Burak Karataş yazdı: Bir yiğit ölmüş diyeler

O gün, tıpkı bugünlerde yaşadığımız gibi, inadına sıcak bir gündü. Yapış yapış bir yaz gelmiş çatmış, İstanbul’un kapısını tıklatıyordu. Erenköy Camii’nin avlusunda bekleşen kalabalık ruhunu kızgın güneşe rehin vermiş bir vaziyette, Godot’u bekler gibi, uzaklardan esecek bir tatlı rüzgâr bekliyordu.

Ama, hayır… Yaprak kımıldamıyordu o güzelim bahar günü. Entellerin “ilkyaz” tabir ettikleri şu mevsimin en nadide günlerinden biri yaşanıyordu, ağaçların durgun ve suskun yeşili güneşin nesteren turuncusuna karışıyordu üstelik.

Burak Karataş yazdı: Bir yiğit ölmüş diyeler
Burak Karataş yazdı: Bir yiğit ölmüş diyeler

Bir yerlerde bir kedi ürperdi, bir kadın piyano çalmaya başladı, mahalle esnafı ağlaşıyordu.

İnsanlar evlerinin pencerelerine koşturdular. Bir şeyi sezmişlerdi: Önemli birinin vefat ettiğini ve o avludaki insanların “o kişiyi bir daha görememe” hüznünü en sarsıcı şekilde yaşadıklarını…

Belki de ömürleri boyunca ismini ilk kez duydukları bu kişinin, Türkiye’nin en kıymetli yazarlarından biri olduğunu nereden bileceklerdi?

Semiha Hanım her zamanki gibi dimdik duruyordu. Caneriği rengi yeşil kefene bakıyor gibi gözüküyordu, oysa uzaklara dalmıştı. Can yoldaşını, biricik dostunu ve eşini “son yolculuğuna” uğurlamak üzere toplanılmıştı. Bir ağrı yüreğinin orta yerine saplandı, gitmek bilmedi. Kalan günlerini onun meşhur “sarı defterlerini” temize çekmeye adamaya o an mı karar vermişti?

Bağdat Caddesi’nin uğultusu dinince Tahir Alangu’nun gözyaşları döküldü, iki ay sonra ani ve kahpe bir kalp krizi onu da aramızdan alıp götürecek, cümle Mekteb-i Sultani kopiline “Tahir Baba” dedirten o mümtaz adam, dostunun gidişine dayanamayarak yüreğinin sıkıntısına son verecekti…

Az sonra Cahit Tanyol belirdi, konuşmasına “alo Kemal, beni duyuyor musun” diye başlayınca herkes şaşakaldı… Meğer rahmetliyle böyle şakalaşırlarmış, o babacan adam ona Dr. Siyami Ersek’in yaptığı ustaca ameliyattan sonra, tek ciğerinden gelen yorgun sesiyle benzer bir karşılık verirmiş…

O yorgun sesi dostları “müşfik bir terennüm” olarak naklederler, düşmanları da kaba bir nida… İkisi de değildi aslında. O ses, defalarca itilip kakılmasına rağmen hakikati haykırmaktan vazgeçmeyen bir adamın sesiydi… Ümitsizliğin fevkalâde yoğun olduğu akşamları mizaha bulayan bir gezginin ünlemesiydi.

Burak Karataş yazdı: Bir yiğit ölmüş diyeler
Burak Karataş yazdı: Bir yiğit ölmüş diyeler

“Devlet madem bizi solculuktan içeri atıyor, öyle sayıyor, o halde biz de bu işi öğreniriz arkadaş” diyen sesti o… Carlos Çorbacı’nın ağzından, “siz benim geçmişinizi aradığımı sanıyorsunuz, oysa ben sizin geleceğinizi arıyorum” diyen sesti…

Elbette yanlışları da oldu ama kendisiyle ve toplumuyla olan hesaplaşmasını hiçbir zaman ertelemedi. Birilerinin çirkince ima ettikleri gibi bir şeyh değildi ki bu adam! Teknesinin üzerine çıkıp Mustafa Kemal’i Hector’a benzetecek adam da değildi. Bir teknesi yoktu da ondan… Kendisini anlamadan dinlemeden “Ebu Cehil” diyenleri ciddiye bile almadı çünkü yürüdükleri yolun sonunun karanlık bir yere çıkacağını doğru tahmin etmişti.

