin yıllar içinde değişmediğini ve yanlış olabileceğini kabul etmediğini belirtti.
- Özkan, Davutoğlu’nun İslamcılığın Türkiye’nin Ortadoğu’da lider olabilmesi için en önemli ideoloji olduğunu savunduğunu dile getirdi.
- Ruşen Çakır, Davutoğlu’nun özeleştiri yapmadığını ve siyasete veda edeceğini düşünmediğini aktardı.
Ruşen Çakır, Davutoğlu’nun eski öğrencisi ve siyaset bilimci Doç. Dr. Behlül Özkan ile Davutoğlu’nun akademik ve siyasi geçmişini değerlendirdi. Özkan, “1998-99’da, Davutoğlu, Marmara Üniversitesi’nde ders verirken öğrencisiydim, derslerini almıştım” dedi.
Davutoğlu’nun iyi bir akademisyen olduğunu belirten Özkan, “Davutoğlu’nun dış politika vizyonunu çok ciddi eleştiriyorum. Benim Davutoğlu ile ilişkim bir dava ilişkisi değildi. İlişkisi öyle olan öğrenciler, Davutoğlu dışişleri bakanı ve başbakan olduğunda onun dış politikasını göklere çıkardılar. Ama başbakanlıktan ve iktidardan düştükten sonra bir zamanlar onu övenler bu defa sert bir şekilde eleştirmeye başladı” diye konuştu.
Davutoğlu’nun düşüncelerinin yıllar içinde değişmediğini söyleyen Behlül Özkan, “1986’da yazdığı bir yazısını 2001’de yayınlanan ‘Stratejik Derinlik’ kitabına aynen koymuş. Davutoğlu’nun görüşleri sabittir ve görüşlerinin yanlış olabileceğini kabul etmez” dedi.

“İslamcılık, Türkiye’nin Ortadoğu’da lider olabilmesinin yegâne yoludur”
Özkan, Davutoğlu’nun İslamcı ideolojiye yaklaşımını anlattı:
“Davutoğlu’na göre, Türkiye’nin Ortadoğu’da etkili olabilmesi için Türk milliyetçisi olamazsınız çünkü Ortadoğu’da yaşayan halklar Türk değil. Mezhepler üzerinden de etkili olamazsınız çünkü farklı mezhepler var. Bunu yapabileceğiniz en önemli ideoloji, İslamcılıktır. Dolayısıyla İslamcılık, Türkiye’nin Ortadoğu’da lider olabilmesinin yegâne yoludur.”
Davutoğlu’nun siyasetin gerçekliğinden kopuk olduğunu düşünen Behlül Özkan, “Bence Davutoğlu’nun en büyük hatalarından biri, Kasım 2015 seçimleri sırasında oynadığı roldü. CHP ile istikşafi görüşmelere rağmen Türkiye Cumhuriyeti tarihinde ilk defa hükümet kurulamadı. Dahası, görev ikinci sıradaki partiye, CHP’ye verilmedi. Kılıçdaroğlu da en az Davutoğlu kadar sorumlu, o da görev için ısrarcı olmadı. O dönemde Davutoğlu eğer hükümeti kurmak için çaba sarf etseydi, siyasette ayakta kalabilirdi” diye konuştu.
“Özeleştiri hiç yok”
Ruşen Çakır, “Davutoğlu, parti sistemini eleştirdiği uzun bir açıklama yaptı, ancak bu açıklamada Erdoğan yok. Özeleştiri hiç yok” dedi.
Behlül Özkan ise “O cenahta özeleştiri hiç olmadı. Davutoğlu’ndan da bir özeleştiri gelmez. Partili siyasete veda ediyor ama siyasete veda edeceğini pek düşünmüyorum” diye konuştu.
Yayına hazırlayan: Gülden Özdemir
Ruşen Çakır: Merhaba, iyi günler. Gelecek Partisi kendini feshetti. Kurucu Genel Başkanı Profesör Ahmet Davutoğlu da uzun bir metinle partili siyasete neden veda ettiğini anlattı. Ve üzerinde nedense çok fazla da konuşulmadı. Özellikle Türkiye’de başbakanlık yapmış, önemli görevlerde bulunmuş bir isim. Biz biraz bunu konuşmak istiyoruz. Davutoğlu’nu konuşmak istiyoruz. Ben de yıllardır bir şekilde tanırım ama şu anda konuğum Doçent Behlül Özkan ayrı tanır. Aynı zamanda onun öğrencisiydi. Merhaba Behlül.
Behlül Özkan: Merhaba, hoş bulduk.
Ruşen Çakır: Ve bunun ötesinde sen bir siyaset bilimci olarak Ahmet Davutoğlu’nun külliyatını inceledin değil mi, yazılarını?
Behlül Özkan: Evet. Benim Ahmet Davutoğlu ile ilgili akademik bir makalem var. İngilizce Survival dergisinde 2014 yılında yayınlandı. O makale için ben 2 yıllık bir arşiv çalışması yaptım. Davutoğlu’nun 1986 yılından, ilk ulaştığım yazısı 1986 yılındandı o makaleyi yazarken, 86’dan sonra yazdığı İslamcı dergilerde ve Yeni Şafak gazetesi, dönemin Aksiyon dergisinde verdiği röportajlar, Zaman Gazetesi‘ne verdiği röportajlardan da oluşan böyle çok büyük bir arşivi toparladım ve bütün akademik yayınlarıyla birlikte Davutoğlu’nun dış politikasını analiz ettiğim ve sonuç itibarıyla da bu dış politikanın ideolojik olarak da ve pratik gerçekler itibarıyla da iflas etmeye mahkûm olduğunu söylemiştim. Pan İslamcı olduğunu söyledim. Davutoğlu’nun Ortadoğu ve İslam dünyasında Türkiye’nin liderliğini öngören bir dış politika vizyonunun bir karşılığı olmadığını söylemiştim. Tam da rastlantı eseri o akademik makale Davutoğlu Başbakan olmadan bir ay önce çıktı ve bütün dünyadaki…
Ruşen Çakır: Sen mi başbakan yaptın?
