Burak Karataş yazdı: Daha iyi yaşayamamak

Az buçuk mürekkep yalamış herkesin bildiği Andy Warhol’un bir sözü vardır:

Bir gün herkes 15 dakikalığına meşhur olacak.

(Bugün “müeddeb” olduğum için Andy Warhol’un bir ayakkabı markası değil, bir insan olduğunu ve ne işle iştigal ettiğini yazıp lafı Türkiye’nin ortalama bilgi düzeyine getirmeyeceğim. Ayrıca, “mürekkep yalamak” deyiminin tuhaflığıyla ilgili fikirlerimi de kendime saklayacağım. Belki bir gün varlığımı da Türk varlığına armağan ederim ha!)

Warhol geçtiğimiz yüzyılın aydını olduğundan olsa gerek, tahminini “iyimser” bir düzeyde tutmak istemiş anlaşılan… Süre daha da kısaldı, neredeyse 15 saniyeye düştü.

Böylece, bütün bir insanlık tarihinin kazanımları ve girdili çıktılı hikâyesi de, internette boy veren bir avuç serserinin ağzına malzeme oldu. 20 sene evvel yaşasa apteshane bekçisi olamayacak herifler başımıza kanaat önderi kesildi… Eh, bize de böylesi yakışmaz mıydı?

Aslında “konvansiyonel zamanlarda” da böyle rezilliklere rastlanılmıyor değildi, Nasreddin Hoca’nın eski ayları kesip kesip yıldız yapması gibi, bizde de mankenlerden, “sesi olmayan ama iyi şarkıcı olan” yıldızlardan, kerameti kendinden menkul aydınlardan yazarlar, konuşmacılar falan üretildi.

Burak Karataş yazdı: Daha iyi yaşayamamak
Burak Karataş yazdı: Daha iyi yaşayamamak

Maksat, her memlekette olduğu gibi “alt gelir grubu” denilip geçilen kitleyi gıdıklamaktı elbette… Bizde lümpen proletaryaya denk düşüyor. (Deyim bana değil, Friedrich Engels’e aittir…)

O “kitle”, bugün yalnızca siyasal iktidarı ele geçirmiş durumda değildir. İktisadi hayatta da, medyada da, sosyal hayatta da, gündelik hayatın girift labirentlerinde de etkilerini hissettiriyorlar.

Gecekondu zihniyetinin de, “vergi kaçırma” düsturunun da, şiddet kültürünün de mümessili onlardır. Anadolu’nun şirin vilayetlerinden gelip “kahpe Bizans”ın başşehrini işgal ettiler, aradan geçen binlerce yılın intikamını aldılar ve alıyorlar. İstanbul bugün, bu nedenle birbirine eklemlenmiş bir Anadolu şehirleri kümesidir (conglomerate).

Daha iyi yaşayamamak

İşin komiği, birbirlerini ezmek adına öylesi olmadık zavallılıklar sergiliyorlar ki… Bunları “şehirli olmak” sanıyorlar. Sayıları birkaç bin düzeyinden yukarı çıkamayan şehirliler makaraları koyuverince de apışıp kalıyorlar.

Çünkü serseriliği ve başıboşluğu “liberalizm”, ham hışırlığı ve kıro şovenizmini “milliyetçilik”, belediye pastasından pay kapma yarışı içinde hak-hukuk lafazanlığını ve de “çocuklar ölmesin, şeker de yiyebilsinler” safdilliğini “solculuk” olarak satan necip matbuat, onlara bunun tam aksini öğütlemişti.

Bu kitlenin ağırlıkta olduğu bir ülkede rejim yalnızca ve yalnızca sopa gücüyle ayakta kalabilir.

Almanya’da, İtalya’da, Rusya’da öyle oldu. Bizde öyle oluyor ve olacak. Aksini bekleyenler ya bizi kandırıyorlar ya da kendilerini.

Bu insanlar çok kötü yaşıyorlar. Gustoları yok, estetik anlayışları kelek, yaşam zevkleri zayıf (ayrıca ölme ve öldürme tutkuları var!), bilgi birikimleri hak getire, deneyimleri izbe, varoluşları karanlık… Gelecek ufkunun ışıltısını insanlığın hikâyesindeki yerle beraber kavrayabilme imkanından yoksun oldukları için pisliğin içinde debeleniyorlar.

Bu nedenle nefret saçıyorlar, çünkü bundan besleniyorlar! Çağdaş yaşama, ilerici tutuma, nitelikli bir varoluşa tepkililer. Kendilerini “bitik” varsaydıklarından başkalarını da beraberlerinde götürmeye çalışıyorlar. Bunu da parametreye gelmeyecek ırk, din, ahlak, vatan sevgisi gibi safsatalara bulamak kolaylarına geliyor… Çünkü bilimsel şablonlar sıkıcı geliyor, sanatsal bakış ise boylarını da çaplarını da aşıyor.

İçlerinde körkütük cahil olanı da var, güya okumuşu da… Sağcısı da var, solcusu da. Tek ortaklıkları, aynı nefretten beslenmeleri ve aynı güdüklükte buluşmaları. Hayatlarından memnun değiller, “tevekkül” nedir bilmiyorlar ve bu yüzden intikam almak istiyorlar.

Bu fakir-i pür taksir, naçizane bu işi şöyle şablonlaştırdı efendim: Eskiden (genel anlamda) iktidar, “kendi mutluluğunu başkalarının mutluluğuyla ölçen” dar bir zümrenin tekelindeydi (aristokrasi). Sonra bu el değiştirdi, devrimler yapıldı ve bu sefer “kendi mutluluğunu başka sınıfların mutsuzluğuyla mukayese edenler” galebe çaldı (burjuvazi). Bugün ise demokrasi bulunuyor, “kendi mutsuzluğunun başkalarının mutsuzluğundan daha az olmasını isteyenlerin” iktidarını yaşıyoruz. Yani, halk kitlelerinin iktidarını!..

(Elbette ki yalnız bu açıdan bakılamaz ama, bu pencereden bakıldığında da analizimiz pek hatalı durmuyor sanki…)

Bu ülkede “daha iyi yaşamak” istendiği için koca bir tek parti iktidarı devrildi. Bugün ise tam ters noktadayız: Herkes “mükemmel”, ama bazıları “daha az mükemmel” olmak zorunda. Aksi halde linç edilecek ve ezilecekler.

Bizler buna itiraz ediyoruz, daha iyi yaşama tutkusunun bayrağını göndere çekmeye gayret ediyoruz. Onlar buna karşılar. İmtiyazsız, sınıfsız ve kaynaşmış bir kitle falan değiliz. Bir milyon kadar şehirliye karşılık seksen milyon lümpen var. Bir düzgün insana seksen yamuk insan düşüyor. Tasada ve kıvançta aynı ortamda buluşamıyoruz, çünkü birlikte değiliz. “Biz” ve “onlar” var. Üstelik bu siyasal bir tercih değil, sosyolojik bir gerçek.

İşte bütün sıkıntı bundan.

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.