Bir zamanlar kenti kimin yaptığı sorusunun peşine düşmüştüm. Bugünkü hayal kırıklıkları ile başka bir eşiğe geldim: Bu kadar çok yıkımın, bu kadar çok hafıza kaybının, bu kadar çok savaşın ve bu kadar çok inşaatın ortasında, daha fazla tasarlamak ve inşa etmek gerçekten ilerlemek anlamına mı geliyor?
Geçtiğimiz hafta iş için ilk kez gittiğim Hamburg kentine büyük hayranlık duydum. Farklı dönemlerin, kültürlerin ve olayların izlerinin nasıl korunduğuna, yaşatıldığına tanık oldum; eski ile çağdaşın, yıkım ile yapımın, makine ile insanın nasıl da “birlikte” göz alıcı biçimde var olabildiğini görüp tebessüm ettim. Bu kısa ziyaret kafamda yine aslında yıllardır yazılarımda da ara ara sorduğum soruyu güçlendirdi: Daha fazla tasarlamaya ve inşa etmeye gerçekten ihtiyacımız var mı?

Bu yeni bir soru değil; bilakis tüm tasarım profesyonellerinin on yıllardır sorduğu; ülkemizin de mesleki gündeminden düşmeyen bir konu; ancak soruyu ve cevaplarını asıl düşünmesi gerekenler bizler değiliz; toplumun ve yöneticilerin bu soruyu samimiyetle sorması ve cevaplarını da kendilerine dürüstçe vermesi gerekli.
İnsanlar aslında yeni bir ihtiyaç doğduysa yeni bir yapı yapar, tasarımcılar yeni bir talep çıktıysa yeni bir bina tasarlar, toplumlar yeni bir temsil arzusu belirdiyse yeni bir ikon üretir; bu işleyiş tarihten bu yana böyleydi. Oysa bugün işler değişti. Yapılar ve ürünler insanlara ihtiyaçları varmış gibi pazarlanan metalara; tasarım bunun birincil aracına, hatta anıtlar ve ikonlar da ülkelerin, medeniyetlerin güç yarışına dönüştü.
Her fırsatta “sürdürülebilirlik” kelimesini diline dolamış bir dünyanın her köşesi atıl yapılarla dolu; diğer yandan zaman zaman benim de değindiğim yeni “proje”ler hiç hız kesmiyor.
Dünyanın güç yarışı bugünlere dek yapı üzerinden sürdü; artık bu geçerli değil; teknoloji, altyapı ve enerji önceliği aldı. Bu yeni dünya düzeninde hâlâ her meseleye yeni inşaatlarla mı cevap vereceğiz, yoksa önce elimizde olana bakmayı mı öğreneceğiz? Tasarımı yalnızca estetik bir tercih olarak değil; öz kaynakların iyi kullanımı, iklim krizi, kültürel miras kaybı, savaşların açtığı mekânsal yıkım ve ekonomik kırılganlık çağında siyasi, etik ve hatta varoluşsal bir soru olarak ele almanın zamanı geldi de geçiyor bile.
Bugün Türkiye’de de dünyada da mimarlık gündeminin önemli bir bölümü bu gerilim etrafında dönüyor: yıkmak mı, güçlendirmek mi; silmek mi, dönüştürmek mi; yeni bir nesne üretmek mi, mevcut olanın değerini yeniden kullanmak mı? İşte her defasında “daha fazlasını yapmak” ile “daha iyi düşünmek” arasındaki farkı konuşuyoruz.
Ne inşa ettiğimizi de, neyi ne için yıktığımızı da hâlâ yeterince —toplumsal düzeyde— konuşmuyoruz.

Antalya Arkeoloji Müzesi
Geçtiğimiz yıl buna en çarpıcı örneklerden biri Antalya Arkeoloji Müzesi tartışması olarak önümüze düşmüştü. Türkiye’nin ulusal mimari yarışmayla (1964) elde edilen ilk müze yapısı olan, 1972 yılından bu güne hizmet veren Antalya Arkeoloji Müzesi Doğan Tekeli, Sami Sisa, Metin Hepgüler imzası taşıyordu.