Behlül Özkan: Yok, yani benim haberim yoktu. Muhtemelen kendisinin de yoktu başbakan olacağından makale çıktığında ve Financial Times, New York Times, Japonya’daki gazeteler, Le Monde diplomatique benden görüş aldı. New York Times köşe yazısı yazmamı istemişti, bir değerlendirme yazısı, köşe yazısı değil de, ve makale çok popüler oldu o anlamda. Akademik anlamda da çok atıf aldı ve eleştirel de bir duruştu. Ama benim Davutoğlu’yla tanışıklığım 1998-1999 yılında Marmara Üniversitesi’nde o ders verirken onun öğrencisiydim. Derslerini almıştım. Ben Davutoğlu’nun dış politika vizyonunu çok ciddi eleştiriyorum ama Davutoğlu benim hocam olarak çok iyi bir hocaydı. İki dersini almıştım, öğrencilerle ilişkisi çok iyiydi. Çok kapsamlı ve derinlikli ders anlatırdı. O bağlamıyla da naçizane iyi ve derinlikli bir akademisyen hocaydı anlatma bağlamında. Ama bu benim bilimsel ve akademik anlamda Davutoğlu’nu eleştirmeme engel değil. Çünkü benim Davutoğlu ile ilişkim bir dava ilişkisi değildi. Öyle öğrencileri de var Davutoğlu’nun. Onlar Davutoğlu Dışişleri Bakanı ve Başbakan olduğunda Davutoğlu’nun dış politikasını göklere çıkardılar. Ama başbakanlıktan ve iktidardan düştükten sonra Davutoğlu’nun sözlüğünü yazanlar… Dışişleri Bakanlığı’nın yayınları SAM‘da sözlüğü çıktı yani Davutoğlu’nun. Davutoğlu’nun bu siyasetten çekilmesine, partili siyasetten çekilmesine dair İslamcı cenahta tam bir ölüm sessizliği var. Bu da açıkçası benim kişisel olarak, bir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olarak pek kabul edebileceğim bir şey de değil yani. Çünkü Davutoğlu Adalet ve Kalkınma Partisi döneminin 2009’dan sonra önce Dışişleri Bakanlığı sonra Başbakanlığı yapmış…
Ruşen Çakır: Öncesinde bir danışmanlığı var.
Behlül Özkan: Danışmanlığı da var. Ama yani Türkiye Cumhuriyeti…
Ruşen Çakır: Hatta pardon araya gireyim, seçim olmuştu, tek başına iktidara gelmişlerdi. Erdoğan yasaklıydı. Kopenhag’da Avrupa Birliği zirvesi vardı. Erdoğan biliyorsun Bush’la Washington’da görüşüp Kopenhag’a gelmişti ama hiçbir siyasi titri yoktu, milletvekili değildi. Orada gazeteci olarak izlerken Davutoğlu’yla karşılaştık. “Hocam ne arıyorsunuz?” dedim. Meğer fiilen danışman olmuş, Abdullah Gül’ün danışmanı ve ilk siftahı o Kopenhag’daki zirvede yapmıştı.
Behlül Özkan: Evet. Hatta büyükelçilik unvanı da verildi o dönemde Davutoğlu’na. Şöyle, yani Davutoğlu bu anlamıyla neden önemli ve bunu yapmak lazım? Çünkü başbakanlık yapmış. Yani Türkiye Cumhuriyeti’nin en üst icra makamlarından birine oturmuş bir kişi ve parti kuruyor ve partili siyasetten çekiliyor. Bunun bir muhasebesinin yapılması lazım, hem gazetecilik anlamında medyada yapılması lazım hem de akademik anlamda yapılması lazım. Dolayısıyla Davutoğlu’nun önemli bir siyasetçi olduğunu düşünüyorum ve böyle bir tartışmayı ve analizi hak ediyor, hem akademisyen olarak hem de başbakan olarak.
Ruşen Çakır: Peki, yapmayanları kenara koyalım. Biz Davutoğlu’na bir bakalım. Şimdi çekirdekten siyasetçi değil mi? Bir tane sen şey bulmuşsun, onu bir arkadaşlar göstersin. Daha çocuk yaşta yazdığı bir yazı var değil mi?
Behlül Özkan: Evet. Bu 1970 yılında yayınlanmış bir yazı, Bizim Anadolu Gazetesi‘nde. Bu gazeteye döneceğiz, niye bu Bizim Anadolu? Ve Ahmet Davutoğlu burada fotoğrafını gördüğünüz Bahçelievler İlkokulu’nda 5. sınıf öğrencisi, ilkokul öğrencisiyken vatan sevgisi üzerine yazdığı bir yazı. Bu gazete sağ bir gazete, Türk İslam sentezi çizgisinde ve Davutoğlu’nun daha sonra bu çizgiyi devam ettiren, Yeniden Millî Mücadele hareketi var. Bu Yeniden Millî Mücadele hareketine de değineceğiz birazdan. Davutoğlu İslamcı bir şeyden geliyor, ideolojik geçmişi var. Ama o ideoloji, o İslamcı ideoloji içinde Yeniden Millî Mücadele geleneğinden de geliyor. Bunu pek vurgulamadı, hemen hemen hiç vurgulamadı kendisi.
