Sırtımda yaralı bir ağaç, evimde kayıp bir ruh ve elimde kızım Denver… Sırtımdaki yaralı ağaç nereden geldiğimi, evimdeki kayıp ruh nereye gideceğimi ve elimdeki kızım Denver nerede durduğumu hatırlatıyor. Hayatım bu üçünü beklemekle geçiyor. Sırtında yaralı ağaç olanları nerede olurlarsa olsunlar, tanırım. Sadece ruhları kayıp olanlarla yakınlık kurarım, Denver ile hayata tutunurum, yaşadığımı ve bir zamanlar insan olduğumu hatırlarım.
Tek bir özlemim vardı pişmanlığımın ve utancımın ötesinde. Salt bana özgü bir düşüm olsun isterdim. Toprağından göğüne, suyundan ışığına, incisinden kömür taşına kadar, her şeyini elimle yaptığım, her şeyine kokumun sindiği bir düşüm. Hayat, kendime ait bir düşü çok gördü bana. İçimde bir şeyler kırılmıştı ismini bilemediğim, ruhumun varoluş kodlarını unutmuştum farkında olmadan, kalbimdeki denizi kirletmiştim bilmeden.
Zaman, yeni yolculuklara inat, aynı yerde tutuyor hayatımın yakıldığı yeri. Birileri bilerek ve isteyerek kök söktürmüştü insan gerçekliğime. Yaşamımı istemediğim bir ölümle sonlandırmamak için celladın karanlık tarafına tutunuyordum, celladın ölülerinden merhamet dileniyordum, celladın bir gaflet anını kolluyordum. Kalbi olmayan göğün şarkısını duyamaz, yerin türküsünü duyamaz, suyun şiirini dinleyemez. Kalbi yoktu cellatların. Çaban, kalbi olmayan cellatlara inanca yaşama düşünü hatırlatmaktı. Hikayem, gelecek zamanın akışına karşı geçmişin hatıralarıyla kürek çekmekti.
Zaman, oğullarım Howard ve Buglar’ın yüzüne kalın bir perdeyi indiriyor, aramıza unutkanlığın sisli hafızası giriyor. Onları geçmişimde tutamıyorum, onlarla büyüyemiyorum. 124’ün görünmez karanlık dehlizlerinde, onların bebek yüzüyle küçüldükçe küçülüyorum.
En büyük kabahatim, Denver’ı ölümüne sevmek oldu. Oysa bize biçilen dünyada her şey sınırlıydı, sevgi geçiciydi, bağlanmak olmazdı, hatırlanmak günahtı, kalbiyle yaşamak yasaktı. Biz yaşamın kara yüzüydük ve yağmurlar daha eksik yağardı yüzümüze. Çorak topraklara bakıp bütün eksiklerimizi gözyaşlarımızla yıkamak, yazgımızdı.
Akşama doğru karnaval bitip zenciler dağılınca yolda siyah bir elbisenin içinde, ayakkabı bağcıkları çözük birini gördük. İsmini sorduk, “Sevilen” dedi. Tek bir kelimeden ibaretti o: Sevilen. Sadece sevilmişti. Şimdi ise gözlerindeki koyu anlamsızlıkla ölüme terk edilmişti. “Sevilen” demişti kendine; “terk edilen” demiştik ona.
Küpelerim benimle Sevilen arasında sır olarak duruyor. Küpenin bir teki kalbimde, diğeri de onun gözlerinde kaybolmuştu sanki. O bendeki küpeyi bulursa öyküsüne kavuşacaktı, ben ondakini bulursam yeni, farklı, değişik bir insan olacaktım. Sonuçta iki küpenin bir araya getirdiği “öykü insan” olacaktık. O öyküsünde Sevilen, ben insanlığımda özgürleşen.
Ben Sevilen isem, hiç kimse bana ne yapacağımı söyleyemez. Ben Sevilen isem hep kalbimin sesini dinleyip ona göre hareket ederim. Ben Sevilen isem içimdeki çocuk ile dışımdaki yol arasında dururum. Ben Sevilen isem içimdeki aydınlık ile dışarıdaki karanlığı birbirine kavuşturacak bir yolu arayıp bulurum. Artık ne karanlık muhtaç olur şafağa ne de aydınlık korkar akşamın alacakaranlığından.
Hep aynı yerdeyim: Açıklık. Kılavuzum hep aynı kişi: Baby Suggs. Ve hep aynı hayali yaşıyorum: Kahkaha ile güler çocuklar, dans eder erkekler, bütün diriler ve ölüler için gözyaşı döker kadınlar. Ve de aynı buyruk: Önce kendini seveceksin. Kendini sevmeyen başkalarına yardım edemez, başkalarına ulaşamaz, başkalarını sevemez. Kendini sevmeyen yeni yollar açamaz, renklerin birlikteliğini sağlayamaz, evrensel ahengi yakalayamaz.