Yıkım gerekçesi depreme karşı dayanıksızlık olarak açıklanınca mimarlık çevrelerinde çeşitli tartışmalar ortaya çıktı. Yapının mimarlarından Doğan Tekeli yapının yıkılmadan güçlendirilebileceğini savundu; Mimarlar Odası ve pek çok kuruluş yıkıma karşı resmî açıklamalarda bulundu; yasal işlemler başlatıldı. Tümü ortak bir dil ile yapının özgün mimari kimliğe sahip modern miras niteliğinde olduğunu, güçlendirme ve restorasyon yoluyla korunabileceğini savunuyordu. Buna karşılık Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürü Birol İncekiköz’ün ifadeleri ile gazetelere yansıyan haberlerde, bunun mümkün olmadığı iddia edildi. Müzede görevli Yüksek Mimar Ersin Yasin Öztürk de mevcut müze binasının taşıyıcı sisteminde ciddi zafiyetler oluştuğunu, binanın yalnızca işlevsiz değil, aynı zamanda tehlikeli olduğunu, 1972’de açılan yapının daha on yıl geçmeden ciddi su alma, yalıtım ve statik sorunlar yaşadığını, zaman içinde ek yapılarla geçici çözümler arandığını ancak binanın temel yapısal sorunlarının büyüyerek devam ettiğini aktarıyordu. Öztürk aynı haberde müzenin mimari projesinin gönüllü olarak katkı sunan bir mimarlık ofisi tarafından hazırlandığını ve süreç boyunca herkese açık bilgilendirme toplantıları düzenlendiğini aktardı. Öztürk’e göre son derece şeffaf yürütülen bu süreç kapsamında bir dizi açık toplantı düzenlenmiş; Mart 2025’te, çağdaş ve genç ofislerden Baraka Mimarlık tarafından yapıldığını öğrendiğimiz projenin detayları, bir yıllık bir süreç sonrasında basın mensupları ile paylaşılmıştı. Öztürk ekliyordu: “Bu toplantılara katılmayan bazı kişi ve grupların sonradan süreci sorgulaması sağlıklı bir eleştiri değil.”

Köklü mimarlık ofisleri ile genç ofisleri, farklı düşüncedeki gazetecileri, akademisyenleri ve mimarlık profesyonellerini karşı karşıya getiren bu süreç sonrasında bu yapı 2025 yılının Eylül ayında tamamen yıkıldı. Yaklaşık 20 bin metrekarelik alanı ile bir öncekinin tam iki misli olan yeni müzenin bu yılın sonlarına doğru açılması planlanıyor. Yeni projede ismi geçen mimarlık ofisi dönemimizin önemli ofislerinden biri olduğundan, yetkililer tarafından açıklanan raporlara güvencimiz artıyor; bir kültürel mirasın daha göz göre göre yok oluşunu izlerken, neredeyse yeniden ele alınmasının, güçlendirilerek kazandırılmasının imkânsız olduğuna ikna oluyoruz; çünkü tersi olsaydı, bir mimarlık ofisi, köklü bir başka mimarlık ofisinin hafıza niteliği taşıyan bir eserini ne yapar eder; kendi tasarımının içinde yaşatmanın bir yolunu bulurdu diye düşünüyoruz.