Ruşen Çakır: Bilenler biliyor, bunlardan birisi de benim ve Yeniden Millî Mücadele’yi biraz açalım istersen. Bu zamanında Metin Toker 70’li yıllarda…
Behlül Özkan: Tam bu şey çıktığında…
Ruşen Çakır: ‘‘Sağın Dev-genci’’ demiş ve insanlar birden “Ne oluyoruz ya?” çünkü o zaman DEV-GENÇ çok popüler ve çok ilginç bir hareket içinde. Şu anda kamuoyunda tanınan Hüseyin Gülerce, Ahmet Taşgetiren, Melih Gökçek, Altan Tan, Taha Akyol, Tarık Çelenk var — bayağı bir birbirinden farklı — ve Aykut Edibali Islahatçı Demokrasi Partisi’ni kurmuşlardı. Ama sonra ne çıktı ortaya? Bu bir devlet organizası.
Behlül Özkan: Evet. Bunu kim söyledi? Cemil Çiçek söyledi. Cemil Çiçek ve daha birçok mücadeleciler, bunlara sağ kanatta ‘‘mücadeleciler’’ denir ve Metin Toker’in o yazı dizisinin başlığı da “Sağda ve Solda Vuruşanlar”dı, mücadeleciler olarak bilinir. Onun da altını çizelim. Bu hareketi, bu Türk sağının en karanlık ve derin, derin derken entelektüel derinlikten bahsetmiyorum, istihbarat ve birtakım emniyet, güvenlik kurumlarıyla karanlık ve derin ilişkileri olan bir örgüt. Ekin Kadir Selçuk doktora tezini bu hareket üzerine yazdı ve bunun üzerine İletişim‘den de kitabı çıktı, merak edenlere çok tavsiye edeceğim bir kitaptır. Küçük küçük makaleler de yazdı. Peki Davutoğlu’nun bununla ilişkisi ne? Şimdi bir fotoğraf var, onu getirelim.
Ruşen Çakır: Evet, o fotoğrafı görelim. Bir şey gibi yani…
Behlül Özkan: Bu Türk sağının müthiş bir fotoğrafı.
Ruşen Çakır: Milliyetçi, muhafazakâr ama aynı zamanda bir de devlet var bir yerinde. Saymaya başla bakalım.
Behlül Özkan: Evet. Bu fotoğraf 60’ların sonuna doğru çekilmiş bir fotoğraf. Solda en başta ayakta duran kişi Aykut Edibali. Aykut Edibali Yeniden Millî Mücadele’nin 70’li yıllarda başkanlığını yapmış, liderliğini yapmış birisi. Fakat sonrasında o hareket içinde yer alanlar Aykut Edibali’nin devletle yakın iş birliği içinde olduğunu söylediler ve kendilerinin kullanıldığını söylediler devlet tarafından, Aykut Edibali tarafından ve Afyon ve Konya merkezli kurulmuş bir hareket. Aykut Edibali’nin siyasette şöyle baş kilit bir rolü var; MÇP ve Refah Partisi arasında kutsal ittifak, tam bir seçim ittifakını kuran kişilerden biri. Çok kilit bir rolü var orada. O da biliyorsun aslında devletin teşvikiyle Refah Partisi’nin fazla Kürt kanada kaymasını engellemek için yanında MÇP’nin eklemlendiği bir hareket ve o seçimlerde Refah Partisi Kürt oylarını kaybetti, bir miktarını.
Ruşen Çakır: Evet, fotoğrafa devam edelim.
Behlül Özkan: Fotoğrafa devam ediyoruz. Aykut Edibali’nin yanındaki kişi Mehmet Arıkan. O zamanlar yine sağ cenahta yer alan Sabah Gazetesi‘nin yazarlarından. Onun hemen yanındaki önemli kişi ortada ayakta duran Mehmet Kutlular.
Ruşen Çakır: Benim rahmetli çok yakından tanıdığım, çok sevdiğim, Yeni Asya…
Behlül Özkan: Nurcuların Yeni Asya Gazetesi ve Nurcuların ordu içinde örgütlenmesinde 1950’lerden itibaren sonundan itibaren önemli rol oynamış bir kişi Mehmet Kutlular ve Yeni Asya Gazetesi’nde. Onun yanındaki kişi, yine söyleyince takip eden herkesin tanıyacağı Enver Ören. Türkiye Gazetesi, Işıkçılar, Hüseyin Hilmi Işık, Işıkçılar Cemaati’nin kurucusunun damadı. Ve bu fotoğraf çekildiğinde Napoli’de NATO ile ilgili kısa bir dönem çalışmışlığını biliyorum Enver Ören’in. Onun yanındaki ayakta duranların en köşede sağında yer alan kişi Ergun Göze. Ergun Göze Tercüman, Türkiye gibi sağın önemli gazetelerinde köşe yazarlığı yapmış, şedit bir anti-komünist Ergun Göze. Oturanlarda en yine sol taraftaki kişi İrfan Atagün, Türkiye ve Bizim Anadolu gazetelerinin yazarlarından. Ortada duran kişi çok önemli bir siyasetçi Sait Bilgiç.
