Berrin Sönmez yazdı | Aile on yılı: Kadın düşmanlığı zirveye tırmandı

Erkek şiddetinin önlenmediği; kadın ve çocukların ev içi şiddetten korunmadığı toplumlarda sağlıklı, güçlendirmeye değer aile kavramından söz edilemez. Kadın-erkek eşitliğine dayanmayan aile anlayışı korunmaya değer değildir. Demokratik, eşitlikçi aile düzeni oluşturulmuyorsa aynı çatının altında, kapalı kapılar ardında güçlünün zayıfı ezdiği ve cezasızlıkla ödüllendirildiği yer olur aile. Aile korumacı iktidar söyleminde ve metinlerinde hiç değinilmez bu kritik ayrıma. Oysa ‘demokrasi ailede başlar’ ilkesi yer alırdı bizim neslin ders kitaplarında. Şimdilerde kadın-erkek eşitliği, toplumsal cinsiyet eşitliği ailenin temeli olmaktan çıkarıldığı için işkencehaneye dönüşmüş ailelerin sayısı giderek artıyor. Erkek şiddeti yuva yıkıyor. Ancak neden sonuç ilişkisini iktidar hep tersten kurmakla yetiniyor. Kadın okuduğu, çalıştığı, özerk birey olarak hayatına dair kararları kendisi aldığı için ailenin zarar gördüğü iddia ediliyor. Bu yanlış çıkarsamaya dayalı politika geliştirmekle meşguller. Ve bu hatalı politikaların siyasete, eğitim sistemine, yargıya ve toplumsal alana yansımasıyla yüzleşiyoruz.

Kadın erkekle eşit insan sayılmadığında gerçekleşmesi kaçınılmaz olanı yaşıyoruz kısacası. Muhayyel-mükemmel aile, gerçeküstü tahayyülün konusu olur ancak. Fakat iktidar politikası, atılan iki imzayla kendiliğinden mükemmeliyete ulaşacak bir aile tasavvuru çizmekten başka bir şey sunmuyor topluma. Ailenin içindeki insanı, insan haklarını görmüyor çünkü. Kadın ve çocuk haklarının görülmediği ailelerde kadınların ve çocukların nesneleştirildiği gerçeğini görünmez kılmakla meşgul. Kadın ve çocukların nesneleştirilmesi hak ihlalinin, cinsiyete dayalı şiddetin olağlan sayıldığı aile üretiyor. Sadece kadınları, çocukları, gençleri, transları hizaya çekmekle meşgul. Hani derler ya “Tanrı yer yüzünde dinin egemenliğini sağlamak için iyi insanları kullanır; kötüler yeryüzünde kendi egemenliklerini sağlamak için Tanrıyı kullanır.” Tıpkı din gibi şu an aile kavramı da iktidarın egemenliğini sürdürmek için kullandığı kaldıraç konumunda. Tam olarak bu nedenle ailede, sokakta, okulda, iş yerinde, sanatta ve siyasette kadınlar erkeklerin kişisel çıkarları için “kullanışlı nesne” sayılır oldu.

Aile on yılı
Aile on yılı: Kadın düşmanlığı zirveye tırmandı

Örneğin CHP’li kadın milletvekillerinin ortak açıklama yapmasını zorunlu kılan itiraf/iftirayı ele alalım. İktidarın, bir erkek üzerine kurduğu baskı, şantaj nedeniyle ve kendi hatalarını görünmez kılmak, hapisten kurtulmak için iki kadın siyasetçiyi, isim vererek “tanrılara kurban” etmesi. Ayrıca delegelere çıkar sağlamak için çocuklarını işe alma iddiası da kadın politikacılar üzerinden yürüttü aynı erkek. Siyasette kadın varlığının artmasını önleyecek kadar tehlikeli bu girişimin kadın düşmanlığından öte adı olamaz. Esasen ailede kadın nesne olarak görüldüğü taktirde toplum yaşamında, sanatta, siyasette her alanda kadın, çıkar ilişkilerinin nesnesi haline gelir. Özel olan politiktir. Ve siyasette özel olan iki kere politiktir. Bu durumda iftiraya uğrayan kadın siyasetçilerin kendisini savunmak, açıklama yapmak, iftirayı bertaraf etmek zorunda bırakılması da hepimiz için utanç nedeni. Açıklama yapmak partiye, parti yönetimine düşerdi. Neden sadece iftiraya uğrayan kadınlar ve onlarla dayanışma gösterme yükümü sadece kadın milletvekillerinde olsun? Hem CHP hem de diğer partiler kadın erkek ayrımı yapmaksızın ses yükseltmeliydi. Siyasetin yargısallaşması ve bu bağlamda ilkin kadınları nesneleştirmesi ortak sorumumuz, sadece kadınların sorunu değil.