Ben sözgelimi AKM yıkımında tam olarak Tabanlıoğlu tarafından yapılacağı güvencesi ile ikna olmuştum. Mimari değerler belki mimarlık ofisleri aracılığıyla korunabiliyor ancak, ortaya çıkan yeni yapının kalitesizlik sorunu da var. Yapının ortaya çıkması esnasındaki satın alma süreçlerine mimarlar neredeyse hiç etki edemiyor. Geçtiğimiz akşam AKM ana salonda bina çok yeni olmasına rağmen gıcırdayan koltuklarda otururken bunu düşünüyordum. Pek çok mimar dostumun projelerinin hayata geçirilme biçiminden duydukları rahatsızlığı biliyorum; bu süreçlere müdahil olmama gibi —benim çok tartışabileceğim— bir yolu tercih etmeleri de bu yılgınlıktan kaynaklanıyor. Bu işleyişte iyi bir sonuç çıkması, Türkiye’nin mesela Hamburg gibi olması beklenemez. Savaşta en çok bombalanan ve yerle bir olan Hamburg’un en eski yapıları bir bir ayağa kaldırılırken, tuğlalar öyle bir hassasiyetle döşenmiş ki, kent bir başyapıt olarak yeniden ortaya çıkmış. Daha önce Danimarka’ya ait olan mahallelerdeki Alman felsefesine tümüyle zıt estetik sahibi olan süslemeci yaklaşım ise olduğu gibi konmuş; “bu bizden değil” denilip dümdüz edilmemiş. Üstelik yeni olan bu kompleks ve devasa liman kentine öyle etkin biçimde eklenmiş; ekleniyor ki hayran olmamak elde değil. Zaha Hadid imzalı liman boyu yürüyüş alanından Herzog de Meuron imzalı Elbphilharmonie’ye bakarak yürüdüğümde, biraz da Almanlar ne şanslı diye kıskanıyorum içimden (!)

Bunlar bizim tasarımcılar olarak edindiğimiz dertler. Türkiye “yeni” olanı hemen sever; bağrına basar; tuhaftır ki, eskiyi unutmayı da pek sever. Toplum genelinde yeni ve büyük bir yapının hemen kabul göreceğini, çok sevileceğini, eskisini ise tamamen hafızalardan sileceğini adımız gibi biliyoruz.
Bu satırları size yazarken, Antalya Arkeoloji Müzesi tartışmalarının üzerinden çok sular aktı; bugünlerde de bir başka Doğan Tekeli-Sami Sisa binası, yine depreme dayanıksızlık gerekçesiyle yıkılıyor. 80’li yılların tümüyle kırsal sayılabilecek Ankara-Eskişehir karayolu yamacında yükselen bu yapı Halkbank Genel Müdürlük binası olarak inşa edilmiş ve Hazine Müsteşarlığı’na devredilmişti. Belirtebilirim ki dönemine göre epey iddialı bir çizgi sahibiydi; yüksekliği ile o dönemde bölgenin belirleyicisi olan bu yapı da artık sadece arşivlerde koruyacak yerini.

Yıkım bu ay başladı ancak tartışmalar hâlen devam ediyor ve yapı ile ilgili olan kesimler yıkılmadan güçlendirme yapılabileceğini savunuyor. Buradaki tercih yönü sanırım eskiye harcanacak bütçelerin biraz fazlası ile yepyeni bir şey inşa etmenin hazzı etrafında şekilleniyor olmalı. Çünkü uzmanların tüm serzenişlerine karşılık yıkılmadan ele alınmanın çalışmaları veya bütçesi toplumla pek paylaşılmıyor.
Bu gerilim görülebildiği üzere yalnızca tek bir yapının kaderiyle ilgili değil; Türkiye’de modern mimarlık mirasının ne kadar kolay gözden çıkarılabildiğini göstermesi bakımından da önemli. Bu coğrafyada “yenileme” kavramı aslında yok gibi bir şey; çoğu zaman “yıkıp yeniden yapma” anlamına geliyor. Oysa yenileme, hafızayı silmeden de mümkün olabilir.
