Geçtiğimiz gün ülkenin en ileri teknolojilerini üreten firmalarından birinde, aydınlatma tasarımı projelerimden biri için görüşme sağlarken bir kasa dolusu optik mercek parçasına elimi daldırıp bunlardan her birini seçerek uygun olup olmadığına bakıyordum. O sırada firmanın sahibi ile sohbet halindeyiz; bana “Biliyorsun piyasadaki tüm yenilikler savunma sanayinden çıkmıştır” dedi. Burada baktığımız ışık diffüzörleri; mercekleri gibi teknik parçaların bir çoğu on yıllardır polislerin araçlarında, tanklarda, uçaklarda kullanılmasına rağmen mimari aydınlatmada kullanımları henüz on yıldan azdı; kuşkusuz ilhamı buralardaki kullanımlardı tabii.
Bunu çoğu zaman fark etmeyiz ancak gerçekten de tasarım tarihinin en rahatsız edici gerçeklerinden biri budur: bugün gündelik yaşamın içindeki nesnelerin önemli bir kısmı, zamanında başka insanları öldürmek için tasarlanmış sistemlerin yan ürünleri.
- Özlem Yalım yazdı: Daha fazla tasarlamaya ve inşa etmeye gerçekten ihtiyacımız var mı?
- Özlem Yalım yazdı: Hapishane ve tasarım

Heraklitos, M.Ö. beşinci yüzyılda “Savaş her şeyin babasıdır” demiş. Bu cümle belki bazılarınıza antik bir filozofun abartılı bir düşüncesi gibi gelebilir. İnsan bugünkü dünyada soruyor yine de: gerçekten abartılı mı? Gündelik yaşamımızın birer parçası olmuş inovatif fikirlere ve eşyalara baktığımızda pek de değil doğrusu!
Naylonu ele alalım. DuPont kimyageri Wallace Carothers, 1935’te bu malzemeyi sentetik elyaf olarak laboratuvarda elde etti; ve bu ürün 1938’de ticarileşti. 15 Mayıs 1940’ta New York mağazalarında dört milyon çift naylon çorap bir günde satıldı. Ama malzemenin gelişimi ve bugün oldukça etkin olan DuPont markasının önlenemez büyümesi savaş sayesinde oldu. Naylon malzeme paraşütlere, halatlara, çadır kumaşlarına dönüştü. Hatta çorap üretimine; cephede malzeme ihtiyacı var diye ara verildi. 1945’ten sonra ise naylon bu kez evlere girdi ve aklınıza gelebilecek hemen her eşyaya uyarlandı.
Bildiğimiz sıradan koli bandının hikâyesi bundan daha farklı değil aslında. 1943’te Illinois’deki Green River Ordnance Plant’ta çalışan Vesta Stoudt adında bir işçi-anne, mühimmat kutularının kâğıt mühürlerinin nemde dağıldığını fark etti ve cephedeki iki oğlunun kutuları daha hızlı açabilmesi için doğrudan Roosevelt’e bir mektup yazdı. Talebin ardından gelen görev ile Johnson & Johnson, su geçirmez, bezle takviyeli, dişlerle yırtılabilen bir yapışkan bant geliştirdi: bu bant ordunun “duck tape”i! Yapışkan yüzeyin ardındaki kalın bez dokumanın ismi “cotton duck” olduğu için buna bu isim verildi. Hollandalılar kalın ketenlerine “doek” diyorlarmış; muhtemelen bağlantılıdır. Savaş bittiğinde ise bu bantlar önce inşaatçıların ve üreticilerin sonra da evlerin içine girdi ve her yerde kullanılmaya başlandı.