Yarım kalmış hikâyelerin bekçisidir kalbim
Beyaz yaratıklar geldiler ve yürek tellerimi kopardılar. Hiç acımadılar, insan olmayı unuttukları için. Gözyaşlarımı göremediler, kalpleri taşladığı için. Beyaz yaratıklar, karabasan olup çöktüler hayatımın üzerine. Parçalanmış yürek tellerine tutunmaktan başka çarem yoktu. Tutundum onlara ve Baby Suggs’un ölüm yatağına yürüdüm.
Halle geçmişimin önünde duruyor, Paul D geleceğimin kapısını aralamış beni bekliyor. Ne geçmişime dönebiliyorum Halle ile ne de geleceğim kapısını aralayabiliyorum Paul D ile; ama görünmez bir el beni geleceğin kapısına doğru itekliyor, karşı koyamıyorum. Hayatın geçiciliği ile ölümün kalıcılığını aynı anda hissediyorum. Yarım kalmış hikâyelerin bekçisidir kalbim, yasıma gelir kuşlar. İçim, bütün mezar taşları yıkılmış eski bir mezarlıktır kimselerin uğramadığı; solar beyaz zambaklar, kurur al güller. Yüzüm, tarihin boynuna geçirilmiş kara bir kementtir sefalet timsali; uçup gider göçmen kuşlar, ölür kocaman asırlık filler.
İçimde karanlık, simsiyah bir hapishane, ağzını açmış beni bekliyor. Dışarıda ne zaman sakinleşip durulacağı belli olamayan beyaz canavarların dünyası. Gidecek yeri olmayanların şarkısına duruyorum dişleri sökülmüş yalnızlığımla. Duyulmaz şarkım, çıkmaz sesim, kıpırdanmaz dilim.
Arkamda Bay ve Bayan Garner’iyle, Paul A, D ve F’siyle, Halle ve Sethe’siyle Tatlı Yuva; önümde belirsiz beklentileriyle, ağır bedelli özgürlüğüyle 124. Beyazlar her yerdeydi, ben hiçbir yerde özgürlüğümü arıyordum Tatlı Yuva ile 124’ün ötesinde.
Beyaz köle avcıları her yerdeydi. Ancak nereye gideceğini bilenler onlardan kaçabilirdi. Asıl büyük tehlike, yolları bilmemekti. Yolları bilmeyen saklanamaz, saklanamayan kuş gibi avlanır. Yolu bilen yola çıkan avlanmaktan kurtulup hedefine ulaşır.
Halle bana öğretmişti: Dünyada özgürlükten daha değerli bir şey yoktur. Özgürsen kalbinin şarkısını duyabilirsin, aklının sonsuzluk özlemini giderebilirsin. Özgürsen insan olduğunu anlayabilirsin. Özgürsen canının istediğini sevebilirsin. Özgürsen birilerinden izin almadan yaşayabilirsin.
Beyazlar her siyah derinin atında vahşi bir ormanın uzandığına inanırlar: “Geçit vermeyen, çevrintili sular; ağaçlardan sarkan, tiz çığlıklar atan maymunlar; uyuklayan yılanlar; o tatlı, beyaz kanlarını emmeye hazır, kırmızı diş etleri.” Ama onlar bilmez ve kabul etmezler asıl ırkçı ormanın kendi kafalarında olduğunu. Çığlıklar atan maymunlar kendi derilerinin altında yaşıyordu; o kızıl diş etleri onlarındı. Simsiyah korkularının esiri olan beyaz tenliler, bizi kurban etmek istiyorlardı.
Ben Sethe isem, sen Sevilen isen herhangi bir beyazın, sırf canı istediği için senin özünü, benliğini almalarına, sahip olduğun en iyi, en münzevi, en güzel şeyi, en temiz olan yanının kirletmelerine izin vermeyeceğim.
Ben mezbahanın avlusunda çalışabilirdim ama sen asla! Hiç kimse senin özelliklerini bir sayfanın hayvanlara ayrılmış olan bölümüne sıralamayacaktı. Seni benden ve kendi özünden uzaklaştıran bütün olasılıkları, bütün bir varlığımla ve canım pahasına reddediyorum.
Sen benim içe dönük yalnızlığımsın, Sevilen. Dışarıda seni arayıp dururken bile içeride beklediğim sendin; gelecek sendin, gelmeyecek olan da sendin. Suyun hafızasına yazılmış dünün dünyası ve yarının hülyası da sendin. Sen, Sevilen…