İdris Küçükömer’in ifadesiyle, “Atatürk’ü tarihî konumuna tevcih etmeye” kalkıştığı için ona bilenenler de oldu. Oysa o, ilkgençlik yıllarının sarsıntılı günlerinde sıkı bir Kemalistti! En kral arkadaşı Ertuğrul Şevket’i Halk Fırkası’na karşı Serbest Fırka’yı tuttuğu için “yumruk düellosuna” davet ederken, o savunduğu fırkanın ona edeceği kötülüklerden habersiz olacak kadar… Kendisini tanımıyordu. Gazetecilikten, avukat kâtipliğinden, ambar muhasebeciliğinden para kazanmaya çalışıyordu, ekmek aslanın ağzında falan değil, midesindeydi çünkü…

Anlı şanlı Millî Şef diktatoryası… Kardeşi Nuri, yazar Sabahattin Ali’nin bir kitabını bulundurduğu için düzmece bir davanın içine atıldı, tabii o da… Fevzi Paşa çıkmalarına müsaade etmemiş… O mahpus damında on iki sene kaldı, bir gün bile hayata küsmedi. Tam tersine, kendini ve ülkesini tanıdı, ve bir yazar olarak onu anlatmaya çalışacaktı.

Burak Karataş yazdı: Bir yiğit ölmüş diyeler
Burak Karataş yazdı: Bir yiğit ölmüş diyeler

Her gün kendini biraz daha zorlayarak, bilgisini biraz daha deşerek, tabularla biraz daha oynayarak… O, “her akşam eve girmeden evvel kapı numarasına tekrar tekrar bakan adam”dı, ona bu yakışırdı.

Sapına kadar Osmanlı ve iliklerine kadar İstanbullu bir adamdı. Taşralı ilkelliğine ve mezbeleliğine karşı, şehirli nezaketiyle yaşadı ve öyle öldü.

Tutucu değildi, ilericiydi. Bağnaz ve yobaz değildi, ufku çok genişti. Yerele sırtını yaslayan bir evrensel solun temsilcisiydi. Bir yönüyle mütefekkirdi ama esas olarak bir yazardı… Yazının ve itirazın namusunu kimselere bırakmayacak kadar öfkeli bir yazar.

Kalemini yaşatarak gitmesini bildi. Arkasında ona sahip çıkacak bir nesil bıraktı. O gün o küçücük avluda bulunan isimler, ondan sonra nice başarılı işle birlikte Türkiye’nin hafızasına yerleştiler.

Küçücük dedim de aklıma geldi… Sahiden, 6/7 Eylül olaylarından sonra o mu Aziz Nesin’in evini tarif etmişti, yoksa Aziz Nesin mi onun evini? Hatırlamıyorum. Fakat Aziz Bey geldi işte, şimdi konuşma yapacak. Kara gözlüklerini takmış, sesi yorgun ve genizden geliyor. Konuşurken elleri titriyor, kolay şey mi, birazdan o 1955 günü sırtını dayayarak durduğu, daracık kodesin içinde şakalaşıp eğlendiği arkadaşını yolcu edecektir… Tek bir şey söylüyor, aklımda öyle kalmış:

-Fırtına dindi.

Tabutu Sahrayıcedit’e doğru taşımaya başladılar, avludan çıkınca bir cigara yaktım ve şöyle dedim kendi kendime: “Her yazar ölümünden sonra bir süre ortadan kaybolur. Yazının kötü bir tılsımı gibidir bu. Sen bunu yaşamadın. Üstelik, seni unutturmak için çok çabalamalarına rağmen… Yorulmayan bir savaşçı olarak hep ayakta kalmayı bildin… Komiser Pat Chambers’i analım mı? Biz seni cenupta yakalamalıydık ki ne fayda!”

Ustam Kemal Tahir aramızdan ayrılalı 53 sene oldu, o gün tıpkı bugünlerde yaşadığımız gibi inadına sıcak bir İstanbul günüydü ve insanlar, o günden beri kendilerine ve gerçeğe, yalnızca gerçeğe nefes olacak mavi bir ses arıyorlardı.

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.