Özlem Yalım yazdı: Bir kıyıya ne kadar iktidar sığar?

İktidarların yapı üzerinden kente izlerini bırakma arzusu malumdur. Bu kez benim ve binlerce kişinin her günkü güzergâhı olan Kadıköy rıhtımında yapılması istenen bir cami projesi ile tanıştık; olur mu olmaz mı derken, Caferağa Muhtarımız Hanife Dağıstanlı, 6 Mayıs tarihli Koruma Kurulu toplantısında projenin görüşüldüğünü, aralarında Kadıköy Belediyesi KUDEB temsilcisinin de olduğu kurulun bu dolgu alanda yapılmak istenen projeyi onayladığını, biraz da sitem ederek duyurdu.

Bir kenti, yalnızca yolları, meydanları, kıyıları, camileri, kiliseleri, anıtları, köprüleri ve yüksek yapılarıyla okumuyoruz. Onu aynı zamanda kimin nerede görünmek istediğiyle de okuyoruz. Kimin izi denizin üstünde ufuk çizgisine yerleşiyor? Kimin dili, kamusal alanı kendi adı, kendi inancı, kendi iktidar estetiğiyle yeniden yazıyor?

Bugün Kadıköy Rıhtımı’nda planlanan cami projesi etrafındaki tartışma, kuşkusuz basit bir “cami yapılsın mı yapılmasın mı?” meselesi değil. Böyle düşünmek, konuyu hem yozlaştırır hem de siyasetin mimarlıkla kurduğu o derin ilişkiyi görünmez hâle getirir. Mesele, bir ibadet yapısından çok daha geniş: İstanbul’un en yoğun kamusal eşiklerinden birinde, kıyı çizgisinde, ulaşım ağlarının kesişiminde, gündelik hayatın, beklemenin, geçmenin, buluşmanın ve denizle buluşmanın ortasında yeni bir güç imgesi konumlandırılıyor; burada verilen çok fazla mesaj yok mu sizce de?

Kadıköy Rıhtımı sıradan bir arsa değil. Vapurla gelen biz Kadıköylülerin —ve Anadolu yakasına ulaşan kentlilerin büyük bir bölümünün— gün içinde yoğun trafik oluşturduğu yerlerden biri. Bu bölge aynı zamanda Anadolu yakasının en seküler, en çoğulcu, en demokratik ve çağdaş değerlere sahip insanlarının yaşadığı bir yer. Bu yüzden burada önerilen her büyük yapı, yalnızca metrekare hesabıyla veya mimari tasarımı ile değil, sembolik anlamıyla da tartışılmalı. Hele ki söz konusu yapı 20 bin kişilik kapasite, 33.559 metrekare inşaat alanı ve 1.250 araçlık otopark gibi ölçeklerle tarif ediliyorsa, artık yalnızca mimarlıktan değil, kentsel bir müdahaleden söz ediyoruz.

Asıl sormamız gereken, yönetimler bir kamusal kıyıyı kimin yararına büyütmeli? İnsanların gündelik ihtiyaçları için mi, yoksa iktidarın rejimini destekleyen görünürlük arzusu için mi?

Politikacılar yönettikleri yere iz bırakmayı sever. Çoğunlukla yapılar olarak ortaya çıkan bu izler, seçmenle kurulan iletişimin en somut göstergesidir. Yol eskir, kaldırım bozulur, otobüs saatleri aksar; çöpler kokar, sosyal yardım belki unutulur ama büyük yapı ne olursa olsun, iktidar kaybolduğunda bile orada, yapıldığı yerde kalır. Taş, beton, kubbe, kule, meydan ve anıt; politikacının geçici iktidarını kalıcıymış gibi gösteren araçlardır.

Bu yüzden iktidar, her çağda kentin en görünür noktalarına yerleşmek istemiştir. Antik imparatorlar sütunlar dikmiş, krallar saraylarını eksenlerin merkezine oturtmuş, faşist rejimler geniş bulvarlar ve devasa kamu yapılarıyla insanı küçücük hissettiren ölçekler üretmiş, modern devletler başkentlerini sıfırdan kurarak ideolojilerini bir tasarım planına çevirmiştir.

