İçimde bir sıkıntı var, bir türlü gitmek bilmiyor.
Ellerimi pardösüme sıkıştıra sıkıştıra yürüyorum, azıcık buruk ve biraz da yaşamaktan utanarak belki… Oysa iyi bir yaşamın çekici gizi sarmalıyor hepimizi.
O gün de öyle olmuş, o çok güzel, çok sıcak mayıs günü. 6 Mayıs 1972 sabahı hava insanın içini sevinçle dolduracak kadar parlakmış.
Bir çift güvercin havalanmış, yanık yanık kokmuş karanfil… Ben yaşamadım, Ertuğrul Bey yaşadı.
Rue du Dopropol’da kalıyormuş, Frenkler bunlara “arrondissement” derler, bizim Osmanlı devrindeki “mutasarrıflıklara” denk düşüyorlar sanırım… On yedinci bölge… RTL Radyosu’ndan duymuş haberi, bir gün önce de sabah saat 3’e kadar bildiriler dağıtmış, yorgunluktan bitap halde varmış eve…
Haberi aldığı gibi fırlamış sokağa.

Ben de öyle yapacağım, içimde sessiz bir sıkıntı var. Pardösüme sıkı sıkı sarılarak yaz yağmurlarını es geçeceğim ve bir Paris kahvesine koşar adım varıp sesleneceğim onun gibi:
- Un express et un calvados s’il vous plait…
Bir çift güvercin havalanacak, yanık yanık kokacak karanfil…
Siz Rosenbergleri bilir misiniz, söyleyin bakalım…
Amerika’nın ufunetli günleriydi… 1953 müdür?.. Joseph McCarthy isimli bir senatör, ortalığı toz duman ediyor… Suçsuz günahsız bir sürü insan, onlarca kelek sebepten komünist olarak yaftalanarak kodesi boyluyorlar… Arthur Miller’ın anlattığı gibi, Amerika kocaman bir “cadı kazanı” haline gelmiş…
Henüz Edward Murrow derler bir babayiğit meydana çıkıp McCarthy’nin ipliğini pazara sermiş değildir, sene 1953, Amerika’da korkunç bir komünist avı yaşanıyor, suçsuz günahsız pek çok insan bir kitap satın aldıkları için, bir kişiyle ahbap oldukları için, bir fikir serdettikleri için komünist olarak “suçlanıyorlar”, işlerinden oluyorlar, kodeslere tıkılıyorlar…
Julius ve Ethel Rosenberg çifti, bu hengâme esnasında yargılanacaklardır ve bir dönemin sembol isimleri haline geleceklerdir… Çünkü elektrikli sandalyede idam edildiler. İki de oğulları vardı.
O gün de hava güzel miydi acaba, bir çift güvercin havalanmış mıydı, yanık yanık kokmuş muydu karanfil?..
Telefon, son anlarına kadar elektrikli sandalyenin dibinde duruyormuş, suçlarını itiraf edebilsinler diye… Yapmadılar ve idam edildiler. Böylece de bizim çevrede kahraman ilan ediliverdiler. Öylesi kabul görüldü, çünkü iki popüler Fransız yazarı bu konuda bir de oyun attırmışlardı, Andre Castelot ile Alain Decaux… (Burada bir KGB parmağı arayacaksınız çünkü Decaux, daha sonra bu konuda “yanıldığını” açıkladı, demek ki o da aynı tezgâha gelmiş…)
Oyunun adı, bilenleriniz olacak, “Rosenbergler Ölmemeli”… 1969-70 tiyatro sezonunda Dostlar Tiyatrosu oynadı, Genco Erkal’la Ayla Algan başroldeydiler. McCarthy denen herif-i naşerifi de Nüvit Özdoğru “canlandırdı”…
Bu olayın “bir kesimde” nasıl bir travma yarattığını bilemezsiniz. Bugün fotoğraflarına bakıyorum da ince bir hüzün seziliyor, tel çerçeveli gözlüklerinin arkasından gözleri dolu dolu bakan adam bir şeyler söyleyecek sanki… Bir elektrik mühendisiydi Julius, Ethel de her orta halli aile kızı gibi oyuncu olmayı, ünlenmeyi istiyordu, hayat onu önce sekreterliğe taşımıştı, şimdi de ölüm gelip çatıyordu bir sandalyenin yanı başında…
İşte o şiir bu çiftin anısına söylendi.
Sonra, Hruşçov’un anıları yayımlandı, sanırım bizde de Milliyet Yayınları’ndan çıktı bu ve -her zamanki usul üzre- es geçildi… Kravçenko da es geçilmişti, Soljenitsin de…
Ne diyordu Hruşçov, Stalin isimli psikopat zorbanın, eli kanlı diktatörün en yakınlarından biri ve daha sonrasının genel sekreteri?
- Sovyetler Birliği, atom bombasını geliştirirken Rosenberg çiftinin katkılarından oldukça yararlandı…
Julius, bir şeyler çalarken yakalanmıştı, yargılama oradan başlamıştı, pek çok haksızlığa maruz bırakılmışlar, taraflı bir yargının tantununa gelmişlerdi, belki müebbet yemeleri gerekirdi ama ölüm cezası fazla kaçmıştı…
Gene de ister şu nedenden veya bu nedenden, kendi ülkeleri aleyhine ajanlık etmişlerdi, bu doğruydu ve en yetkili ağızdan doğrulanıyordu üstelik, cezalandırılmaları gerekirdi.
Çünkü, suçluydular.
O tel çerçeveli gözlüklü, ince bıyıklı, saçlarını arkaya doğru yatıran, gömleği ona iki beden bol gelen, “kırantadan” adamla tayyör-etek giyen, kıvırcık saçlı, yuvarlak yüzlü, orta halli halk kadını… Say ki dedemle haminnemin gençliği!
Ellerimi pardösüme sıkıştıra sıkıştıra yürüyorum, azıcık buruk ve biraz da yaşamaktan utanarak belki… O mayıs günü hayatta olsam, gene böyle davranırdım sanırım, Saint-Michel bulvarından geçerken Ertuğrul Bey’in dağıttığı broşürlerden birini alıp okur, sonra da ilk gördüğüm Paris kahvesine girerdim, hatalarımı düşüne düşüne…
Ve seslenirdim:
- Un express et un calvados s’il vous plait…
Elma konyağının buruk kokusu tüterdi burnuma, hava inadına güzel olurdu, bir Gauloises yakar ve düşünürdüm. Nerede hata yaptık, neyi es geçtik de bu hallere düştük, diye…
Ve bir çift güvercin havalanır, yanık yanık kokardı karanfil…