Başarılı bir restorasyon süreci: Arkas Sanat Göztepe
Mesela İzmir’deki 19. yüzyıl yapısı Arkas Sanat Göztepe, özgün mimari nitelikleri korunarak kapsamlı bir restorasyon süreciyle yeniden işlevlendirilip kamusal kültür yapısına dönüştürüldü. 1895-1907 yılları arasında dönemin Sadrazamı Kâmil Paşa tarafından oğlu Sait Paşa için yaptırılan bu köşkün mimarı, İzmir Saat Kulesi’nin de mimarı olan Raymond Charles Pere. Uzun yıllar İzmir’in seçkin ailelerinden birine ev sahipliği yapan bu köşk Arkas Sanat Göztepe olarak dönüşürken mimar Seda Özen yönetiminde bir yıl süren restorasyon ile ele alındı ve kapılarını geçtiğimiz yıl açtı.
Olumlu ve olumsuz örnekler, özellikle “yeni” Türkiye’de bir hayli fazla. Hemen her karar oldu bittiye geliyor; yeterince tartışmaya açık olamıyor; tartışmaların büyük bir kısmı sadece kulaktan kulağa geçen bilgiler ile feveran şeklinde yapılıyor; bu ortam bile, bu konuyu daha fazla ele almamız gerektiğinin net bir göstergesi.

Uluslararası mimarlık mecraları da bu konuyu sürekli olarak tartışıyor. Sürdürülebilirliği önemseyen dergilerden Metropolis, mevcut binaların “gerçek değerini” yalnızca nostaljiyle değil; kültürel, ekonomik ve çevresel katmanları birlikte okuyarak ele alabileceğimizi söylüyor. Barbara Buser’in öncülük ettiği bir yeniden kullanım yaklaşımını inceliyorum; Basel’de dönüştürülen bir yapıda yalnızca binanın yeniden kullanımı sayesinde yaklaşık 7 bin ton karbon emisyonu önlenmiş örneğin. Bu sayı, mimarlığın artık yalnızca biçim üretme işi olmadığını; karbon salınımı, kaynak kullanımı, söküm, malzeme ve yaşam döngüsü gibi kavramlara yönelik hesaplar da yapmak zorunda olan bir profesyonel alan olduğunu gösteriyor.
Domus dergisinde de bu konunun sıklıkla gündeme geldiğini görüyoruz. Örneğin Casa Batlló’daki kapsamlı restorasyonun anlatıldığı dosyada, 2025’te mekânların ve yüzeylerin özgün parlaklığının geri kazandırıldığı, mozaiklerin, zeminlerin ve cephe öğelerinin hassas bir restorasyonla yeniden canlandırıldığı anlatılırken yeni olanın büyüsünden çok, geri kazanılanın zekâsı vurgulanıyor. Tasarımın merkez üssü İtalya, her yıl düzenlediği Italian Design Day kapsamında 2026’daki temasını “Re-Design” olarak sundu. Bu “yeniden tasarım” kavramı evrensel ölçekte bilinen ve mekânların, nesnelerin, fikirlerin ve ilişkilerin yeniden tasarlanmasını; yani önce var olanı dönüştürmeyi tartışmaya açan bir yaklaşımdır ve bu günlerde oldukça sıcak.
Bugün “daha fazla yapmalı mıyız?” sorusunu, aslında “daha mı az yıkmalıyız?” sorusundan ayrı düşünemeyiz. Yeni projelerin büyük bir kısmı, görünmez bir ön-yıkım ekonomisi üzerinde gelişiyor: arsayı temizleme, geçmişi silme, yapıyı değersizleştirme, yerin/toplumun hafızasını gayrimenkul mantığına dönüştürme bu ekonominin katmanlarını oluşturuyor. Bir binayı yıkmak yalnızca bir strüktürü ortadan kaldırmak değildir; oradaki toplumsal alışkanlığı, mahalle ritmini, malzeme kültürünü, hatta bir dönemin hayal gücünü de sökmektir. Bir süre yaşadıktan sonra, etraftaki yıkımların şiddetine dayanamayarak on yıl önce ayrıldığım Fenerbahçe mahallesinin sahil kesimine dik inen caddeyi geçen haftalarda yeniden ziyaret ettim; ne binaları ne de yeni sakinleri, dükkanları tanımadığım bu bölgede tümüyle farklı bir kente gelmiş gibi hissettim. İçimde oluşan tuhaf boşluğu, dokunulmadan kalan Fenerbahçe Orduevi doldurdu. Bölgede on yıl öncesinden tek bir iz, sadece o kalmıştı.
