İstanbul’dan oldukça uzak bir çiftlikteydiler. Ufak çocuk, sofranın duayeni sıfatını zevkle üstlenen adamın eşeğini merak ediyordu. Saçları kırlaşmış, çehresi zayıflamış, buna karşılık lafazanlığından ve hoş sohbetlerinden hiçbir şey yitirmemiş olan “duayen”, İstanbul’un oldukça dışında bir çiftlikte yaşıyordu ve işine gidip gelebilmek için tren istasyonuna ulaşabilmek adına her sabah eşeğine binip yola revan oluyordu.
“Duayen”, her zamanki neşesiyle Tamburi Cemil’in bülbüllerini anlatmaya koyulmuştu. Sofranın bir diğer konuğu olan muharrir Doğan Bey, bıyık altından gülmeyi bir kenara bırakıp, ince sesiyle “yahu kuzu o kadar pişmemiş ki üstadı yesek daha iyi olacaktı” şeklinde bir taş atmıştı. Ufak çocuğun sıkıldığını gören genç babası, onu elinden tutarak evin içinde dolaştırmaya karar verdi. Eşeği gösteremedik, bari evdeki piyanoyu gösterelim diye düşündü. Yanlarında, babasından çok daha uzun ve çileli bir ömür sürmüş olan başka bir yazar vardı. Babası, onu ufak çocuğa tanıtırken şöyle buyurmuştu:
Üstad, piyano tuşlarına çiviler çakıyor hâlâ…
- Burak Karataş yazdı: Bir yiğit ölmüş diyeler
- Burak Karataş yazdı: Zikirmatik teknolojisi
- Burak Karataş yazdı – Amanın sosyaller, arslan sosyaller!

Oysa o “üstad” da bir zamanlar gençti. Kaytan bıyıkları, itinayla geriye yatırdığı kömür karası saçları, başında melon şapkası, ağzında ahali cıgarasının paslı tadıyla her gün Abdullah Efendi’nin Lokantası’na yazılır, bu arada her hafta döktürdüğü nüktelerle cümle İstanbul halkının ilgisine mazhar olurdu. Bir kirpinin sivri okları kadar keskin olan cümleleriyle İttihatçı iktidarı alaya alır, hatalarını tenkit eder, yanlışlarını göstermekten geri durmazdı.
Günü gelince, bu genç adamı kendi memleketinde sürgüne zorladılar. Böylece adaletin mülkün temeli olduğu ispatlandı.
Oysa o “mülkün” kime ait olduğu da mühimmiş, bilmiyordu. Ankara o zamanlar çalkantısız bir taşra kasabasıydı, henüz evlerin bacalarından çıkan kara dumanlar kuşları öldürmüyordu, şair Bülent’in deyimiyle… Misafir gelirse Taş Han’da misafir edilirdi. Tabii o, “misafir kabilinden” sayılmıyordu. Bu nedenle yaşanan rezilliği en bariz gören de o oldu.
Schiedmayer, Weinbach, Roland, Rameau, Pfeiffer… Allah ayaklarına taş dokandırmasın vallahi, vatan imdadına koşan cümle yiğit taifesi, sadrazam Talat Paşa’nın açık yahut gizli emriyle, bizi arkamızdan bıçaklayan hainlerin(!) evlerini tarumar etme vazifesini üstleniyorlardı!.. Bay Kasapyan’ın bağevindeki piyano sokaklara atılmıştı, yanıyordu ama sanki o mahzun nağmeler yükselmeye devam ediyordu göklere… Piyano Alman yapımı mıydı yoksa, Fransız mı ne diyorlar, zaten bunlarda para pul gırla gidiyor canım, biraz da bizimle “paylaşsalar” ne olur yani?
Hani İstanbul Su ve Kanalizasyon İdaresi vasıtasıyla SHP’ye “tamamen gönüllü” bağış yapan bazı müteahhitler vardı ya, onlar gibi, “zoraki ama gönüllü bağış”…