Mikrodalga fırın ise bir kaza sonucu yaratıldı. 1945’te Amerika’nın öncü savunma teknolojileri firması Raytheon’da çalışan mühendis Percy Spencer, magnetron tüpünün önünde dururken cebindeki çikolatanın eridiğini fark etti. “Magnetron da nedir?” dediğinizi duyar gibiyim: elektromanyetik dalgalar yaratan bu cihaz bildiğimiz radar teknolojisinin kalbinde yatıyor. Britanya Savaşı’nı İngilizlere bu cihaz kazandırmıştı. Savunma sanayi için radarın ne denli kritik bir teknoloji olduğunu belirtmeye gerek yok.
Bizim Spencer cebindeki çikolataya bakıp bir anda bu teknoloji ile yeme-içme arasındaki bağı kuruverdi. Dünyanın ilk mikrodalga fırını olan Radarange 1947’de piyasaya çıktı: bir buzdolabı boyunda, 340 kilogram ağırlığında ve tam 5 bin dolar değerinde idi! Bugün hemen hemen tüm evlerin içinde olan basit ve ucuz mikrodalga fırın, eğer insanlar savaşmak için daha üstün teknolojilerin peşinde koşmasalardı kullandığımız bir yenilik olmayacaktı.
Jet motoru da elbette savaşlar sebebi ile gelişi. İki ayrı insan, birbirinden habersiz, savaşın iki yakasında bu gelişimi yakaladı. İngiliz Frank Whittle turbo jet motorunu 1930’da patentlemiş; motoru ise ilk olarak 1937’de Cambridge’de çalıştırmış. Alman Hans von Ohain’in motoru ise 27 Ağustos 1939’da Heinkel He 178’i havalandırdı ve böylece dünyanın ilk jet uçuşunu yapmış oldu. İkisinin de amacı sivil yolculuk değildi. Bugün sözgelimi bir İstanbul-Toronto uçuşunda, kabinin altındaki o güçlü sesin kökeninde bu iki mühendisin savaş yıllarındaki yarışı var; ve okyanus üzerinden o hızla geçerken insanlığın bu aklı beni her defasında büyülüyor.
Listeyi uzatmak mümkün; 90’lı yılların başında ODTÜ Endüstri Ürünler Tasarımı bölümünde okurken ilk kez GPRS denen şeyi duymuştum. Bir GPS aleti tasarlamıştık okul projesi olarak. Evet www gibi GPS de o yıllarda henüz hayatımızda değildi; bazen kısacık ömrümüzde ne çok gelişime tanık olduğumuzu düşünüyor ve bunu nasıl göğüsleyebilip adapte olabildiğimize şaşırıyorum.
GPS’i de Pentagon’a borçluyuz. NAVSTAR uydu sistemi 1973’te Pentagon tarafından başlatıldı, 1995’te tam olarak operasyonel oldu, 1 Mayıs 2000’de Clinton “Selective Availability” kısıtlamasını kaldırıp teknolojiyi erişilebilir kılınca bu bilgi sivil dünyanın eline geçti; takiben sadece devletler değil özel şirketler de dünya üzerindeki konumumuzu anlık ve net olarak tanımlamaya başladı. Her gün Maps üzerinden yolumuzu buluyor ve trafik rotamızı anlık olarak tespit eden teknolojilerle bir yerden bir yere navigasyon üzerinden ilerliyoruz. Bu teknoloji otonom araçların da temelini oluşturuyor.

Akıllı telefonlarımızdaki navigasyonun yanında dijital fotoğraf ve yüz tanıma özellikleri de elbet savunma sanayi araştırmalarının birer parçası olarak bize sunulan teknolojiler.
1957 yılında Standartlar Enstitüsü’nde çalışan Russel Kirsh, oğlunun resmini tarayarak ilk kez 176×176 pixel ebadında bir dijital görüntü yaratmış. Bu fikri NASA 1961’de geliştirerek kullanmaya başlıyor ve dijital fotoğraf makinelerine uzanan taşlar böylece döşeniyor. Kodak firmasında henüz 24 yaşında bir mühendis olan Seven Sasson ise o güne dek bu alanda gerçekleşen tüm teknolojileri birleştiren ilk Kodak dijital kamera patentini 1975 yılında alıyor.
ARPANET (Advanced Research Projects Agency Network) yani Gelişmiş Araştırma Projeleri Ajansı Ağı dünyadaki ilk TCP/IP protokol paketini uygulayan ilk bilgisayar ağlarından biriydi. 1960’ların sonunda ABD Savunma Bakanlığı’nın Gelişmiş Araştırma Projeleri Ajansı (DARPA) tarafından geliştirilen ağ, modern İnternet’in teknik temelini ve doğrudan öncüsünü oluşturdu. Özetle 29 Ekim 1969’da ABD Savunma Bakanlığı’nın bir araştırma ağı olarak doğan bu sistem, bugün bu yazımı da okuduğunuz teknolojilerin arayüzlerinin gelişmiş hali.
Bildiğiniz bir böcek ilacından teflon tavaya, kurutulmuş gıdalardan ulaşım araçlarının pek çoğuna, mesela çok severek kullandığınız 4 çekerli Jeep model otomobillere ve sayılamayacak kadar çok teknolojiye ve bunlarla geliştirilen, patentlenen ve üretilerek günlük yaşantımıza dahil olan eşyalara maalesef insanların savaşlar için geliştirdiği fikirlerle ulaştık.
Burada, şu rahatsız edici düşünceye ulaşıyoruz: Uygarlığın bu kadar çok aracı savaştan çıkıyorsa, savaş bizim doğamızda olabilir; insan savaşmayı içgüdüsel olarak isteyen bir varlık olabilir. Ben ise bu içgüdünün başka bir şeyin sürekli tekrar eden başarısızlığı olduğunu düşünüyorum. İnsanlık savaş istiyor olamaz; beceriksiz insanlar savaşmaktan başka yol bulamıyor olabilir ancak bana göre!
Bu düşüncemi antropolog Margaret Mead’in 1940’ta kaleme aldığı makalesine borçluyum. “Warfare is only an invention; not a biological necessity/ Savaş bir buluştur, biyolojik bir zorunluluk değildir” diyor Mead.
Burada savaşı hiç bilmeyen küçük ölçekli toplulukların varlığını delil olarak gösteriyor; saldırganlık doğal olabilir, ama örgütlü savaş öğrenilen bir şeydir, kurumdur, mirastır diyor. Onun ardından gelen Douglas Fry ve Brian Ferguson gibi araştırmacılar da aynı çizgide. İnsan türünün kavgası kuşkusuz çok eskidir, ama “savaş” denen şey, yani disiplinli ordular, cephe, mühimmat, lojistik gibi pratikler insanlık icadı gibi görünüyor. Çinli general ve filozof Sun Tzu, Savaşma sanatı isimli kitabını M. Ö. 6. yüzyılda yazmıştı. Bu da başlı başına bir sistem tasarımı olarak sonraki askeri stratejiler bakımından yol gösterici bir kılavuz oldu. Tzu belki de savaşın tasarımını böylece tescilledi.

