Ankara’da en sıcak gelişme madencilerin hak mücadelesi. Aylardır ücretleri ve hak edişleri ödenmeyen Doruk Maden emekçileri patronun hak gaspına karşı çareyi başkentte arıyor. Başkent, devlet merkezi, devlet dediğin halkın sorunu çözmek için var. Güçlünün zayıfı ezmesini önlemek, patronun işçiyi aç bırakmasını önlemek için var. Ve madenciler devleti, patronla aralarında hakem olacağını ummuşlar. Eskişehir’den kalkıp 9 gün yürüyerek Ankara’ya ulaştılar. Kendi iş kollarında en yetkili “devlet büyüğü” makamı olarak görüp bildikleri Enerji Bakanlığı önünde yürüyüşlerini sonlandırdı 110 madenci. Kıyamet ilkin orada koptu. Bakanlıkta kapı duvar oldu. Ama devletin zor gücüydü onları karşılayan. Bakan ve başka herhangi bir yetkili emekçileri dinlemeye yanaşmadı. Hatta alt düzey çalışanlar bile madencileri görüp de ola ki kalpleri yumuşar korkusuyla iktidar, mesai saati yaklaşırken engelledi. Polis devreye sokulup gözaltına alındı madencilerden bir kısmı. 9 gün yürümenin yorgunluğu üstüne 14 saat gözaltı eziyeti reva görüldü emekçiye. Suçu emeğinin karşılığını istemek. Kimi 8 ay, kimi 2 ay önce kurumuş olan alın teri hakkı için oradaydı. Kimi ise 2016’dan beri yani 10 yıldır ödenmeyen kıdem tazminatı için… Ve hepsi köle işçilik statüsüne düşmemek için insan onuruna yaraşır çalışma koşullarına ulaşmak için sendikal haklarının tanınmasını istiyor.

Mevcut yönetim sisteminde Bakanların, Bakanlıkların atanmış siyasi memur sayılmaktan öteye gidemediği malum. Ancak Anadolu halkı için bakanlar hala devlet büyüğü olarak görülüyor ki madenciler Enerji bakanından medet ummuş. Nitekim şimdi yazının bu kısmında arama motoruna soruyorum bakanın ismini yazabilmek için. Siyaset ve yönetim gündeminde önem sıranız o kadar geride ki bakanların ismi kolayca hatırlanamıyor. Buldum, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Alpaslan Bayraktar. Peki Alpaslan Bey siz günlerce yol yürümüş madencilerden bir selamı, iki çift kelamı esirgemekle kendi değerinizi kendiniz düşürmüş olmuyor musunuz? O emekçiler sizi önemsemiş, size değer vermiş de gelmiş. Bunun kıymetini, kendi açınızdan önemini kavramanız gerekirdi. İçlerinden beş-on madenciyi makamınıza ve diğerlerini bakanlık bahçesine, bekleme salonlarına alarak, insanca karşılamak çok mu zordu Allah aşkına?

Polis engeli, barikatı, yürüme yasağı ve zorunlu istikamet: Kurtuluş Parkı. Öğrencilik yıllarımın mekanı güzelim Kurtuluş Parkı yıllardır hak arayanlar için açık hava hapishanesine dönüştü. Bugün (Cuma) açlık grevinin 5’inci günündeki madencilerin sloganı bu gerçeği açıkça haykırıyor: 100 madenciye 1000 polis, ekmek isteyene biber gazı. Evet bugün Doruk Maden emekçileri polis barikatını açtırabilmek için önce uzun müzakere süreci yaşadı. Nuh deyip de Peygamber demeyen emniyet amirleri karşısında tek çare barikatı aşmak için güç kullanmak olmuştu. Ve 5 gündür açlık grevinde olan muhtemelen halsiz, mecalsiz kalmış madencilere biber gazıyla müdahale edildi. Bu zulüm niye yapılır? Yıldız Holding, yeni maden sahaları açacak kadar sermayeye sahip olduğu halde madencinin alın teri hakkını gasp ederken devlet görevlileri neden patronun, sermayenin yanında durur? Halk hala devlete, devlet görevlilerine güvenirken siz nasıl olur da bu güvenin önemini, değerini bilmezsiniz? Bu kabul edilemez tutum iktidarın yerleşik yöntemi haline geldi, biliyoruz. Bir yıl önce de aynı mekan FER-NAS çalışanları için “alıkoyma merkezi” gibi kullanılmıştı. Biliyoruz, her şeyin farkındayız ama iktidar yanlışını fark edene kadar sormaktan vazgeçmemek gerekiyor.
İktidar sahipleri muhtemelen benden daha iyi biliyorlardır ama bildikleriyle amel etmeleri için Kur’an’ın ayetiyle gelen İlahi uyarıyı hatırlatmakta fayda var: Zalimlerin yanında olmayın sonra ateş sizi de yakar; o vakit yardımcı da bulamazsınız (HUD/113) Dikkat ederseniz zalimin de mazlumun da kimliğinden bahsedilmiyor ayette. Faile değil fiile göre hüküm vermek esas ilke olduğu için. İslam’ın tek düşmanı zulümdür çünkü. Ve sadece zalim olanlara değil zalimin yanında olanlara geliyor bu uyarı. Zulmün karşısında değilsen zalimin yanındasın, canım kardeşim. Bir tane hayatın var bu dünyada ve bu hayatı zulmün karşısında ya da yanında yer alarak yaşamak, sadece senin iradene bağlı bir seçim. Karar senin diyor bu ayet bizlere. Hakk veya batıl arasında seçim yapmak senin sorumluluğun ki bu sorumluluk yetkisiyle yaratıldığın için öbür dünyada hesaba çekilme kuralı var. Özgür iradene dayalı sorumluluğun olmasa öbür dünyada hesaba çekilme kuralı olmazdı diyor Maturidi, kaderciliği reddederken.

Şimdi tekrar madencilerin hak arama mücadelesine dönelim. Alın teri kurumadan değil emekçinin hakkını aylar, yıllar sonra bile vermeyen patronlar zalimdir. Zalim patronun, sermayenin yanında duran iktidar sahipleri de zalimdir. Benim bu ayetten anladığım bu. Emekçinin emeğini gasp edip eşinin, evladının rızkına çöken işverene karşı mücadele etmek haktır. Ve asıl soru kimler hakkın yanında kimler zalimlerin yanında? Gözünü, kulağını, dilini yaşanan gerçekliğe kapatmayanlar bu sorunun cevabını kolayca verir, artık onu da ben söylemeyeyim. Ki zaten sen bilirsin canım kardeşim, İslam’ın temel ilkeleriyle insan hakları temel ilkeleri birbirine zıt değildir.
23 Nisan töreninde şiir okumak yerine Ankara’ya gelip eylemdeki babasına destek veren çocukları, evlatlarını destek için getiren anneleri, başörtülü bacıları da gör, cevap vermeden önce. Meselem inanç dersi vermek değil insani evrensel değerlerle dini inançların çatışmadığını hatırlatmak. Kimlik sormadan, ayrım yapmadan insana yakışır politika ve tutum geliştirilmesi gerektiğinin önemini vurgulamaya çalışıyorum. Artık başka söze gerek yok. İnsanlık kardeşliğinden öte söz de yok. Artık inançlı, inançsız herkes nasibince doldurur kabını.













