Eyüp Tatlıpınar yazdı: Dedektifler pes etti, dünyayı kim kurtaracak?

Polisiyelerdeki dedektifler neden hep arızalıdır? Özel hayatları neden berbattır? Tarihin en pis dedektifi neden günümüzde yaşıyor? Polisiyenin ve kapitalizmin sonu mu geldi?

Kaotik, sonu gelmez bir koşturmaca, iç içe geçmiş entrikalar, karnavaldan çıkmış karakterler, İngiliz mizahıyla süslü diyaloglar, görsel şıklık, hızlı kurgu… Yani Guy Ritchie… Böyle bir sinemacıyla bir Sherlock Holmes macerasının buluşmasından eğlenceli bir sonuç, Young Sherlock dizisi çıkmış. Holmes henüz dedektifliğe adım atmamış bir gençken, hayattaki ilk vakasında, Oxford’daki cinayetle başlayıp İstanbul’a uzanan küresel bir komplonun peşinden sürükleniyor.

Tahmin edin, zekâsıyla ünlü dedektif gençliğinde nasıl biriydi? Evet, ince zekâya gençken de sahipti, tabii ki gizemli komployu da bu sayede çözdü. Ve aynı zamanda “arızalı” biriydi. Çevresine uyum sağlayamayan, toplumsal normlarla bağ kuramamış, disiplinden yoksun, kardeşinin ölümünde büyük paya sahip olduğunu düşündüğü için çocukluğundan beri travmasını taşıyan bir zekâ küpü… Annesi şöyle diyordu mesela; onun asla bir arkadaşı olmaz.

İşte sorumuz bu: Sherlock Holmes neden “arızalı” biriydi? Diyebilirsiniz ki bulunmaz zekâsının bedeli o arızalardı. Belki bir parça evet ama tam değil. İş biraz daha karışık.

Eyüp Tatlıpınar yazdı: Dedektifler pes etti, dünyayı kim kurtaracak?
Eyüp Tatlıpınar yazdı: Dedektifler pes etti, dünyayı kim kurtaracak?

Dedektiflerin arızaları neyin temsilcisi?

1841’de Edgar Allan Poe tarihin ilk dedektif karakteri Dupin’i yarattığında onun sosyal olarak uyumsuz, garip biri olmasını tercih etti. Conan Doyle’un Sherlock Holmes’u 1887’de asosyal, eksantrik, anormal bir kişilikte ortaya çıktı. Dedektifler ve sonrasında casuslar, genetik bozulmayla insanlardan ayrışmış bir tür gibi günümüze kadar arızalarını taşıdılar. Örneğin Hercule Poirot düzen takıntılı, aşırı tuhaf biriydi. Sam Spade soğuk, sert ve duygusuzdu, kuralları dinlemezdi. Heat’teki “dengesiz” Vincent Hanna’nın özel hayatı çökmüştü. True Detective’te Rust Cohle depresyonun, travmatik kişiliğin kitabını yazmış gibiydi. Ve günümüzden nadide bir örnek: Slow Horses dizisindeki Jackson Lamb kelimenin gerçek anlamıyla tarihteki en pis ajan dedektif olarak karşımıza çıktı.

Üstteki soruyu sormanın doğru zamanı aslında şimdi: Dedektifler, ajanlar neden hep arızalıdır? Tarihin en “arızalı”, en “pis” ajanı neden günümüzde yaşıyor? Bir durum, bir olay, bir özellik devamlı karşımıza çıkıyorsa mutlaka bir şeyleri temsil ediyordur. Bu arızalı olma hâlleri neyi temsil ediyor?

Bu sorunun cevabı modern dünyanın ve insanın geçirdiği dönüşümde saklı. Sherlock Holmes’un o dönemdeki “arızası”, aslında saf aklın radikal bir temsilcisi olmasından kaynaklanıyordu. Holmes’un tarih sahnesine çıktığı o ilk yıllarda polisiyeler, duygulardan, hayatın ağır sorunlarından arındırılmış birer matematik bulmacası gibiydi. (Burada bir parantez açarsak; polisiyenin uzunca bir dönem itibarlı edebiyat sınıfına dahil edilmemesinin temel nedeni de bu durumla ilgiliydi.) Dedektif ise soğuk, rasyonel kişiliğiyle, bir bilim insanı titizliğiyle; örneğin bardaktaki içeceklerin ısı farkından ya da ayakkabıdaki çamur lekesinden yola çıkıp çözüme ulaşırdı. Onun toplumla arasına koyduğu mesafe, yani arızası; onu sıradan insanlardan, onların körlüğünden ayırıyor, nesnel bir gözlemciye, aklın taşıyıcısına dönüştürüyordu.

Eyüp Tatlıpınar yazdı: Dedektifler pes etti, dünyayı kim kurtaracak?
Eyüp Tatlıpınar yazdı: Dedektifler pes etti, dünyayı kim kurtaracak?

Dedektifler neden “kirlendi”?

Ancak krizlerin derinleşmesiyle, 1. Dünya Savaşı’yla birlikte sorunların sistem içinde çözülebilir göründüğü illüzyon da bozuldu. Sistem çatırdamaya, adalet kirlenmeye başladığında polisiyeler de kabuk değiştirdi. Sam Spade gibi “hard-boiled” dedektifler sahneye çıktığında arıza artık sadece bireysel bir eksantriklik değil, sistemin arızasının bir yansımasıydı. Kuralların işlemediği, siyasetin kirlendiği, yozlaşan bir dünyada olayları çözmek, adaleti sağlamak için kirli sayılabilecek yöntemleri kullanmaktan çekinmiyordu. Spade toplumun dışına itilmiş bir antikahramandı.