Tarihten bu yana iktidar yapıları

Ashoka sütunlarından Qin Shi Huang’ın mezar ordusuna, Roma Kolezyumu’ndan Versailles’a, Washington akslarından Yeni Delhi’ye, Brasilia’dan Nazi Almanyası’nın Germania hayaline kadar örnekler değişir; fakat psikoloji büyük ölçüde aynı kalır: İktidar yalnızca yönetmek istemez, görülmek ister. Yalnızca karar almak istemez, mekâna kazınmak ister. Yalnızca bugünü düzenlemek istemez, geleceğin hafızasını da kendi lehine perçinlemek ister.

Özlem Yalım yazdı: Bir kıyıya ne kadar iktidar sığar?
Özlem Yalım yazdı: Bir kıyıya ne kadar iktidar sığar? (Ashoka sütunları – Hindistan)

Sizi bilmem ama benim kanımı donduran Qin Shi Huang’ın mezar kompleksi bunun en erken ve en çarpıcı örneklerinden biri. UNESCO’nun kaydına göre alanda yaklaşık 56,25 kilometrekarelik bir alan üzerinde, 600’den fazla arkeolojik birim ve binlerce gerçek boyutlu pişmiş toprak asker bulunur. Bu yalnızca bir mezar değil, ölümden sonra bile devam etmesi istenen bir hükümranlık sahnesi değil de nedir!

Özlem Yalım yazdı: Bir kıyıya ne kadar iktidar sığar?
Özlem Yalım yazdı: Bir kıyıya ne kadar iktidar sığar? (Qin Shi Huang mezar ordusu)

Roma’da Kolezyum da aslında erkin sembollerinden biri; imparator Vespasian döneminde, iç savaşlar ve krizlerden sonra Roma’yı yeniden canlandırma hamlesinin parçası olarak inşa edilmiş. Britannica, yapının imparatorluk düzenini yeniden sahneleyen bir eğlence ve gösteri mekânı olduğunu aktarıyor. Burada halk eğlendirilirken imparatorluğun gücü, disiplin kapasitesi ve ölüm üzerindeki kontrol gücü de sergileniyor. Bir bakıma iktidar halka coşkuyu verirken, kendi gücüne güç katıyor.

Versailles Sarayı ise iktidarın Fransız zarafeti ile bir tür sergiye dönüşmüş hâli gibi. UNESCO, Versailles’ı monarşik iktidarın mutlak merkezi olarak tarif ediyor; saray yalnızca bir konut değil, kraliyet görgüsünün, sanatın, protokolün ve hiyerarşinin mekânsal makinesi olarak işlev görüyor. Versailles’da kral, yalnızca ülkeyi yönetmez; bakışları da yönetir. Bu yapıda kimin ne zaman göreceği, kime ne kadar yaklaşacağı, hangi eksenden yürüyeceği, hangi salonda bekleyeceği belirlenmiştir. Devletlerin pek çoğunda bulunan “saray” yaşamı Fransa’dakinden farklı değildir. Tümünün yapı içindeki akışı, dertleri, ihtiyaçları toplumun gündelik yaşam akışından oldukça farklı ve bir o kadar da kopuktur. Saray mimarisi çoğu zaman yalnızca büyük bir mekân üretmez; itaate dayalı yaşam biçimlerini de planlar.

Özlem Yalım yazdı: Bir kıyıya ne kadar iktidar sığar? (Versailles Sarayı)

Modern çağın başkent tasarımları: Aks ve meydan

Modern çağın kentlerinde de bu arzu korunuyor; belki biraz dil değiştirerek. Washington’un L’Enfant planı, genç Amerikan devletinin kendisini mekânda nasıl temsil edeceğine dair bilinçli bir kurgu olarak karşımıza çıkıyor. National Park Service, planın geniş diyagonal akslar ve klasik cadde düzeni üzerine kurulduğunu; Pennsylvania Avenue’nün yasama ve yürütme merkezleri olan Capitol ve Başkanlık Evi arasında doğrudan bir bağlantı kurduğunu belirtiyor.