Ve asıl mesele hedefi doğru tespit etmek. İktidar siyaset üretemez olduğundan siyasi işleyişi yargıya havale etiği için (ki bu da kirli siyaset) anlamında. Ülkede siyasetin şeffaf finansmanı için gerekli olan bir siyasi etik yasası yok. AB şartlarının yerine getirilmeyen hükümlerinden birisi malum. Ahmet Davutoğlu Başbakan olduğunda siyasi etik yasası için taslak sunma girişiminde bulunmuştu. Fakat “bu yasayla ilçe başkanı bile bulunamaz” denilerek engellenmişti. Bir bakıma “kamu kaynakları usule aykırı şekilde kullanılmadan yerel siyaset bile yapılamaz” mealindeki bu reddediş, temiz siyaseti engelledi. Gerçek böyleyken günümüzde siyasi etik yasası varmış ve sadece ana muhalefet için geçerliymiş gibi -Ünsal Ünlü’nün tanımıyla- yargısallaşmış siyaset eliyle abluka altında CHP. Ve bu durum kadını ikincilleştiren hatta nesne olarak gören aynı politik zihniyetin ürünü. Hal böyle olunca muhalefet artık siyasetin ikinci cinsiyeti konumunda bence. Yargının ürettiği siyasetin eli sopalı malum ve bu durumun bir tane sorumlusu var sistem gereği. Muhalefeti feminist mücadele ilkeleriyle siyaset üretmeye çağırmakta bu nedenle fayda var.

Faydası şu ki siyasette muhalefete yapılan değersizleştirme, ikincilleştirme ve suçlama girişimleri kadın düşmanlığının argümanları. Ve siyasette ana muhalefet partisine ikinci cinseyet muamelesi çekildiğinde bu ülkenin kadınları çok daha belirgin şekilde hak kayıpları yaşar hale geldi. Hatta hak kaybının ötesine geçip sadece söylemle değil yargısal kararlarla da suçlu sayılır hale geldi. Örneğin Boğaziçi’nde cinsel şiddeti ifşa edenlere soruşturma açıldı. Faile, fail dedikleri için erkeklerin lekelenmesi, itibarlarının zedelenmesi gerekçesiyle haziran ayında yargılanacak kadın öğrenciler. İfşa cinsel şiddetle mücadelenin en önemli öğesi olduğu halde suç sayılmış. İfşa özünde bir kadının, diğer kadınları aynı failin şiddetinden korumak için kendisini afişe etmekten çekinmeyen cesaret örneğidir. Sadece kendi onurunu korumayı değil aynı zamanda diğer kadınları korumayı da içerir. Fakat erkek yargıda kadının onuru, erkek itibarından daha değersiz görülüyor olmalı ki taciz failine değil onu ifşa eden kadınlara soruşturma açıldı. “Kadının adı yok Genelgesi” ile gizli özneye dönüştürülmüştü kadınlar ve ilk meyvelerini verdi. Hem de toplumsal katmanlar açısından en tepeden başladı kadının adı gibi onurunu da yok sayma girişimi. CHP’li kadın vekillerin ve Boğaziçili kadın öğrencilerin onuruna sahip çıkmaları suç sayılıyor.

Sadece yargı, sadece üniversite mi bu eğilimde derseniz size Kızılay Kayseri Şube Müdürü faciasını örnek göstereyim. Kayseri Kızılay Şube Başkanı Cafer Beydilli kadın ve eşitlik düşmanı paylaşım “Kızlar eve kapansın ne olur Reis” paylaşımıyla iktidardan ricacı olmuş, hazret! Neymiş efendim kadınlar okuyunca, çalışınca erkekleşiyormuş. Bunu nerden çıkarıyor derseniz, evlenince kocasına kafa tutuyormuş. Güçlü kadın karşısında yetersizlikleri açığa çıkan kadın düşmanı erkek yorumu elbette. Ve çok kritik bir başka yorumla da aile on yılı bağlantısı ihmal etmiyor: Okuyan, çalışan, haklarını savunan kadınlar evlenmek istemiyor, evlenirse de çocuk yapmak istemiyor-muş! Bu kıvrak zeka, – Ekrem İmamoğlu’ndan (ç)alıntıyla- terfi name bekliyor olmalı. Gerçekte hak ettiği ise derhal kamu görevine son verilmesi. Bu derece kadın düşmanı Kızılay yöneticisi depremde, selde kurtarma çalışması esnasında  kadınlara eşit muamele yapabilir, müdür olarak eşit uygulama talimatı verebilir mi? Hiç sanmam. Gerçi böyle durumlarda erkek öncelikli kurtarma çalışması ihtimalinden öteden beri kuşku duyarım. Afetlerde ölü, yaralı listeleri için cinsiyet analizi mutlaka gerekli.