Mimarlık ekseninde yeni bina üretmekten önce, neyin korunmaya değer olduğuna karar verme ahlakını tartıştığımız bu günlerin aynı zamanda dünya çapında bir savaş dönemi olduğunu da göz ardı edemiyorum.

Savaşlarla yıkılan sadece kentler değil
Bu tartışma savaş coğrafyalarına baktığımızda daha da sertleşiyor. Gözümüzün önünde yerle bir edilen Gazze’de Dünya Bankası, Avrupa Birliği ve Birleşmiş Milletler’in ortak ara değerlendirmesine göre toparlanma ve yeniden inşa gereksinimi 53,2 milyar dolar olarak hesaplanmış; bunun 20 milyar dolarlık kısmına ilk üç yılda ihtiyaç olduğu belirtilmiş. Çeşitli mimarlık oluşumları bu süreci kendi çaplarında izlediler; burada insan kıyımı ve kent kıyımı olarak adlandırdığımız tarihî bir duruma tanıklık ettik. Uydu analizleri geçen yıl itibarıyla on binlerce yapının yok edildiğini ya da ağır hasar aldığını gösterdi. Reuters, 2025 başında Gazze’de altyapı hasarının 18,5 milyar dolara ulaştığını, su ve yol altyapısının büyük ölçüde çöktüğünü aktardı. Bölgenin yeniden yapımı için ise dev firmaların masalarında projeler çoktan hazırlandı; burada dev bir pasta var ve tüm insanlık bu pastadan pay alacak kaçınılmaz olarak. ABD’li ve Avrupalı mimarlık, inşaat ve altyapı şirketleri sıraya girdi; herkes diliminin büyüklüğünü ayarlamaya çalışıyor. Çok değil 5 yıl içerisinde tüm yaratıcı ekonomiler, inşaat, teknoloji ve finans sektörleri bu çarkın içinde olacaktır.
Böyle bir tabloda “yeniden inşa” yalnızca teknik bir konu değil; kimin için, nasıl, hangi egemenlik ilişkileri içinde ve hangi hafıza siyasetiyle inşa edileceği sorusu benim midemi fena halde ağrıtıyor.
Suriye’de de tablo benzer biçimde ağır. Dünya Bankası’nın 2025 tarihli değerlendirmesine göre ülkenin yeniden inşa maliyeti 216 milyar dolar; çatışma, savaş öncesi sermaye stokunun yaklaşık üçte birine zarar verdi. Hasarın en büyük kısmı altyapıda, ardından konutlarda ve konut dışı yapılarda yoğunlaşıyor.
İran’da dünyanın kültürel mirasına dair pek çok yapı hasar gördü. Bu yılın ilk günlerinden itibaren tırmanan savaşın yalnızca enerji altyapısını değil, kültürel mirası da tehdit ettiği görüldü. Reuters ve UNESCO açıklamalarına göre Tahran’daki Gülistan Sarayı ile İsfahan’daki bazı tarihî alanlar savaşın etkisiyle zarar gördü; UNESCO, taraflara kültürel mirası koruma çağrısı yaptı. Yine Reuters’ın Nisan 2026 tarihli analizine göre savaş, Körfez’de enerji ve lojistik altyapıyı da hedef hâline getirerek bölgenin uzun vadeli yeniden yapılanma ve kalkınma planlarını belirsizleştirmeye devam ediyor.
Burada sormamız gereken soru şu: Barış zamanında durmadan yeni projeler üretmeye iştahlı biçimde kilitlenen bir mimarlık kültürü, savaş zamanında kaybedilen şehirlere, anıtlara ve gündelik yaşama gerçekten nasıl cevap verecek?