Ruşen Çakır: Demirel’in değil mi?
Behlül Özkan: Evet, Adalet Partisi’nde Demirel’e karşı muhafazakâr kanadın liderliğini yaptı, 64’deki kongreyi kaybeden kişi ama hep yıllar içinde Demirel’le rekabetini sürdürdü Adalet Partisi’nde. Onun yanında oturan kişi ise İsa Yusuf Alptekin, Doğu Türkistan hareketinin lideri Türkiye’de. Onun da istihbarat, özellikle Türk ve yabancı istihbarat, çünkü burada da Çin karşıtı bir hareket olduğu için onunla yakın ilişkileri var. Bu meşhur Uğur Mumcu’nun yazdığı ‘‘Rabıta’’nın da üyesi 60’ların sonundan itibaren. Ve şimdi Ahmet Davutoğlu’na geleceğimiz en kilit kişi, fotoğrafın en sağında duran ve kameraya bakan kişi ise Mehmet Emin Alpkan. Mehmet Emin Alpkan, Davutoğlu’nun “Benim ikinci babamdır” dediği kişi. Ve Mehmet Emin Alpkan’ın sağ cenahtaki lakabı ‘‘Millî bakkal’’. 1950’lerde bir bakkal dükkânı var Yıldız’da ve oraya Harp Okulu öğrencileri geliyorlar. Harp Okulu öğrencilerinin buluşma yeri. Komünizme Karşı Mücadele Dergisi, bu 1950’de çıkan bir dergi, Bekir Berk. Bekir Berk de çok karanlık, Nurcularla ilişkisi olan ve Mehmet Emin Alpkan’ın 1940’ların sonundan itibaren istihbarat ve orduyla ilişkileri olduğu yönünde bilgilerimiz var. Komünizme Karşı Mücadele Dergisi’nin de Neşriyat Müdürlüğünü yapmış. Daha sonra yine 1950’li yıllarda bu Bahariye Mensucat’ın sahibi Topbaş ailesinin yanında çalışıyor ve Alparslan Türkeş’le darbe öncesinde yakın ilişkisi var. Hatta darbe sonrasında tutuklandığında 27 Mayıs’ta Faruk Güventürk devreye giriyor, “Siz bu adamı niye tutukladınız?” diye. 69’daki Erbakan’ın Konya’daki bağımsız adaylığında da emekli askerlerle beraber oraya gidip Erbakan için propaganda yapıyor. Niye? Çünkü Mehmet Emin Alpkan da tıpkı Davutoğlu gibi Taşkent doğumlu, Konya Taşkent doğumlu. Bizim Anadolu gazetesini çıkartıyor. O gazetenin de ben inceledim arşivini. Orada da sol karşıtı çok ajitatif haberler var. Mesela bir tanesi ilginçtir, İlter Turan hocaya karşı 1960’ların sonunda böyle onu komünist ilan eden falan bir örnek vermek gerekirse, ki İlter Hoca’nın durduğu yer bellidir hayatta ve akademide. Yani bu hedef bugün tıpkı Cem Küçük’ün yaptığı gibi sağ gazetelerin klasik anlamda akademisyenleri ve sanatçıları hedef aldığı böyle bir ajitatif yayın yapan bir yer. Mehmet Emin Alpkan, yani bu mücadele hareketinin içinde köşesinde yer almış, bunlara Türk-İslam sentezini kuran ve devletin derin kanallarıyla ilişkisi olan Mehmet Emin Alpkan, Davutoğlu’nun İstanbul Erkek Lisesi’ne kaydına aileyi ikna eden kişi. İmam Hatip Lisesi’ne mi gidecek Davutoğlu, İstanbul Erkek Lisesi’ne mi gidecek tartışması olduğunda “Hayır” diyor Mehmet Emin Alpkan, “O bu okula gidecek, bu okula herkes gidemez.” Hatta Davutoğlu’nun lakabı da “Küçük adam”, “Küçük adam” diye şey yapıyor. Çünkü bütün bu toplantılarda bu önemli simaların katıldığı 60’lı yıllarda daha Davutoğlu bir ilkokul öğrencisi olduğundan itibaren o toplantılarda kenarda köşede oturan ve dinleyen biri Davutoğlu. Zaten gazetenin yeri de Eminönü’nde. Davutoğlu da İstanbul Erkek Lisesi’nde okuyor, Cağaloğlu’na çok da yakın orası.
Ruşen Çakır: Sen de İstanbul Erkek Lisesi’ndensin değil mi?
Behlül Özkan: Ben de İstanbul Erkekliyim. Ben de tıpkı Ahmet Hoca gibi Boğaziçi Uluslararası İlişkiler mezunuyum. Yani biz ikimiz tabii farklı zaman dilimlerinde, o benden 16 yaş daha büyük.
Ruşen Çakır: Biz Davutoğlu’yla aynı dönemlerde lisede okuduk. O benden bir-iki yaş büyük ama ben Galatasaray’da okurken İstanbul Erkek’te benim solcu arkadaşlarımla beraber okuduğunu biliyorum. Hatta bir tanesi rahmetli oldu, Kenan Aydemir, çok erken yaşta. Benim onun arkadaşı olduğumu öğrenince biraz şaşırmış ve sonra onun muhabbetini de yapmıştık.