Bu olayların istisna, uç örnek olduğunu düşünenler için birkaç örnek daha vereyim. Bizden çok daha önce bu aşmalardan geçmiş ülkelerin kadınlarına reva görülen muamele de su yavaşça ısıtılarak başlamış, adım adım ilerlemişti. Bazı örnekler vereyim ki gidişat böyle devam ederse başımıza gelecekleri öngörmek mümkün olsun. Örneğin bir Afgan kadının mektubu “sessizliği tercih ettiniz” diyor. Erkekler sustuğunda, dünya sustuğunda Afgan kadınların tüm hakları ellerinden alınmıştı. Toplumdan dışlanıp evlere hapsedildikleri gibi o evlerde yaşadıkları erkek şiddetinin kamusal suç sayılması için “kemik kırmak” seviyesi ölçü alınmıştı. Yani “eti senin kemiği benim” sözünü hukuk kuralı yapmıştı Afgan yönetimi. Önce kadınlar için üniversite yasaklandı, kadın akademisyenlerin kitapları imha edildi. Sonra lise ve ortaokul yasaklandı. Sonra sokaklar, çarşılar, parkalar, hastaneler  kısıtlandı, sesleri kısıldı kadınların. Derken penceresiz odalara mahkum oldular. En sonunda (geçen yaz) hukuk reformuyla(!?) kemik kırılmadıkça şiddet yok sayıldı. Ve işte bu kurallar altında yaşamaya zorlanan bir kadının mektubunu buraya bırakıyorum, lütfen bağlantıyı açıp okuyun zira yazmaya yüreğim dayanmayacak..

Dünyanın her yerinde kadınlar cinsiyet ayrımcı sistemlerle tehdit altında. Özellikle de nüfusun çoğunluğu, Selefi yorumun egemen olduğu Sünni Müslüman toplumlarda inanç ayrımcılğı cinsiyet ayrımcılığı ile ittifak halinde yaşanıyor. Suriye’den yükselen çığlıkların ardı arkası kesilmiyor. Alevi kadınlara yönelik zulüm hiç son bulmadı. EŞİK sosyal medya açıklamasında “Lazkiye’de Alevi kadın kayıpları: Betül Süleyman Alluş nerede?” sorusunu yöneltti. Betül Süleyman Alluş Lazkiye’de Tıp Teknolojisi eğitimi alan üniversite öğrencisi ve Nisan’dan beri kayıp. Şara yönetiminden temsilciler ailesiyle bağlantı kurup 10 Mayısta kızlarını teslim etme sözü vermişler. Ancak Betül Süleyman’a hal ulaşılamadı. İlgili haber bağlantısını buraya bırakıyorum.

Emperyalizmin hedefi olan ülkelerden birisi Suriye malum. Ve Türkiye’nin de katkısıyla El Kaide, Taliban, IŞİD kökenli El Nusra Cephesinden HTŞ, Suriye yönetimine getirildi. Şam’a Özgürlük anlamına gelen ismiyle müsemma bir yönetim sergiliyor, bütün emperyalistlerin gözetiminde. Güneyde Dürziler, Akdeniz kıyısında Aleviler ve Halep civarında seküler yaşayan Sünniler güvende değil. Kuzeyde Kürtler kısmen kendi önlemlerini alacak güce sahip oldukları için bir anlaşma içinde görünüyor ama garantisi henüz yok. Kuzey batıda Türkmenler Türkiye garantisi ile kısmen rahatlar. Ancak tüm bu kesimler arasında en büyük ve sürekli risk altında olanlar Alevi toplumu. Ve Betül Süleyman Alluş’un kaçırılarak Şara yönetimine ait bir kuruma kapatıldığı tahmin ediliyor. Alevi kadınlara yönelik cariyeleştirme eylemleri kapsamında “Kız evi / okulu” olarak bilinen yapıya zorla götürülüp, rızası dışında sünnileştirmek ya da seks kölesi olarak kullanılmak tehlikesi altında olduğu düşünülüyor. Yıllardır Alevi kadınlara yapılanları, yaşatılanları bildiğimiz için bu riskleri uzak ihtimal gibi görmek mümkün değil. HTŞ için ismiyle müsemma derken farklı kesimler için güvenli yaşamı sadece Şam ile sınırlı tutmasını kastediyorum. Diplomatik misyonları, gazetecileri, bu bölge ile sınırlı gözlem yaptıkları halde Suriye’nin tümüne ilişkin “iyi yönetim” yorumları yapmaktan kaçınmaya davet etmek gerekiyor. Betül nerede, başına ne geldi sorularının cevabı bizlerde yok. Ancak Şara yönetimi biliyor ki ailesine kızlarını 10 Mayıs’a kadar teslim etme sözü vermiş ama getirmemişler. Kadınların her alanda nesneleştirilmesine dair pek çok yöntem uygulanıyor dünyanın her yerinde. Ancak Lazkiye bölgesinde Alevi kadınlara HTŞ yönetiminin engel olmadığı cariyeleştirme suçu ayrımcılıkların, erkek şiddeti biçimlerinin en aşağılık olanı. Şara yönetimi cevap verene ya da genç kadını ailesine teslim edene kadar sormaya devam edelim: Betül Süleyman Alluş Nerede?

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.