Savaşların sonunda şehirler yalnızca binaları ile yıkılmış olmuyor; su sistemi, enerji ağı, eğitim yapıları, sağlık tesisleri ve gündelik yaşamın bütün taşıyıcı omurgası da parçalanıyor.
Dünyanın mimarlık anlayışı bu çağın gereksinimleri ile de dönüşüyor; dönüşmek durumunda. Artık kentlerin propagandası veya gücün simgesi için ikonik yapılar yapan star mimarlıktan konuşamayız; o devir geçti. Böyle bir çağda mimarlık, “ikon yapı” üretmekten önce yaşanabilirliği, kamusallığı geri kurma sorumluluğu taşımalı.
Bugüne dek inşaat çağının alışkanlıklarıyla düşünüyorduk ama şimdi yıkım çağının gerçekliği içinde yaşıyoruz. Böyle bir dönemde mimarlığın kahramanlığı “daha büyük”, “daha parlak”, “daha yeni” projelerde değil; daha dikkatli, daha az kibirli, daha hafızalı kararlar verebilmesinde yatmaz mı?
Daha fazla tasarlamaya ve inşa etmeye gerçekten ihtiyacımız var mı? Evet, elbette var. Deprem gerçeğimizle, savaş sonrasında, yeniden tasarlama ve inşa etmek kaçınılmaz. Peki bu yeniden yapımı akıl ile mi gerçekleştiriyoruz? Bu sorunun cevabı için, bu yazıda hiç açmayacağım Antakya depremi sonrası yeniden yapılanlar, bölgede hâlâ yaşananlara göz atmak gerekli.
Bu sorunun cevabı için bir korku filmi setini andırarak yükselen Fikirtepe’nin hâlâ şantiye halindeki ara sokaklarına dalarak mümkünse bir de gece vakti yürümek gerekli.
Belki de bugün daha çok ihtiyaç duyduğumuz şey, yeni bina üretmekten önce yeni bir “yapısal vicdan” üretmektir. Bu ülkenin çok nitelikli ve çalışkan mimarları ve tasarımcıları var. Ama onlardan daha iştahlı ve açıkgöz olanları, özellikle kamusal projelerde bu problemleri boşalan kovaları suyla doldurmak şeklinde ele alıp işlerine bakıyorlar.
Galiba artık daha değerli olan, daha çok, daha iyi filan yapmak değil; ne zaman yapmayacağını bilmek.
Yönetimler için de bu böyle: Daha çok inşa etmek değil; neyin yıkılmaması gerektiğini öğrenmek ve elbet tasarımı yalnızca geleceği yaratma aracı olarak değil, kaybedilenleri tanıma, hafızayı koruma ve ortak yaşamı onarma pratiği olarak yeniden düşünmek. Bir devlet mekanizmasını içinde bulunduğumuz çağda sürdürülebilir kılacak değerler bunlar. İnşa ettiklerinin şanı ile anılma ve kudret elde etme dönemi tüm dünyada bitti. Bizde ise, eskinin izlerinin silinmesi ve yerine yeni Türkiye inşa edilmesi politikaları bitecek gibi görünmüyor.
Antakya depremi sonrası ne yaptık?
Antakya depreminin ardından o dönemde yazdığım gazetede “Kenti kim yapar?” başlıklı bir yazı dizisi kaleme almıştım. Yıllar geçtikten sonra geçmişteki yorumlarımı yeniden ele almayı önemsiyorum. Bu seride asıl amacım kentin yalnızca binalardan oluşan bir fiziksel çevre değil, ortak ideallerin kurulduğu bir yaşam alanı olduğunu vurgulayabilmekti. Deprem sonrası taze taze yeni yapımların tartışıldığı bir ortamda meseleyi sadece yapı stoğu olarak değil, düşünsel ve toplumsal bir travma olarak ele almamız gerektiğine benzer bakış açılarını taşıyan girişimler eşliğinde değinmiştim.