Behlül Özkan: Yani şu da var bilgi olarak elimizde; Ahmet Davutoğlu 70’li yıllarda mücadele hareketinin devamı olan Pınar dergisi var, oraya müstear isimle, ‘‘Ahmet Mümtaz’’ müstear ismiyle yazılar da yazıyor 79-80 gibi. Yani kaç yaşında oluyor o zaman? 20-21 yaşındayken. Ama 12 Eylül darbesiyle bütün bu yayınlar sona eriyor ve Davutoğlu da Boğaziçi Üniversitesi’nde Uluslararası İlişkilere gidiyor.
Ruşen Çakır: Peki o zaman şöyle bir soru yok mu ortada? Tam milliyetçi, muhafazakâr sağ, devletçi bir yerden gelmiş, küçük yaşta o fırında pişmiş birisinden bahsediyoruz. Ama biz Davutoğlu’nu, sen de söyledin, Pan-İslamcı, İslamcı olarak biliyoruz. Burada sonra dönüşüm mü yaşıyor, yoksa bir şeyleri eksik mi okuyoruz?
Behlül Özkan: Şöyle, ben Davutoğlu’nun dönüşüm yaşadığını, yani 80’li yıllardan itibaren dönüşüm yaşadığını düşünmüyorum. Hani bu aslında insanın kimliğinin şekillendiği bir yaş, 20-30’lu yaşlar arası. Davutoğlu düşüncelerinde çok köşelidir ve bunun değişeceğini… Davutoğlu değişmez. Yani ben şöyle söyleyeyim, 1986 yılında yazdığı bir yazısını ‘‘Stratejik Derinlik’’e aynen koymuş, 2002 yılındaki bir kitaba. Yani Davutoğlu’nun görüşleri biraz sabittir ve kendisinin yanlışlanabileceğini pek kabul edeceğini düşünmüyorum ben. Ama yani bu Yeniden Millî Mücadele damarının ideolojik anlamda Davutoğlu’nda da olduğunu hâlâ söylemek mümkün. Çünkü o Pan-İslamcı yani İslamcı ideolojiyi de hep şöyle savunur: Türkiye’nin Ortadoğu’da etkili olabilmesi için, lider olabilmesi için Türk milliyetçisi olamazsınız; çünkü Ortadoğu’da yaşayan diğer halklar Türk değil. Sünnilik üzerinden, mezhep üzerinden yapamazsınız; çünkü Şii ve farklı mezhepler var. Bunu yapabileceğiniz en önemli ideoloji İslamcılıktır. Dolayısıyla İslamcılık Türkiye’nin Ortadoğu’ya lider olabilmesinin yegane yoludur. Hatta şöyle söyleyeyim, ‘‘Stratejik Derinlik’’te de ilginçtir, yani bu 98-2002 arasında tam 28 Şubat süreci yaşanırken ki ben de o dönemde bir haber kanalında çalışıyordum ve Davutoğlu’nun öğrencisiyken o haber kanalına Papa’nın Suriye ziyareti için Davutoğlu’nu konuk almak istemiştim, önermiştim daha doğrusu. Yani İslamcı bir gelenekten geldiği için kanalda şöyle bir tartışma yaşandığını hatırlıyorum: “Ya bu adam İslamcı, 28 Şubat süreci de var. Hani başımıza bir iş gelmesin” dediklerinde “Ya hoca ne konuştuğunu bilir, hani o bağlamda sıkıntı olmaz” diye söylemiştim. Nitekim çıktı ve ondan sonra Taha Akyol’un ‘‘Eğrisi Doğrusu’’ programına çıktı ve hani hiçbir sıkıntı olmadı o bağlamıyla ama ben o dönemde onu bilmiyordum, zaten Ahmet Davutoğlu 98-2002 arasında Arap akademilerinde misafir öğretim üyesi olarak ders veriyormuş. Yani orada da askerlere, ‘‘Stratejik Derinlik’’te askerlere, o dönemin askeri generallerine özellikle ve subay sınıfına şöyle bir çözüm önerisi vardır: “Bakın Türkiye Ortadoğu’da lider olabilir ama İslamcı ideoloji, Türkçü İslamcı ideolojiyi desteklemeli.” Ki Millî Mücadelecileri de hani bu devlet niye bunları ortaya çıkarttı 60’ların sonunda? Çünkü 60’ların başında Müslüman Kardeşler Hareketi’nin Seyyid Kutup, Mevdudi gibi ideologlarının eserlerini Türkçeye çevirtiyorlar. Sonra 60’ların sonunda diyorlar “Bu işin ucu kaçmaya başladı, bunlar fazla Ortadoğu etkisine giriyor, işte daha Türkçü bir İslamcı, Yeniden Millî Mücadele hareketiyle bunları kontrol edelim.” Yani dolayısıyla Davutoğlu’nda hep o devleti benimseme, devlet merkezli düşünme, devlet merkezli yazma, çizme hep vardır. Devlet eleştirisi yoktur.
Ruşen Çakır: ‘‘Stratejik Derinlik’’ diyorsun. O kitap Davutoğlu’nun kapitali gibi değil mi? Yani en önemli kitabı. Başka kitapları da var ama…
Behlül Özkan: Var, evet.
Ruşen Çakır: En önemli kitabı. Ne diyorsun sen bu konulara hakim bir siyaset bilimci olarak? O kitap nasıl bir kitap?