Atatürk de Ankara’nın başkent olması ile birlikte kolları sıvayıp bu kentin ana aksı olacak yollarının ve binalarının tasarım işine el atmıştı; bunu eski yazılarımdan birinde uzun uzun anlatmışım. Yönetimler demokratik de olsalar kendine ait bir gösteri sahnesine ihtiyaç duyuyorlar.

Yeni Delhi’de Britanya İmparatorluğu’nun Hindistan’daki hâkimiyetini mekânsal olarak hissetmek mümkündür. Geniş akslar, tören yolları, yükseltilmiş yönetim yapıları ve emperyal açılar, koloninin iliklerine dek işlenmek istenen bir üstünlük ile inşa edilmiştir ve bu kararların tümü, güçlü masalarda stratejik olarak ele alınarak uygulanmıştır. İmparatorluk, burada yalnızca yönetmez; kolonileştirdiği topluma tasarım aracılığı ile hemen her gün “yönetildiğini” hatırlatır.

Brasilia ise başka bir modern iktidar sahnesi. UNESCO, 1956’da ülkenin merkezinde sıfırdan yaratılan bu başkenti kent planlama tarihinde bir dönüm noktası olarak tanımlıyor; Lúcio Costa’nın planı ve Oscar Niemeyer’in yapıları, konut alanlarından yönetim bölgesine kadar bir bütün olarak tasarlanmıştır; ahenk içindedir. Bu yaklaşım ile modern devlet kendisini geçmişin karmaşık kıyı kentleri algısından koparıp ülkenin merkezinde yeni bir gelecek imgesi hayali kurmayı hedeflemiştir.

Bütün bu örnekler aynı amaca hizmet etse de birbirlerinden farklılar. Kimi ideolojik yapılar kamusal bir temsil anlamı taşır; toplumsal faydayı önceliklendirir. Diğer yanda ise yapı üzerinden kamusal alanı ve yönetimsel gücü tek bir ideolojik imzaya indirgeyen ve bunu direten yaklaşım görülebilir. Birincisinde kent, ortaklık üretirken ikincisinde kent, aksine ayrıştırır ve bir iktidar vitrini hâline dönüşür.

Özlem Yalım yazdı: Bir kıyıya ne kadar iktidar sığar? (Brasilia)
Özlem Yalım yazdı: Bir kıyıya ne kadar iktidar sığar? (Brasilia)

Simge yapıların psikolojisi: Kontrol, hafıza, ölümsüzlük

Politikacıların simge yapı inşa etme arzusunun ardında üç temel psikolojik dürtü var.

Birincisi kontrol. Büyük yapı, karmaşık kenti tek bir simgeye indirgiyor. Çok sesli, dağınık, öngörülemez kent hayatı; bir kubbe, kule, aks ya da meydan üzerinden yeniden hiyerarşiye sokulabiliyor.

İkincisi hafıza yönetimi. İktidar, geçmişi kendi seçtiği sembollerle yeniden yazıyor. Kentin önceki kullanımları, gayriresmî hafızaları, gündelik alışkanlıkları, küçük buluşma noktaları, kıyıya bakma biçimleri silikleşir; yerine resmî ve yeni bir hikâye yerleşiyor.

Üçüncüsü ölümsüzlük arzusu. Politik iktidar geçicidir; yapı ise kalıcıdır. Bu nedenle liderler, belediye başkanları, hükümetler, hanedanlar, imparatorluklar ve rejimler, kendi adlarını ya da ideolojilerini taş, beton ve aks üzerinden geleceğe göndermek isterler.

Bu bakımdan simge yapıları, mimarlık nesnesinden önce psikolojik bir nesne olarak görmeliyiz. Bir bakıma güvensizlik telafisidir denilebilir. Bir “beni unutmayın” çabasıdır. Bir hükmetme biçimidir.

