Burak Karataş yazdı: Yirminci yüzyıl biraz daha öldü

Alelade bir haber bülteninin “son dakika” faslına denk geldi Kadir İnanır’ın vefat ettiği haberi, duyar duymaz beynimden vurulmuşa döndüm.

Yirminci yüzyıl biraz daha
Yirminci yüzyıl biraz daha öldü

Yok, hayır. Elbette ki bir süredir “sağlık sorunları” yaşıyordu ve “ölüm Allah’ın emri” idi, her fani gibi o da bir gün göçecekti bu dünyadan, ancak her fani, onun gibi, giderayak arkasında iyi bir yaşam bırakma şansına sahip değildi. Bunları biliyordum. Sadece yakıştıramadım ona. Cemal Süreya da “Babamdan ummazdım bunu, kör oldum” demişti. Tam ayağa kalkmasını, bir kez daha yaşama selam vermesini umarken “Geç oldu, artık kalkalım” çelebiliğine bürünmesini kalbim kabul etmedi. Zor olanı istiyorduk, o da hep bunu istemiş ve başarmıştı, Fatsa’da başlattığı yolculuğuna tüm Türkiye’yi dahil etmiş, çemiş magazinci deyişiyle “Herkesin gönlüne taht kurmuştu”.

Fakat olmadı. İlk kez bizi yüzüstü bıraktı bizi, belki de istemeden, tabii ki istemeden, dandik bir haber bülteninin “son dakika” faslına sıkışan ölüm haberi, kimseyi rahatsız etmeden bu dünyadan kalkmak istediğinin habercisiydi sanki.

Yorgunmuş. Bedeni ve kalbi, 77 yıllık yaşam serüveni boyunca, bunca ilkelliğe ve paspallığa ve kakavanlığa ve rezilliğe iyi bile dayandı. Bizlerin hemencecik sinirleri bozuluveriyor da kalayı basıyoruz kolayca, ya o ne yapacaktı? ‘Dolly’ ne demektir, ‘şaryo’ nasıl kullanılır bilmeyen munkabız yönetmenlerle çalışıyor, kıyafetini evinden getirmesini tembihleyen ‘set amirleriyle’ muhatap oluyor, oyunculara karşılıksız çek verip kazandığı paraları da metresine kürk almaya harcayan altın dişli mütegallibe tüccarlarıyla iş tutmak zorunda kalıyordu. Alyon Sokak lumpenleri, Türkiye’yi de, Türk sinemasını da öylesi bir bataklığa soktular ki, bir daha da kolay kolay çıkmamacasına.

Yirminci yüzyıl biraz daha öldü

11 Osman’ın kahvehanesinde prafa oynar yahut “Puanlı Dündar” okurken kendini birdenbire yardımcı oyuncu bulan gariban insanlardı bunlar, ve Türkiye son derece geri bir ülkeydi. Menderes devrinin bolluğu bereketi çok gerilerde kalmış, sinemada bir ‘İtalyan neo-realizmi’ akımı benzeri bir ‘Türk yeni dalgası’ yaratılamamış, Yeşilçam bataklığında çiçek yetiştirmek isteyen yetenekli ve iyi niyetli sanatçılar çektikleri her iyi filme karşılık onlarca kötü film çekmek zorunda kalmışlardı. Üstelik, ‘sol mol’ lafları da fazla edilmemeliydi ha, hem düzenin vakvakları ürkerdi, hem de o lafları kullanıp cahil takımını kafakola alan ‘Kızılçam’ ekolü… Eski Papirüs’te ‘geniş ve büyük bir masaya’ yayılan refiklerimiz. Yeteneksizliklerini ve başarısızlıklarını kulaktan dolma sosyalizm edebiyatı ile kapatmaya çalışanlar. 1990 senesinde, filmde sürekli Nâzım Hikmet’e ‘selam sarkıtılır’, sosyalist Kemal Tahir’in boşu boşuna hapiste yattığı senelerin hesabı sorulurken, Halit Refiğ’in Karılar Koğuşu filmini ‘solcu’ bulmayan serdengeçtiler… Cumhuriyet Gazetesi darılmasın diye, abidevi bir oyunculuk sergileyen Kadir İnanır’dan en iyi oyuncu ödülünü esirgeyenler… Yatacakları yer yoktur.

Sanatçı kimliğinin ötesinde bir aydın

Kadir İnanır, “Ölmeden bu ülkeye barışın ve huzurun geldiğini görmek istiyorum” diyebilen büyük ve kıymetli bir aydındı. Yalnızca bir aktör değildi. Siyasal duruşundan ve fikirlerinden hiç taviz vermedi. Eğer Yeşilçam olmasa, bir Yves Montand olabilirdi, bırakmadılar.

Montand da aynı politik dangalaklıklar yüzünden hayatını burularak geçirmemiş miydi? Hem Montand hem İnanır, bizlere büyük harfle “İnsan’ı” anlatmadılar mı? Elbette romantik filmleriyle ve karizmasıyla da halk tarafından çok tutuldu İnanır, tam bir halk sanatçısıydı, ama asla bununla yetinmedi. Örnek bir ilerici olarak aramızdan ayrıldı. Hiçbir çıkarı olmadan, sırf insaniyet namına barış için yollara düşmesi bunun en parlak ifadesi değil midir? Aklıma Montand’ın ölmeden önce çıktığı bir TV programı üşüşüyor şimdi, kendisiyle tartışan ve onu ‘döneklikle’ suçlayan Fransız gençlerine, durup durup ‘Ama çocuklar,’ diyordu, ‘Sosyalizm böyle bir şey olamaz, sosyalizm özgürlükçü olmalıdır’

Yirminci yüzyıl biraz daha öldü

Yüzünde kırık bir gülümseme vardı ve zaman zaman gözlerini kaçırıyordu hayattan. Dikkatli bakarsanız İnanır’da da bunun aynısını göreceksiniz. Ben şimdi ona bakınca, yalnızca ve yalnızca, babamı görüyorum. Bir gün babam da gidecek, geriye yalnızca onun bana hatırlattıkları kalacak, bunu biliyorum.

Eh, bize de bir tek zevk-i tahattur kalacak, bu sönen, gölgelenen dünyada…

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.

Paylaş