Behlül Özkan: Şöyle, ben o kitabı, yani Davutoğlu’nu analiz ederken, değerlendirirken benim şöyle bir avantajım var. Davutoğlu ‘‘Stratejik Derinlik’’te jeopolitika, coğrafya ve jeopolitik ilişkisini, coğrafya ve siyaset ilişkisini inceler, siyasi coğrafya perspektifinden bakar. Dolayısıyla doktora tezim, benim doktora tezim ‘‘Darül İslam’dan Türk vatanına dönüşüm’’, ben de siyasi coğrafya okudum doktorada, Amerika’da. Böyle bir şansım vardı siyasi coğrafyadan gelen danışmanlarım nedeniyle. Davutoğlu’nun kullandığı teoriler ‘‘Stratejik Derinlik’’te çok arkaik teoriler. Yani 100 yıl öncesinin teorilerini Türkiye’ye uyarlamaya çalışıyor ve çok ciddi analoji anlamında hatalar yaptığını düşünüyorum. Bir, o teoriler, yani Türkiye, o teorileri kim uyguladıysa dış politikada, 1930’larda — bunlardan bir tanesi Almanya — duvara çarptı. Yani şöyle yanlış analojiler yapıyor Davutoğlu: ‘‘Almanya, 1991’de soğuk savaş yıkıldı ve Doğu Avrupa’ya egemen oldu, etkili oldu, biz de bunu Ortadoğu’da yapabiliriz’’ diye düşünüyor. Yani ne Ortadoğu ülkeleri Doğu Avrupa ülkelerine benziyor, ne Almanya gibi bir ülkenin ekonomik, kültürel gücü Türkiye’de var. Dolayısıyla Arap isyanlarını da Davutoğlu Türkiye’nin Ortadoğu’ya liderlik şansı olarak düşündü ama Ortadoğu’ya dair yaptığı tüm bu analizin Ortadoğu’nun gerçekleriyle hiç örtüşmediğini düşünüyorum ben.
Ruşen Çakır: Peki siyaset kısmına girelim; danışmanlık, Dışişleri Bakanlığı, Başbakanlık ve bir dönem de AK Parti’nin genel başkanlığını yaptı ve internette yayınlanan bir tane uyduruk bir ‘‘Pelikan bildirisi’’ diye imzasız ama kimin yazdığını bildiğimiz bir şeyle gitti. Şimdi Gelecek Partisi’ne gelmeden önce, yani AK Parti dönemine nasıl bir bilanço çıkartırsın?
Behlül Özkan: Şimdi, Ahmet Davutoğlu ile ilgili şunun hakkını teslim etmem lazım; uluslararası ilişkiler dersleri alırken biz ondan, uluslararası ilişkiler literatürüne son derece hakimdir. Yani literatürü çok donanımlı bir şekilde bize anlatıyordu. Dolayısıyla hani benim onu eleştirmem Davutoğlu’nun akademik anlamda değerini düşürmek amacıyla yaptığım bir şey değil, sadece bu sosyal bilgiler böyledir, böyle ilerler. Ancak bir siyasetçi olarak Davutoğlu’nun siyasetin gerçekliğinden çok kopuk olduğunu düşünüyorum ve siyasi hayatı da biraz bunu gösteriyor. Yani bence Davutoğlu’nun en büyük hatalarından bir tanesi Haziran 2015, işte tekrarlanan Kasım seçimleri arasındaki oynadığı rol. Şimdi orada CHP ile istikşafı görüşmeler adı altında Türkiye Cumhuriyeti tarihinde ilk defa hükümet kurulamadı. Dahası görev ikinci sıradaki partiye verilmedi, Cumhuriyet Halk Partisi’ne. Bunun Türkiye’de bir eşi benzeri yok. Yani bunda en az Davutoğlu kadar sorumlu kişi Kılıçdaroğlu. Kılıçdaroğlu’nun da hakkını yemeyelim, o da “Niye bana görev verilmiyor?” diye diretmedi ve o dönemde Davutoğlu eğer hükümeti kurabilseydi, kurmak için çaba sarf etseydi o zaman siyasette ayakta kalabilirdi. Ama işte o seçimlerin tekrarı %49 küsur oyla tekrar Adalet ve Kalkınma Partisi iktidarının… Hemen birkaç ay sonra, sanıyorum Mayıs 2016 yılında Davutoğlu’nu bir Türkiye Cumhuriyeti’nin başbakanının asla hak etmediği şekilde istifaya zorladılar, o Pelikan bildirisi de dahil olmak üzere. Şimdi dolayısıyla Davutoğlu’nun kendi iç muhasebesini yaptığında bütün bu yaşadıklarını bir başbakan olarak, işte internette yayınlanan bildiriyle istifaya zorlanması da dahil olmak üzere bunun nasıl muhasebesini yaptığını bilmiyorum ama hani herhalde kendini çok ciddi aldatılmış hissediyordur diye düşünüyorum. İkincisi ise Gelecek Partisi ve bu Altılı Masa süreci…
Ruşen Çakır: Oraya gelmeden, oraya gelmeden. Şimdi bir husus var, çok önemli bir şey, o camia için çok önemli bir şey. Malum Erdoğan cumhurbaşkanı seçildikten sonra yerine AK Parti’ye ve başbakanlığa Abdullah Gül’ün geçmesi bekleniyordu. Ama Erdoğan kurultayı, kongreyi devir teslimden önce yapıp kendisi daha cumhurbaşkanı olmadan orayı Davutoğlu’na teslim etti. Yani normalde devir teslim olacak ve muhtemelen Abdullah Gül kongrede aday olacak ve kazanacaktı ama Erdoğan onu istemedi ve Davutoğlu burada bir şey yaptı, ne denir, Erdoğan’ın iş birlikçiliğini yaptı ve bu bayağı da yansıdı. Mesela Gelecek ve DEVA Partilerinin ayrı ayrı kurulmasının en temel nedeni de budur. Yani çünkü Ali Babacan Abdullah Gül adına hareket ettiği için… O da aslında çok kritik bir siyasi tercih.