Yıkılan bir kenti yeniden yapmak, yalnızca hızlı inşaat değil; strateji, hukuk ve model meselesiydi; asıl önemli olan kalıcı, örnek oluşturabilecek bir ana fikir geliştirmekti; pek çok profesyonel ve uzman bir araya gelerek bunu söyledi. Bu yeniden yapım işi sadece mimarlık ile ilgili olarak değil, mevzuat, temel haklar, devletin süreç yönetimi ve kamusal gelişim ile birlikte düşünülmeliydi.
Serinin üçüncü ve son yazısında “Bilgi doğru cevapları verir, doğru soruları sorduran ise akıldır.” demiştim. O gün de sorguladığım nasıl düşündüğümüz, neyi sorun saydığımız ve ne tür bilgiye güvendiğimizdi. Kent üretimini, bir takım siyasilerin, bürokratların, inşaatçıların ve mimarların kapalı alanında yürütülen bir süreç olarak değil; toplumun tamamını ilgilendiren bir kamusal mesele olarak görüyorum, her iyi eğitimli, bilinçli, vicdanlı, etik insan gibi. Bu bağlamda kenti kim yapar şeklinde sorduğum soru aslında kenti kimin belirlediği, kimin bozduğu, kimin onarabileceği, özetle kimin söz sahibi olacağıydı. Kaçınılmaz olan fiziksel yıkımdan çok daha geniş bir “medeniyet ve yaşam kalitesi” kaybı ile karşı karşıya olduğumuz bu tecrübe sonrası duygularımı “Hepimiz enkaz altındayız” şeklinde ifade etmiştim. Aradan geçen bunca yıl maalesef o enkazın altından çıkmadığımızı gösterdi. Düşüncelerimin tümüne karşı biçimde yükselen ve bir de büyük başarı olarak pazarlanan TOKİ konutları, benim tüm idealizmimi gömdü ve mezar taşları gibi dikildi üzerime. O dönemde işinde uzman olan sağduyulu ve vicdanlı herkes, hız yerine strateji, refleks yerine akıl, rant yerine yaşam kalitesi önerdi; olmadı.

Daha fazla tasarlamaya, üretmeye, inşa etmeye gerçekten de ihtiyacımız yok.
Ne oldu Lefebvre’in savunduğu, toplumun kentini savunma hakkına? Bir kenti üç beş kişi, üç beş dernek savunamaz, kitlesel bir dil ve düşünce birliği gerekli. Yıkılan, yeni yapılarla dönüşen değişen mahallelerle birlikte yaşamlarımız da yıkılıyor ve dönüşüyor. Arendt kamusal alanları “Space of Appearance” yani görünürlüğün (varlığın) alanı olarak tanımlar. Bu alanlarda bir araya geliriz, konuşuruz, buluşuruz, birbirimize görünür oluruz; bu da bağlarımızı güçlendirir. Kent birlikte yaşamımızın sahnesiydi hani? Hani bu sahneyi bizim aksiyonlarımız ancak değiştirebilirdi? Foucault, yapılan her kentsel müdahalenin otoritenin iplerinin kimin elinde olduğunu belirttiğini anlatıyordu bize; güç dengelerini ne iyi anlattı. Özetle öyle çok bilgimiz var ki geçmişin omuzlarında yükseleceğimiz.
Bugün ihtiyacımız olan ne yeni projelere ne de nostaljik yakınmalar; yıkımı meşrulaştıran zihniyetle mücadele için, içeriden başlayan ve mutlaka toplum ölçeğine yayılan bir etik anlayışı geliştirmek ve uygulamak durumundayız.
- Prof. Dr. İhsan Bilgin hayatını kaybetti
- Türkiye’nin en önemli mimarlarından Cengiz Bektaş hayatını kaybetti
- Bilgi Üniversitesi Öğretim Görevlisi Dr. Yavuz Sezer koronavirüs nedeniyle hayatını kaybetti
- Mimar ve akademisyen Afife Batur hayatını kaybetti
- Türk Serbest Mimarlar Derneği’nden Medyascope’a ödül