Totaliter rejimin yansıması: İnsan bedenini küçültmek

Simge yapı dikme arzusunun en tehlikeli biçimi, insanı küçülten ölçekte ortaya çıkıyor. Nazi Almanyası’nın Berlin’i “Germania”ya dönüştürme planı bunun en karanlık örneklerinden biridir; The Guardian makalesinde bu planlar “canavarca, megalomanyaklık seviyesinde” gibi ifadelerle anılıyor. Albert Speer’in geniş akslar ve devasa yapılarla kurguladığı proje, yalnızca modern bir kentleşme hamlesi değil; Nazi rejiminin güç iddiasını yüzyıllarca sonra bile göstermek üzere tasarlanmış bir ideolojik yapıydı. Berlin Museumsportal, Speer’in planlarının Berlin’i toplum için bir yaşam alanından çok rejim için bir temsil alanına dönüştürmeyi hedeflediğini; bu planların sürgün, zorla çalıştırma ve insanlık suçlarıyla da bağlantılı olduğunu belirtiyor.

Özlem Yalım yazdı: Bir kıyıya ne kadar iktidar sığar?
Özlem Yalım yazdı: Bir kıyıya ne kadar iktidar sığar? (Germania)

Baskıcı mimarlık çoğunlukla bu örnekteki gibi son derece düzenli, temiz, simetrik, görkemli ve anıtsal görünür. İşte tam da bu yüzden tehlikelidir; çünkü bu estetik dil, siyasal gücün tüm karanlık noktalarını ve onun aksiyonlarını gizlemek için tercih edilir.

Mussolini’nin Roma’daki EUR bölgesi de benzer biçimde antik Roma’ya gönderme yapan bir modern-faşist yapı örneği. Nanovic Institute’un özetlediği gibi Mussolini, mimarinin faşist rejimin gücünü ve birliğini göstermesini; aynı zamanda antik Roma ile süreklilik ima etmesini istemiş burayı yaptırırken. Burada iktidar psikolojisinin özünü görebiliyoruz: Politikacı için büyük yapı, çoğu zaman hizmet değildir; bir varlık kanıtıdır. “Ben buradaydım” demenin en pahalı, en kalıcı, en görünür yoludur. Bir tür taşlaşmış ego denilebilir. Bir tür kamusal narsisizm, bir tür mekânsal mühür.

Kadıköy’e cami: İhtiyaç mı, işaret mi?

Kadıköy Rıhtım Camii tartışmasını bu tarihsel yaklaşımlar açısından ele aldığımızda mesele bana daha büyük görünüyor. Projeyi savunanlar ihtiyacı nüfus ve cuma namazı kapasitesi üzerinden tarif ediyorlar; bir gazetenin yazdığından bu bilgilere rastlıyoruz: Kadıköy’ün gündüz nüfusunun 1,5-2 milyona çıktığı, yerleşik nüfusun 453 bin civarında olduğu ve mevcut camilerin mahalle/mescit ölçeğinde kaldığı söyleniyor. Söyleniyor da örneğin bu nüfusun kaç kişisi Müslüman, kaç kişisi expat, kaçı öğrenci, kaçı camiye gidip ibadet edecek kadar dindar… bunlara değinilmiyor.

Kadıköy Rıhtım Ulu Camii dosyası ilk kez 2015’te Diyanet İşleri Başkanlığı’nın başvurusuyla gündeme gelmiş; 2017’de İstanbul V No’lu Koruma Kurulu planları onaylamış; Kadıköy Belediyesi de dava açmış. İstanbul 3. İdare Mahkemesi 2024’te bilirkişi raporuna dayanarak projeyi iptal etmiş; ancak İstanbul Bölge İdare Mahkemesi 4. İdari Dava Dairesi 15 Aralık 2025 tarihli kararıyla iptali bozuyor ve davayı reddediyor. Dosyanın hâlen Danıştay incelemesinde olduğu ve temyiz süreci devam ederken koruma kurulunun aldığı bir karardan ve başlatılmış bir inşaattan söz ediyoruz.