Behlül Özkan: Evet, buna katılıyorum. Yani Davutoğlu’nun yine Kılıçdaroğlu’yla benzerliklerinden bir tanesi sadece soyadlarının sonundaki “oğlu” eki değil; Davutoğlu da tıpkı Kılıçdaroğlu gibi siyasi teşkilatlanma üzerine hiçbir deneyimi olmayan bir siyasetçi. Yani adeta paraşütle gelmiş bir siyasetçi. Yani milletvekili olmadan Dışişleri Bakanı oldu mesela. Yani bir parti nasıl teşkilatlanır, yerelde nasıl örgütlenir? Bununla ilgili bir siyasi deneyimi yok. Kılıçdaroğlu da benzer bir şekilde bürokrat geçmişi sebebiyle. Dolayısıyla bu 2014 yılında başbakan olmasında tabiki çok etkili bir karar ama en az bence bunun kadar etkili bir nokta da Türkiye’nin Ortadoğu politikası. Yani 2011 yılında Arap isyanlarıyla başlayan süreçte 2012’nin Eylül’ünde Adalet ve Kalkınma Partisi’nin bir kongresi var Ankara’da ve o kongreye Yemen, Mısır, Suriye, Tunus, Libya ve bütün Pakistan başta olmak üzere bütün İslam dünyasından çok önemli siyasetçiler katıldılar ve 2012 yılında hatırlayalım, işte Mısır’da Sisi devrilmiş, Müslüman Kardeşler iktidara geliyor, Tunus’ta Nahda, Libya’da Kaddafi devrilmiş, Suriye’de Esad haftalar içinde gidecek diye düşünülüyor. Ve işte bunun lideri Türkiye olacak ve o kongrede aslında Türkiye’de Erdoğan’ın o Ortadoğu liderliğinin bir anlamında sinyallerinin alındığı, gerçekten buna inanılıyordu, böyle düşünülüyordu, Davutoğlu da bunun mimarı, arka plandaki mimarı olarak. Fakat 2012’den sonra hemen bir-iki sene içinde bununla ilgili ciddi sorunlar çıktı. İşte Mısır’da darbe oldu, Suriye’de haftalar içinde Esad devrilmedi gibi, bir iç savaşa dönüştü. Muhtemelen 2014’te Erdoğan bir anlamda bu dış politikayı, yani bunun sorumlusu Davutoğlu olduğu için ya bunu çekip çevirsin… Çünkü çok ciddi mülteci sorunlarıyla uğraşıyordu Türkiye, uğraşmaya başlamıştı. İşte “100.000 kırmızı çizgimiz” demişti Davutoğlu. Milyonları aşan insan geldi Suriye’den. Yani burada da şeyi görüyorsunuz, Davutoğlu’nun öngörüsünün ne kadar sorunlu olduğunu görüyoruz. ‘‘100.000 kırmızı çizgimiz’’ diyorsunuz, sayısını bilmediğimiz, milyonun üstünde mülteci geliyor. Bu anlamıyla 2014’te bir anlamda aslında bu sorunlu alanı toplaması için…
Ruşen Çakır: Orada mesela bir şey olayı var, Rus uçağının düşürülmesi. Çok kritik bir olay. Yani o Türkiye’de birçok şeyi etkiledi. İlk başta herkes sahiplendi, sonra herkes üzerinden atmaya çalıştı. Olayı FETÖ’ye bağladılar değil mi sonuçta?
Behlül Özkan: Tabii tabii tabii. Yine aynı dönemde yanılmıyorsam bir de şey var, burada Rus büyükelçisinin Ankara’da öldürülmesi, bir de o da çok acayip bir şey. Ama işte yani şöyle söyleyeyim; Türkiye Kore Savaşı’ndan sonra, 1950’lerin başından sonra Rus savaş uçağını düşüren, Sovyet ve Rus savaş uçağını düşüren ilk NATO üyesi ülke oldu. Şimdi Erdoğan’ın hakim olduğu alan uluslararası ilişkiler değil, diplomasi tarihi değil ama Davutoğlu’nun bunun ağırlığını tartabilmesini beklersiniz. Yani bir Rus savaş uçağını düşürdüyseniz 40 kere düşünmeniz gerekir ki yani siz bir de Karadeniz’de denizden komşusunuz Rusya’yla ve tarihsel ilişkileriniz var. Yani bu bağlamıyla biraz da bu Arap isyanlarıyla ortaya çıkan ve kendisinin de sorumlusu olduğu bu manzaranın altında kaldığını düşünüyorum ben Davutoğlu’nun. Yine mesela Süleyman Şah Türbesi, hani türbe kaç kere taşındı ben unuttum, oradan oraya, oradan oraya taşındı o türbe. Yani hani Davutoğlu gibi Türkiye’nin Osmanlı ve İslam geçmişine sürekli atıfta bulunan bir isim, bunun sorumluluğuyla baş edebilir mi? Gerçekten zorlandığını düşünüyorum.
Ruşen Çakır: Son olarak şeye gelelim, Gelecek Partisi’ne. Çok varsayımsal bir şey olacak ama sormadan edemeyeceğim. Sen hocayı da tanıyorsun. “Keşke hiç girmeseydim bu işe” dediğini düşünüyor musun?
