Burak Karataş yazdı: Zito i eleftheria!

Eğer Türkiye günün birinde Avrupa Birliği’ne girecekse bu ancak “Ayşe’nin tatilden dönmesi” ile olabilir. Çünkü, taa 1991 senesinden beri -elbette gayriresmi olarak- söylenen “kriterlerden” biri de budur işte: Kıbrıs’tan “çıkmak”.

Attilâ İlhan, “Türk girdiği yerden çıkmaz” demişti. Bir zamanlar, İlhan’ın gençliğinde, aynı şeyi Kızılordu için de söylerlerdi. Ta ki bu söylence o malum orduyla beraber tıngır mıngır yıkılıncaya değin. Vallahi ağabey, biz de bir tuhafız.

Zito i eleftheria!

Ordu fütuhata kalkışınca solcularımız kızar ama sonra aynı sefer-i hümayunu tüm olanak ve olasılıklara rağmen “gerçekleştiren” devrin başbakanı Ecevit’i 1977 seçimlerinde desteklerler. Solcu sanarak. O Ecevit de 213’te kalıverir, sonra “hakemin biri” çıkar ve “düdüğünü çalar”, maç bitiverir. Kıbrıs harekatının kararını Ecevit, eski hocası (ayrıca dönemin ABD dışişleri bakanı) Kissinger ve Sisco’ya rağmen aldı. Sonra da akıl almaz bir şaşkınlıkla, dünyada kimsenin gılırına takmadığı, “mandallamadığı” bir Birleşmiş Milletler Genel Kurulu (BMGK) kararından çekinerek bu kararından caydı. Böylece, ordumuz Girne ile Lefkoşa arasında, çok “sakat” bir yerde sıkıştırılmış oldu. Kendi ayağımıza sıktık, gene Ecevit’in bir deyimiyle, “kendi kendimize intihar ettik.”

Aslında dünya kamuoyu nezdinde havamız epey iyiydi. Darbeciler Sampson ve Gizikis devrilmiş, gerçekten de “komşuya ve adaya barış gelmişti”, 12 Mart sonrası ordudan sıtkı sıyrılmış geniş halk yığınlarında bir yumuşama gözleniyordu, çünkü “Osmanlı geri dönmüştü”, Ayestefanos’a kadar geliveren Rus ordularının devri tarihe karışmıştı, çekincemizi üzerimizden atmıştık, dimdik yürüyorduk yollarda. Aydınlar “barış savaşımı” vermemiz dolayısıyla memnundular, halk zaten 1950’de Tahsin Paşa’ya da “gazi kumandan” gözüyle bakmıştı, şimdi de Semih Paşa bir çeşit “erkan-ı harbiye reisi” olarak geliyordu onlara.

Barış görüşmeleri çıkmaza varınca -bir kez daha- Prof. Güneş’in kızı tatile çıktı, yani ikinci harekât yapıldı (oğlu bugün koskocaman bir adam olmuştur ve CHP içinde bir görünüp bir kaybolmaktadır, aradan kaç sene geçmiş yahu). Ve “haklıyken haksız duruma düştük”, ordu ilerlemeseydi püskürtülebilirdi, ilerledik ve “işgalci” oluverdik Batı’nın gözünde. Hemencecik. Çünkü onların ekmeğine yağ sürmüş, yanlış hamle yapmış, demiri tavında dövememiştik. Bu sefer de ada ikiye bölündü, ve eski çağlardan beri “içiçe” değil “yan yana” yaşayan iki halk, bu kez siyaseten de böylesi bir yaşayışın içinde hapsoldu.

Güney kesimi, Avrupa desteğiyle birlikte, bambaşka bir cazibe merkezi oldu. Büyüdü, güzelleşti ve zenginledi. Bizim kesim ise tam tersini yaşadı, Türkiye desteğiyle haybeden bir memur oligarşisi yaratıldı ve bu düzensizlik hababam geliştirildi. Bugün kuzey, üretimsizlikten harap bir haldedir. Yollarına, bayındırlığa bile doğru dürüst kaynak ayıramayan, kendi kendini yiyen, her 10 kişiden sekizinin memur olduğu -yani Türkiye’den para yediği- ve diğer iki kişinin de memur adayı olduğu bir ülkedir.

Zito i eleftheria!
Zito i eleftheria!

Kuzey Kıbrıs neden bu noktaya geldi?

Evet, belki her ada insanı gibi, insanları daha ince fikirli, daha narin, daha anlayışlıdır. Ama bu zevahiri kurtarmaya ve Türkiye’nin adayı “arka bahçesi” gibi kullanmasının üzerini örtmüyor maalesef. Ömründe Kıbrıs’ın yolunu bilmeyen Anadolu lümpeninin de kendi kendini gaza getirerek gönenmesine hiç gerek yok. Orası “kahpe İstanbul” değildir, akrabanızı aldırıp “iyisuculuk” ederek tutunamazsınız.

Türkiye hatayı yalnızca 1974 Ağustos’unda yapmadı. 1959 senesinde müdahale etmeyerek de yaptı. Kendi kendisiyle çelişti. Yürümeyecek bir cumhuriyet kurup yıkılınca da seyretti. İsmet Paşa’nın Johnson’dan aldığı yanıt, kabinenin yıkılmasına sebep olacaktı ve Türkiye çok geri bir ülke olduğu için soydaşlarının katlini izlemek zorunda kalacaktı. Tıpkı, 90’larda Azerbaycan’da olduğu gibi.

Zito i eleftheria!

Sonraları, oraya hep bir “peyk” gözüyle baktığı için, çıkmak aklına gelmedi. Oranın insanı buna kızınca da huysuzlandı, yüzünü ekşitti, çirkefleşti. Oranın insanı saygısızlaşıyordu, çünkü hemen yanıbaşındaki ülkenin insanlarıyla pek de bir farkı yoktu ve onlardan daha kötü yaşıyordu. Para, iyi yaşam için “necessary and sufficient” (gerekli ve yeterli) unsur değildi.

İki ülkenin insanları birbirini oymak için fırsat kollayadursun, politikacılar kendi menfaatlerini çok güzel gördüler ve böylece bu garabet 50 seneyi devirdi. Orası, adı konmamış bir sömürgedir. Oysa güney öyle değildir, ve bu nedenle başları daha dik. Nereden mi biliyorum?

O hengâmenin içine doğdum da, oradan!

Gönül, bunca kavga gürültünün içinde, Ege’nin ve Akdeniz’in barışı ve kardeşliği bir simgesi olmasını isterdi. Türkiye ile Yunanistan arasında bir “dostluk ve saldırmazlık paktı” imzalanmasını mesela. “12 Mil” meselesinin, adalar geyiğinin savaş sebebi olmasını, mütereddit insanlar yaratmasını değil.

Çok mu şairane oldu? Eh, Ecevit de şair olduğu için savaştan ürperip aniden “Durun” dememiş miydi? Can Yücel, boşuna mı eski dostunu gücendirmek pahasına “Şair başbakan olmaz” demişti? Başlığı esinlendiğim Eluard da şiirinde “Ey hürriyet” diyordu ama, domuzuna “Stalinciydi”, hadi bakalım, gel de çık işin içinden!

Çıkamayacaksınız, 52 senedir çıkamadığınız gibi.

Öyleyse Avrupa Birliği’ne nasıl gireceksiniz vre?

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.

Paylaş