Özlem Yalım yazdı: Bir kıyıya ne kadar iktidar sığar?
Özlem Yalım yazdı: Bir kıyıya ne kadar iktidar sığar? (Kadıköy Rıhtımı mevcut durum)

Proje ile ilgili olarak açıklanan ölçüler dikkat çekici: Cami, şadırvan ve hizmet birimleri için 11.232 metrekare taban oturumu, 33.559 metrekare toplam inşaat alanı, 20 bin kişilik kapasite ve yaklaşık 1.250 araçlık otoparktan söz ediliyor. Kadıköy Rıhtım Camii Yaptırma ve Yaşatma Derneği Başkanı Erol Kaya, otoparkın yaklaşık 950 aracının kapalı, 300 aracının açık olacağını söylüyor. Dernek sekreteri İsrafil Kömürcü ise zemin çalışmalarının denizden ve karadan sondajla sürdüğünü, temel atmanın ardından projenin üç yıl içinde tamamlanmasının hedeflendiğini belirtiyor.

Bu ölçek ile kanım donuyor. Her gününü o rotadan geçerek geçiren biri olarak yetkilileri herhangi bir Cuma günü, hafta sonu veya yürümenin bile imkânsız hâle geldiği maç günleri bölgeye yerinde keşife davet ediyorum! Böylesi bir planlamayı tam o noktaya yapmak için gerek yaşamdan, toplumsal ihtiyaçlardan ancak bu denli kopuk, ancak bu kadar umursamaz olunabilirdi!

Bu proje bu ölçeği ile teknik olarak da soru işaretleri taşıyor: Tasarımcılar olarak ilk sorumuz “Gerçekten ihtiyaç var mı?” dır. Varsa hangi ölçekte, öncelikle bunu belirleriz. Bu ihtiyaç mevcut ise de, rıhtım gibi bir kıyı eşiğinde mi karşılanmalı gerçekten de? Alternatif yerler incelendi mi? Erişim, afet güvenliği, yaya yoğunluğu, denizle ilişki, rüzgâr, dolgu zemin, kamusal kıyı hakkı ve ulaşım etkileri nasıl hesaplandı? Bu kadar büyük bir otoparkın, toplu taşıma düğümündeki bir alana daha fazla özel araç çekeceği hiç mi akla gelmiyor? Hangi simülasyonlar ile test edildi? Bu soruların her biri oldukça önemli kentsel tasarım sorusu; yalnızca inanç ya da siyaset sorusu değiller ve yetkililerin tümü o bölgeyi bizzat günlük yaşamının parçası olarak kullanan biz sakinlere bunların yanıtlarını şeffaf biçimde verebilmeliler.

Karşı çıkanların itirazları da benim gibi burada başlıyor zaten. Bölgenin dolgu alan olması, deprem riski, afet toplanma alanı ihtiyacı, kıyı kullanımının daralması, rüzgâr koridorları ve otoparkın trafik etkisi son derece önemli birer madde olarak açıklık gerektiriyor. Bunlar ideolojik itiraz diye geçiştirilemeyecek kadar elzemler. Tümü kent biliminin, mimarlığın, afet yönetiminin ve kamusal alan etiğinin temel başlıklarıdır.

Proje hakkındaki kamuya açık haberlerde mimar adının belirgin biçimde görünmemesi de başlı başına bir sorun. Bu ölçekte ve böylesi önemli konumda yer alacak simgesel bir yapıyı konuşurken, tasarımın arkasındaki mimari düşünceyi göremiyoruz; bu yapı için bir yarışma süreci, jüri değerlendirmesi, alternatif senaryolar yürütüldü mü bilemiyoruz. İstanbul gibi dünyanın önemli bir kentinde bu tür bir proje için çevresel etki analizleri, kamusal katılım toplantıları ve tasarım gerekçesi şeffaf ve ulaşılabilir olmalıydı ama her zamanki gibi olmadı. Bu da bize zaten bu yapının kamusal yaşama fayda ve mimarlık üzerinden değil, karar olarak girdiğini gösteriyor; bu durumda açıkça tasarım değil hüküm önceliklendirilmiş.