Behlül Özkan: Gelecek Partisi mi yoksa siyaset anlamında mı?
Ruşen Çakır: Gelecek Partisi’ni kurma anlamında.
Behlül Özkan: Davutoğlu’nun hiçbir zaman böyle düşüneceğini zannetmiyorum ben. Yani o yanlış çıkabileceği için… Yani şöyle bir algısı var Davutoğlu’nun, kendisini şöyle görüyor; ‘‘Stratejik Derinlik’’in giriş bölümünde zaten bundan bahseder: Tarih bir nehirdir akar ve Davutoğlu kendini o tarihin aktığı vadiye yön veren kişi olarak görür. Dolayısıyla hani pek kendisinin yanlışlanabileceğini, yanlış çıkabileceğini düşünmüyorum. Ama yani mesela kendi memleketi Taşkent’te bile Gelecek Partisi hiçbir varlık gösteremedi. Yani bu siyasette şey, ben bunu önemli bulurum, siyasetçinin, liderin geldiği memleketin de… Mesela Demirel Isparta’da tek yani yıllarca işte ve benzer örnekleri var Türkiye’de bunun. Ama Davutoğlu yani bırakın Konya ilini kendi kasabasında bile, küçücük bir kasaba orası, orada bile hani Gelecek Partisi’nin esamesi okunmadı. Kaldı ki yani Altılı Masa, yani o da çok vahim bir kurguydu, Altılı Masa kurgusu. 6-7 cumhurbaşkanı yardımcısıyla… Bilmiyorum nasıl bir şey ama yani çok önemli bir döneme tanıklık etti, başbakan ve dışişleri bakanı olarak. Bununla ilgili anılarını tabii ki kendi perspektifinden yazacaktır ama bunun önemli olduğunu düşünüyorum, bu kendi tanıklığını ama o tanıklığında yani onun garantisini verebilirim; programın başında atıf yaptığımız Mücadele Birliği, Mücadeleciler anlayışına sahip çıkarak devleti asla eleştirmeyecektir orada. Yani devletin zarar göreceğini düşündüğü hiçbir bilgiyi paylaşmayacaktır orada.
Ruşen Çakır: Bir de tabii şöyle bir husus var, yayının başında söylediğim, uzun bir açıklama yaptı, Türkiye’deki parti sistemini eleştirdi falan ama açıklamada doğrudan mesela bu olayın birinci derecede sorumlusu olan Erdoğan yok. Yani tanımlanmış bir şey yok, Türkiye’deki otoriter sistem ki kendisinin de çok ciddi katkıları var oraya girilmesinde, o yok. Yani böyle bir şey var. Bir de öz eleştiri hiç yok.
Behlül Özkan: Hiç olmadı zaten. Hani o cenahta zaten öz eleştiri… Yine ama gerçi var Hüseyin Çelik falan, o cenahtan bazı isimler yapıyorlar, Bülent Arınç bile zaman zaman… Ama Davutoğlu’ndan öyle bir öz eleştiri gelmez. Ama yani şöyle, hani gerçekten zor kabul edilebilecek bir durum; bir başbakanın, başbakanlık yapmış önemli bir şahsiyetin… Sosyal medyada bile bu açıklamanın çok fazla kişi tarafından tamamının okunduğunu da zannetmiyorum. Bir de zaten kendisi yani anlatması zor şekilde yazar uzun cümlelerle. Tabii yani mesela sadece o da değil, Şehir Üniversitesi vardı kendisinin öncülük ettiği.
Ruşen Çakır: Tabii, onu unutmamak lazım. Yani kapısına kilit vurdu siyasi iktidar ve hiç de bir şey olmadı. Yani ne tepki var ne bir şey var, değil mi? Yani normalde o cenahın son dönemde yarattığı en önemli kurumlardan birisiydi.
Behlül Özkan: Sadece hani içinde İslamcı muhafazakâr cenaha değil yani farklı kesimlerden de gelen çok değerli akademisyenlerin içinde yer aldığı bir üniversiteydi ve o bir anda kapatıldı. Mesela bunun da Bilim Sanat Vakfı’ydı.
Ruşen Çakır: İlim ve Sanat, Bilim ya da İlim ve Sanat.
Behlül Özkan: Bilim olduğunu…
Ruşen Çakır: Bilim ve Sanat Vakfı’ydı.
Behlül Özkan: O Şehir Üniversitesi’nin tohumları atıldı, işte İstanbul Erkek’ten arkadaşı Murat Ülker’le birlikte. Ama bir başbakan olarak bize düşen hani bu bildiğimizi bu programda anlatmak Davutoğlu’nu. Ben iyi olduğunu düşünüyorum bunun.
Ruşen Çakır: Evet Behlül, nasıl noktalayalım? Kapatalım yayını.
Behlül Özkan: Davutoğlu bundan sonra akademiye döner mi? Bundan sonra ne yapacak? Yani orada önemli bir şey var; partili siyasete veda ediyor ama siyasete veda edeceğini pek düşünmüyorum. AKP’ye tekrar geri döner mi, bilmiyorum yani. Ama zor bir durum kendisi için.
Ruşen Çakır: Çok teşekkürler. Evet, Gelecek Partisi kendini feshetti, Ahmet Davutoğlu partili siyasete veda etti. Biz de Behlül Özkan’la Ahmet Davutoğlu’nun akademik ve siyasi serüvenini ele aldık. Kendisine çok teşekkürler. Sizlere de bizi izlediğiniz için teşekkürler, iyi günler.