Karaoğlan Çarşısı’na dönmedi, soldaki İttihat Terakki binasına rastlamamak için. Devrin valisi Abdülkadir Bey burada mı hüküm sürüyordu? Diyarbakır valisi Dr. Reşit Bey intihar etmiş diyorlar… Nemrud Mustafa derler bir hâkim divan kurmuş, İttihatçıları yargılayacakmış, aha bu rezilliğe bulaşanları, kimileri Bekirağa Bölüğü’nde voltaya berdevam, bu arada Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey idam edilmiş!..
Netameli işler bunlar, netameli… Birkaç sene evvel, tam harb-i umumi ortasında üstelik, iktidar partisi bir komisyon kurmadı mı bu konuyla ilgili? Bazı malların, evlerin, arsaların ölü eşek fiyatına satıldığı herkese malum… Devletin de benzer paralarla yok pahasına kimi yerler satın aldığı, buraları okul, hastane, hapishane falan yapacağı söylendi.
O esnada Ankara’da, Ankara’da, güzel Ankara’da “zorunlu ikamet eden” o bahtı kara genç yazar nereden bilecekti eşraftan geçinen pek çok “efendi”nin bir on beş yirmi yıl içinde köşeyi döneceğini? O zamanlar o deyim icat edilmemişti ama bu olay bizim milli ve manevi vaziyetimize fevkalade uygundu, Kara Kemal Bey de aynı lakırdıyı yineleyip durmuyor muydu?

Savaşta bizi arkamızdan vuran hainleri yargılayıp cezasını vermek yerine niye toptan hepsini zoraki sürgüne mecbur etmiştik? Gerekli önlemleri niye almamıştık? İttifak ortağımız Almanya’nın böyle bir meselesi yoktu, elhak doğru da, biz niye kendi yurttaşımıza, bizden olan, kanımız olan, canımız olan insanlara sırtımızı dönmüştük?
Tövbe, dönmeyenler de vardı: Konya valisi Celal Bey, Erzurum valisi Tahsin Bey, Yozgat ve Kütahya mutasarrıfları, Lice kaymakamı… Ve elbette arkadaşını, dostunu, komşusunu bu hengâmeden kurtaran, sakınan, saklayan binlerce vatan evladı… Ferit, Bedii Nuri, Hüseyin Nesimi ve Sabit Bey gibi öldürülenler de oldu. Niye? Ermenileri korudukları için. “Gâvursuz memleket olur mu ulan, onlar bu vatanın hem tadı hem tuzudur,” dedikleri, “Ben Allah’tan korkarım, yapmam bu işi” diye ünledikleri için.
Peki bugün ne yapıyoruz? Düşmanlığı körüklemeye devam ediyoruz. Başaktörü de yan aktörü de olmadığımız bir rezilliğin faturasına katlanmak zorunda bırakılıyoruz, bize bu telkin ediliyor. Güya meseleyi “tarihçilere bırakıyoruz” ama ufak bir şartla: Tarihçiler bizden yana taraf tutacaklar! Mesela konuyu inceleyen Vahakn Dadrian olursa, olmaz. Halil Berktay olursa, eh, o da olmaz. Çünkü “bizden” değildir… “Biz” kim miyiz? Koskoca bir meseleyi diasporanın para talebini reddetmeye, ölü sayısı yarıştırmaya, biz yaptık ama hele bir sor niye yaptık ikiyüzlülüğüne indirgemeye kalkanlarız. Yani, İttihatçılar.
Oysa Atatürk o fikirde değildi, bu işe “bulaşmamıştı”, eleştirmiş ve mesafeli kalmıştı. Sırf bu yüzden Enver’in peşine suikastçılar yolladığını çılgınlar bilmeyebilirler ama herkes bilmek zorundadır.

Bu işi kendimiz çözmek mecburiyetindeyiz, eğer kefereye bırakırsak suistimal edecekleri malum. Ermenilerle ve Ermenistan’la bir barış teşkil edemezsek, iki toplum arasına girmiş bu rezil kanı temizleyemezsek bu kazan daha çok su alacaktır ve de bu mevzu düyuna kalacaktır.
Ondan sonra, her 23 Nisan sonrasında aynı tantanayı yaşarsınız, “acaba Amerikan Başkanı ne buyuracak?”… Oysa sorunu çözmesi gerekenler bizleriz, bu uğurda uzun seneler kaybetmiş olsak bile… Meclis’in açılışı yıldönümü münasebetiyle soralım: Eşraf-bürokrat ittifakının aradan geçen yirmi sene sonunda bozulması aynı konuya dayanmıyor mu?

Konu küllenince öküzün ölüp ortaklığın bozulduğu ayyuka çıkmadı mı?
İttihatçıların niye korktuğunu biliyoruz, halkın temsilcilerine ne oluyor? Yoksa aradan geçen bunca zamandan sonra insanlar Talat’ı Kanuni Sultan Süleyman, Enver’i Fatih Sultan Mehmet, Refik Halid’i de Evliya Çelebi gibi mi algılamaya başladılar? Yoksa yoksa, mesele bir avuç aydının “tekelinde” gözüktüğü için mi gündemden düştü?
Sonra söylenince darılıyorsunuz ama bunun burası Türkiye hemşerim, karanlıklardan karanlık beğen bakalım.