Enkaza dönüşmüş özel hayatlar

Dedektifler arızalarıyla birlikte genellikle özel hayatlarındaki enkazı da geçmişten günümüze kadar taşıdılar. Polisiye efsanesi Heat’te dedektif Vincent Hanna’nın evliliği neden paramparçaydı? Epeyce bir süredir yükseliş trendindeki İskandinav polisiyesinin çok satan yazarı Jo Nesbø’nun dedektifi Harry Hole neden alkolün dibine vurmuştu?

Bu yıkım, aslında izleyiciyle kurulan sinsi ve duygusal bir kontrattır. Onların bu “arızaları” ve mahvolmuş özel hayatları, onları bizim gözümüzde kahramanlar katına yükseltir. Çünkü onlar, toplumun ve bizim güvenliğimiz için kendi hayatlarını feda eden, huzuru ellerinin tersiyle iten modern dervişlerdir. Bizim için kendilerini “imha” etmeleri, onları dokunulmaz kılar.

Eyüp Tatlıpınar yazdı: Dedektifler pes etti, dünyayı kim kurtaracak?
Eyüp Tatlıpınar yazdı: Dedektifler pes etti, dünyayı kim kurtaracak?

Dedektifler de kimlik bunalımına girer

1980’lerden itibaren tarihin değişen yönü bir kez daha polisiyelere yansıdı. Postmodern dünya, gerçeğin kendisini parçalara ayırdı. Artık tek bir doğru yoktu; sadece bakış açıları vardı. Bu çok boyutlu parçalanma dedektiflerin kimliğine de işledi. True Detective’in Rust Cohle’u, nihilist ve travmatik parçalanmışlığın zirvesiydi. Kaybolmuş geçmişini, kimliğini arayan Jason Bourne böyle bir dönemde ortaya çıktı. Fiziksel görünümünden kıvrak zekâsına kadar yıllardır “süper insan” formunda ekranlara gelmiş olan James Bond bu dönemde ruhsal çatışmalara girdi.

Post-truth çağda dedektiflerin çıkmazı

Postmodern dünyada post-truth fenomeninin belirmesiyle birlikte “gerçeğin” cenazesi kaldırıldı. Bilgiyi kontrol eden, “gerçekliği” belirleyen elit merkezler, kurumlar zayıfladı; işlerin çığırından çıktığı yeni bir çağın kapısı aralandı. Bir önceki çağın gerçekleriyle birlikte bu yeni dönemde kurumlar da sistemin kendisi de anlamını, önemini kaybetmeye başladı.

Sisteme, kurumsal çürümüşlüğe, liyakatsizliğe oldukça sert bir eleştiri yönelten Line of Duty’deki kahraman polisler sonunda sorunların sistemin özünden kaynaklandığını keşfettiğinde kendilerini çaresizlik içinde buldular. Sistemin kendi vaatlerine, adalete, dürüstlüğe ihanetine dayanamadılar ve çözümsüz kaldılar.

The Capture’da Başkomiser Rachel Carey, post-truth çağa oldukça uygun, heyecan dolu bir komployu deşifre ettiğinde sistemdeki çürümüşlüğün boyutunu görmesine rağmen savaşmak yerine sistemin parçası olmayı seçti.

Slow Horses’ın Jackson Lamb’i her şeyin çığırından çıktığı bu çağın antiteziydi. Lamb, sadece “arızalı” değildi; tarihin gördüğü en pasaklı, en kaba ve en umutsuz figürdü. İçinde yaşadığı sistemin kokuşmuşluğunu bizzat kendi bedeniyle ve üslubuyla protesto ediyordu. Yozlaşmış dünyada bir ışık görmüyordu ve bu tavırdan başka elinden bir şey gelmiyordu.

Eyüp Tatlıpınar yazdı: Dedektifler pes etti, dünyayı kim kurtaracak?
Eyüp Tatlıpınar yazdı: Dedektifler pes etti, dünyayı kim kurtaracak?

Polisiyenin geldiği yer kapitalizmin sonu mu?

Buraya kadar geldik, artık bir konuyu net biçimde tanımlamak iyi olur. Polisiye meraklısı ekonomist Ernest Mandel’in 1984’te yazdığı “Hoş Cinayet” kitabında ayrıntılı biçimde anlattığı gibi: polisiyenin tarihi, suçun, mülkiyetin ve kapitalizmin tarihidir.

Suçun bir mülkiyet ihlali olduğu, düzenin ise korunması gereken bir “sistem” olduğu dünyalarda polisiyeler var olabilirdi. Feodal dünyada polisiye yazılamazdı.

Peki, bu uzun yolculuk bundan sonra nasıl devam edecek? Bu “karanlık” evre nasıl atlatılacak? Örneğin Slow Horses’ta, örneğin The Capture’da görüyoruz; dedektifler artık vakayı “çözemiyorlar”. Bazen suç organizasyonlarıyla iş birliği yapmak zorunda kalıyorlar ya da sistemin devasa yalanı karşısında boyun eğip vazgeçiyorlar.

Sorunların çözülebileceği, suçlunun hapse gireceği ve dünyanın huzura kavuşacağı o büyük hayal artık bitti. Dedektiflerin işlevini kaybetmesi, aslında kapitalizmin kendi çıkmazının ve sonunun işareti olabilir mi?

Eğer düzeni korumakla görevli olan “akıl”, yani dedektif bile vazgeçtiyse, çözüm nerede? Belki de artık bulmacayı çözecek bir dehaya değil, bu arızalı sistemi kökten değiştirecek kolektif bir bilince ihtiyacımız var. Çünkü dedektifler pes ettiyse; bu artık bir polisiye değil, bir hayatta kalma hikâyesidir.

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.