Kıyı, herkesindir

Çok sevgi ile takip ettiğim Monocle dergisinin ve pek çok mesleki mecramızda yer alan kent yazılarında da sık sık vurgulandığı üzere bir kentin tasarımındaki en önemli faktörler insani ölçek, kolektif refah ve buluşturucu kamusal alanlardır. Kamusal alan hepimize aittir ve nasıl yaşamak istediğimize dair değerlerimizi yansıtmalıdır.

Tüm dünya kentleri özellikle nehir boylarını ve deniz kıyılarını hızla dönüştürüp kent sakinlerinin hizmetine açan tasarımlarla donatırken Kadıköy Rıhtımı gibi bir yerde bu projeyi tartışıyor olmamız, Türkiye’nin geri kalmış zihniyetinin de bir göstergesi.

Bir cami, elbette kent yaşamının parçası olabilir. İstanbul, zaten yüzyıllardır camileriyle, kiliseleriyle, sinagoglarıyla, mezarlıklarıyla, çeşmeleriyle, iskeleleriyle ve meydanlarıyla çok katmanlı bir kent. Sorun gerçekten de burada ibadet yapısının varlığı değil bana göre; kıyıdaki kamusal yaşamda, buradaki alanın kent sakinleri üzerinde yaratacağı olumsuz etkide.

Kadıköy Rıhtımı İstanbul’un en önemli kıyı eşiklerinden biri olarak bugün daha fazla yapılaşmaya değil aksine daha fazla nefes almaya ihtiyaç duyuyor. Bu alanın ihtiyacı daha fazla beton ve araç yükü değil; aksine güçlü bir kamusal peyzaj projesi. Ağaçları, gölgeleri, oturma alanları, geçirgenliği, afet güvenliği, denizle buluşması, yaya konforu, bisiklet erişimi, kıyı ekolojisi, bekleme alanları, gece kullanımları, kültürel programlar, küçük ölçekli kamusal servisler ve iyi tasarlanmış açık alanları ile bu bölgeyi hayal ediyorum; iktidarın bir kez de, modası geçmiş zihniyetler doğrultusunda gücünü görünür olmayı hedefleyen koca yapılar üzerinden değil de, insanların görünmez ihtiyaçlarını gözeten ve onları mutlu eden bir halk mimarlığı ile kalpleri fethetmesini arzuluyorum.

Kente büyük iz bırakmak isteyen politikacıların anlamadığı şey çoğu zaman bu: Kent, sadece böylesi işaretlerle değil, inceliklerle de hatırlar. Bazen en güçlü kamusal karar, daha büyük bir yapı yapmak değil, bir alanı boş bırakmayı bilmektir. Bazen en çağdaş tasarım, iktidarın izini büyütmek değil, toplumun nefesini korumaktır. Nefretle anılmak yerine takdir ile anılmayı siyasetçiler neden istemiyor?

Bu nedenle Kadıköy Rıhtımı’nda tartışılması gereken şeyin, caminin varlığı üzerinden kutuplaşmış bir kültür savaşı olmamasını; İstanbul’un kıyılarını, kamusal alanlarını ve ortak hafızasını nasıl yöneteceğimizin konuşulmasını daha önemli buluyorum.

Kent, iktidarın mülkü değildir. Kent, onu her gün yürüyerek, bekleyerek, çalışarak, vapura binerek, kaybolarak, denize bakarak ve birbirine değerek var eden benim gibi insanların ortak yeridir; sizin sarayınız gibi, kent de bizim evimizdir. Bu eve yapılacak her müdahale, yalnızca bir inşaat kararı değil, bir demokrasi testi. Özetle yine sınıfta kaldınız.

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.