Bir erkeğin hayatı boyunca bedeniyle kurduğu her temas, aslında kendinden kaçışının bir durağı mıdır? David Szalay’ın 2025 Booker ödüllü kitabı Beden (İthaki Yayınevi, çeviren: Elif Ersavcı), bu soruyu cevaplamadan çoğalan bir roman. Dışarıdan bakıldığında sade, yalın bir dille yazılmış, kolay okunabilir bir kitap izlenimi veriyor. Ancak sayfalar ilerledikçe, 21. yüzyıl insanının yalnızlığını ve geçen yüzyılın varoluşçuluktan devraldığı karşı kahramanların hâlâ soluk aldığı kasvetli bir atmosferin içine çekiliyoruz. Bu atmosfer, isimsiz anlatıcıların çaresizliği kadar o bildik aidiyetsizliği de hatırlatan bir tını taşıyor.

Macaristan’da, taşrada annesiyle yaşayan on beş yaşındaki Istvan’ın hikâyesiyle açılıyor kitap. Evli komşu kadının onu baştan çıkarmasıyla yaşadığı ilk cinsel deneyim, daha ilk satırlarda karşımıza çıkıyor. Bu noktada akla ister istemez şu soru geliyor: Bir bildungsroman ile mi karşı karşıyayız? Ancak Szalay, klasik oluşum romanının aksine, büyümeyi değil büyüyememeyi anlatacağının sinyalini ilk bölümde veriyor.
Bir ergenin kendini gerçekleştiremeyişini izlerken, ne orada ne burada duran, hiçbir yere ait olamamanın ikircikliği içindeki sıradan bir bireyle buluşuyoruz satırlarda. Szalay, bu kayıp kahramanı önce ıslahevine sokuyor, sonra orduya yazdırıp Irak’a gönderiyor. Ardından tekrar Macaristan, tekrar ev… Derken Istvan’ı Soho’da bir mekânda korumalık yaparken buluyoruz. Sonra kaderini değiştiren bir şey oluyor, sosyal sınıfları ikişer üçer atlayarak zirveye tırmanıyor. Gelgelelim tüm bu sıçramalar boyunca Istvan’da değişen bir şey var mı sorusu, ısrarla yerini koruyor.
Guardian’da yayımlanan bir yoruma göre —ki katılmamak mümkün değil— kalemi daha az keskin bir yazarın elinde sıradanlığa düşebilecek kimi satırlar, Szalay’ın ustalığı sayesinde 21. yüzyılın çaresiz insanının portresine dönüşüyor. Bu portre, edebiyatın cinsellik ve yalnızlık arasında sıkışan erkek karakterlerini andırsa da Szalay’ın kahramanı farklı: Öfkesini bile dışa vuramayan, sessizce eriyen bir figür. Ölüm ve kaza sahnelerinin tutumlu bir kalemle, son derece olağan şekilde verilmesi de kitabın geçen yüzyıldan 21. yüzyıl edebiyatına nasıl göz kırptığını ele veriyor. Rachel Kushner’ın da söylediği gibi: “Szalay unutulması zor bir yitik erkek portresi çiziyor.” Unutulması zor; belki de hemen unutmak istediğimiz ama unutamayacağımız bir portre.

Bedenin dört katmanı
Istvan’ın bedeniyle kurduğu ilişki dört katmanda ilerliyor diyebiliriz. İlk katman arzu bedeni: İlk deneyimden nicesine uzanan, hep doyum vaadiyle başlayıp boşlukla biten karşılaşmalar zinciri. İkincisi şiddet gören beden: Islahevindeki travmalar, orduda disipline ediliş, Irak’ta tanık olunan şiddet. Üçüncü katman metalaşan beden: Kadın bedenini tüketmesi, ilişkileri bir alışverişe indirgemesi. Dördüncü ve son katmansa çürüyen beden: Helen’i, oğlunu, işini, çevresindeki herkesi yavaş yavaş kaybetmesi ve tüm bunların fiziksel-ruhsal çöküşle iç içe geçmesi. Bu katmanlar, romanın adının neden Beden olduğunu açıklar nitelikte: Istvan için beden hem sığınak hem hapishane hem de nihai mezar. Öyle bir çaresizlik ki bu, domino taşları gibi ilerleyen bir yazgı söz konusu. Kader ağlarını etrafında örmüş, yazar da bizi en sonunda orta yaşlı, yitik bir adamla buluşturuyor.
Szalay’ın üslubu: Eksilterek anlatmak
Kitabın vuruculuğunu düşündüğümüzde, kayıp bir kahramanın düşüşünü uzun uzun anlatmak yerine diyalogların çarpıcılığıyla vermesi, zamanın iki paragraf arasında iki yıl atlaması gibi sürprizlerle ilerlemesi alkışı hak ediyor. Fakat Szalay’ın asıl ustalığı anlatmadıklarında saklı. Sevdiklerinin ölüm haberi sadece birkaç satırlık bir diyalogla veriliyor; yas süreci, acı, boşluk anlatılmıyor. Okur o boşluğun içine bırakılıyor. İşte bu eksiltme tekniği, kitabın asıl gücü. Büyük olaylar değil, büyük suskunluklar anlatıyor Szalay.
Beden, bir erkeklik romanı mı, yoksa erkek olamayışın hikâyesi mi? İlki doğru; fakat asıl çarpıcı olan ikincisi. On beş yaşındaki bir çocuktan itibaren, Istvan’ın bedeniyle kurduğu ilişkiler silsilesinde akan bu roman, sürekli yer alan cinsel sahnelere ve buralarda yaşanan doyum anlarına rağmen bize asıl olarak bireyin kayboluşunu ve çöküşünü gösteriyor.
Istvan’ın hikâyesi bittiğinde fark ediyoruz: Mesele onun kayboluşu değil; o kayboluşu izlerken kendi bedenimizle kurduğumuz suç ortaklığı. Kahramanın hüznü o kadar yoğun ki onu hemen unutmak istiyorsunuz ama başaramıyorsunuz. Szalay’ın Beden’i, tam da bu yüzden, kapatıldığında bile zihinde açık kalan bir yara.
- Müge İplikçi ile Zeytin Dalı – Çip, Çöp ve Mia: Londra’dan Adana’ya çöp yolculuğu
- Kemal Can ile “5 Soru 10 Cevap” (6): Kaşıkçı’ya ne oldu?
- Berrin Sönmez ile Feminist Bakış (70): “Levent Sözen’in bebek kaçırma girişimi, kişisel görüşme hakkının istismarı”
- Cumhurbaşkanı Erdoğan’dan muhalefete aday eleştirisi