Çoğu savaş halkların içgüdüsünden değil, liderlerin barışçıl çözümü kuramamasından doğuyor. Halk huzur ve adalet içinde güvenli bir yaşam sürmek isterken liderler kimi yerde ego ve güç göstergesi için, kimi yerde beceriksizlik ile savaşın içine düşüyor. Yani savaş, insan doğasının değil, kurumsal bir başarısızlığın ürünü olarak ortaya çıkıyor aslında. Steven Pinker The Better Angels of Our Nature (2011) kitabında, insanlığın medenileştikçe savaşmaktan nasıl da vazgeçtiğini anlatıyor. Yazara göre insan, daha az savaşan ve daha çok pazarlık eden bir varlığa dönüşüyor gittikçe.
Savaş içgüdüsel bir zorunluluk değil, ama gerçek ve tüm şiddeti ile varlığını sürdürüyor. Uygarlığımızın gündelik konforunun büyük kısmı savaş bütçeleriyle finanse edilmiş laboratuvarlardan çıkmış durumda. Bu, üzerinde durulması gereken etik bir leke, biraz da ucu tasarım ve inovasyon alanını kirletiyor desek yanlış olmaz.
Çünkü magnetronu mikrodalgaya, paraşüt naylonunu çoraba, ARPANET’i tarayıcıya, askerî bandı koli bandına çeviren şey, savaşın kendisi değil. Savaş yalnızca acil bir bütçe ve aşırı bir aciliyet ile bunları üretiyor. Bu malzemeleri ve teknolojileri sivil hayata sızdıran, çekip alıp eve taşıyan, bir ihtiyacın değil bir arzunun nesnesi haline getiren tasarımcılar ve girişimciler. Lewis Mumford Technics and Civilization’da (1934) “Her teknolojik araç, kullanıldığı toplumsal ilişkilerin içinde yeniden anlam kazanır.” diyor; bizler bu teknolojileri hemen sevip benimseyip yaşamlarımızın vazgeçilmezleri haline getiriyoruz; sorgulamak gibi bir alışkanlığımız yok.

Eisenhower, 17 Ocak 1961’deki veda konuşmasında “askerî-endüstriyel kompleks”in büyümesine karşı insanlığı uyardığında, savaşın yalnızca cephede değil, siyasi söylemlerde, üniversitelerde, laboratuvarlarda kurumsallaştığını söylüyordu. Bugün cep telefonumuzun içindeki en az oniki ayrı askerî köken, onun haklı olduğunun bir göstergesi.
Diğer yandan bu meseleye başka bir açıdan bakmalıyız galiba: İnsan türü, kendi en yıkıcı dürtülerinin ürünlerini bile uygarlaştırmayı öğrenmiş; bunları evcilleştirmiş bir bakıma. Bu çabanın da her birinin arkasında bir tasarımcı, bir mühendis, bir yatırımcı var. Heraklitos haklıydı, ama biraz ileri gideceğim ve söylediğine ekleme yaparak tasarım mesleğini yücelteceğim: Savaş babadır; ama tasarım, o babanın bıraktığı mirasın ne olacağına karar veren çocuktur diyelim. Bu çocuğun, miras kalan her bilgiyi mümkün olduğunca birbirini öldürmekten uzaklaştırma çabasının artmasını dilerim.












