Müge İplikçi yazdı: Silivri’deki bahar

İşte o sabah, saat 8.30’da Avrasya Tüneli’ne girdiğimizde, tünelin duvarları sıradan beton olmaktan çıktı. Denizin altından geçen bu dar geçit, aniden bir doğum kanalına dönüştü; bizi sıkıştıra sıkıştıra, sancılı bir şekilde başka bir gerçekliğe, Silivri gerçeğine doğru itiyordu. Dışarıda, bir gece önce yağan yağmur, dünyayı yıkamıştı yıkamasına ama kirini çıkaramamıştı; sadece ıslatmıştı. Güneş, bir gün önceki o azman sıcaklığını unutmuş, mahcup bir misafir gibi kenarda duruyor, egzoz dumanları havada asılı kalmış gri tüller gibi oradan oraya dalgalanıyordu. Belki de doğa, o gün yaşanacak ağırlığa inat, şefkatli bir el uzatıyordu bizlere, ama bu elin avuçları bir biçimde nasır tutmuştu.

Tam o anda arabanın radyosu, kendi iradesiyle canlandı. “Kavanoz dipli dünya” şarkısı doldu içeri. Ses dalgaları önce metalik bir yankı yaptı, sonra bir anda sıvılaşıp arabanın içindeki havaya karıştı. Gördüm: Gerçekten de dev bir kavanozun dibindeydik. Tünelin kavisli duvarları camdandı ve yukarıda, denizin ağırlığını taşıyan o cam tavanın ardında, kocaman bir el, kavanozun kapağını usul usul kapatıyordu. Şarkı bunu fısıldadı, sonra birden öfkelendi ve “Olmaz olmaz bu iş olamaz, yok yalvarma, bu iş olamaz…” diye haykırmaya başladı. Bu sözler, tekerleklerin asfalta yapışıp kalan lastik izleri gibi, zamanın dokusuna kazınacaktı. Yol, bu isyan karşısında direksiyona sıkışıp kaldı ve neredeyse duracak hale geldik. Zaman, tamı tamına bir saat 45 dakikalığına katılaşmış, şekerlenmiş, ağdalı bir reçele dönüşmüştü.

Marmara Ceza İnfaz Kurumu yoluna saptığımızda, Silivri’nin profili gözlerimizin önüne bir tablo gibi seriliverdi. Ama bu sıradan bir manzara değildi. Sarı ve yeşil, iki kadim güç olarak karşımda duruyordu. Sarı; solmuş umutların, sararmış evrakların jandarma rengiydi. Yeşil ise, insan eliyle örülmüş o katı nizamın tam karşısında, coşkulu ve neredeyse dirençli bir güçle yükseliyordu. Bu yeşillik, toprağın altındaki bütün fısıltıların, unutulmuş türkülerin, ıslak imzaların somutlaşmış haliydi belki de. Onun adı umuttu, ama sözlüklerdeki o uysal umut değil; kökleriyle betonu çatlatan, dikenleriyle teli eğen bir direnişin, umudun karşılık bulması için verilen bir mücadelenin ta kendisiydi.

Mahkeme salonuna ulaşmak için ana yolları değil, küçük patikaları kullanmak gerekiyordu. Adalete giden yolun dolambaçlı olması, burada bir metafor olmaktan çoktan çıkmış, coğrafi bir hakikate dönüşmüştü. O patikalarda yürürken, az önceki şarkılar rüzgâr olup esti. “Kavanoz dipli dünya”nın nağmeleri, çakıl taşlarının üzerinde sekerek ilerliyor, “Olmaz olmaz bu iş olamaz”ın isyanı ise bir uğultu halinde tel örgülere çarpıp geri dönüyordu. Radyo, o günün sadece tercümanı değil, bizzat kahini olmuştu; kavanoz dipli bir dünyada, olmayacak işlerin peşine takılmak zorunda bırakılan insanların hikâyesini dinlemeye değil, o hikâyenin içinde yürümeye gidiyorduk. Etrafa bakınarak salona girdik.

Karşımda, üzerinde “Adalet mülkün temelidir” yazan bir levha asılıydı. Ama o an gördüm ki, yazıdaki harfler canlıydı. Mürekkep, levhanın üzerinde hafif hafif kıpırdanıyor, “mülk” kelimesindeki “ü” harfi, bir göz kırpışı gibi titreşiyordu. Tablonun altında bir hâkim ve yanında iki kadın oturuyordu. Hâkimin cübbesi, salonun tüm sorularını içine çeken o renkti. Duruşma yaklaşık üç saat sürdü. Savcının tutukluluğun devamı yönünde mütalaa vermesi, mahkeme heyetinin nihai kararı olmasa da, salondaki havayı anında değiştirdi. O an hissettiğim şey görünür oldu: İçerideki insanların ağızlarından çıkan her umut sözcüğü, somut, ıslak ve canlı bir kuş gibi havalanıyor, ama tavana ulaşamadan, görünmez dikenli tellere takılıp yere düşüyordu. Çaresizlik buydu işte; o düşen kuşların artık kanat çırpmaktan vazgeçmiş, yerde yatan tüy yığınlarına dönüşmesi. Varılmış, kabullenilmiş, neredeyse içselleştirilmiş bir çaresizlik.

Silivri’deki bahar

Nefes almak için dışarı çıktım. Mekânın topyekun ayrıntıları, aslında bütün hikâyeyi anlatmak için fısıldaşıyordu. Alt kattaki tuvalet kapalıydı; üst kata çıktım. Alaturka bir tuvalet, sürekli su akan, mahzen duygusu veren bir boşlukta duruyordu. O akan su, sadece su değildi; binanın duvarlarından sızan zamandı, akıp giden ve asla geri gelmeyecek olan saatlerin, günlerin, yılların şırıltısı. Çıkıştaki koridorda ise vazo içinde çiçeklerin resmedildiği bir tablo asılıydı. Neye istinaden orada asılıydı, anlamakta zorluk çektim. Sonra kavradım: Bu, hayatın o küçük, acımasız ironisinin ta kendisiydi. Dışarıda bahar, bir zırdelinin coşkusuyla ve bütün cömertliğiyle hüküm sürüyor, her yanı yeşile, pembeye, sarıya boyuyordu. Ama içeride, betonun ve çeliğin hükümranlığında, çiçekler ancak bir tablonun içinde, iki boyutlu bir yalan olarak, zar zor açabiliyordu. Oradaki çiçekler, dışarıdaki baharın içeri düşmüş gölgesi, soluk birer anısıydı. İlerideki kantinde ise her şey sudan ucuzdu; su beş lira, tost 25 lira. Adaletin tecelli ettiği yerlerde fiyatların bu kadar “halka inmesi”, insanın aklına ister istemez “Acaba teselli mi?” sorusunu düşürüyordu. Bu ucuzluk, vicdanın üzerine serilmiş ince bir şal, bir özür dileme biçimi olabilirdi.

itirafçı ümit polat
Müge İplikçi yazdı: Silivri’deki bahar

Ama işte hayat, tam da o noktada, tüm bu kasvetin ve ironinin ortasında, size bir sır fısıldar. Tüm o kritik seyre, olumsuz tabloya, mahkeme salonunun o koyu kasvetine rağmen, göz ucuyla gördüğüm bir şey vardı. Duvardaki tablodaki o soluk, iki boyutlu çiçekler, aniden, göz kırpacak kadar kısa bir anda, üçüncü bir boyut kazandı. Renkleri canlandı, yaprakları hafifçe kıpırdadı. Dışarıdaki bahar, bütün tel örgülerin, beton duvarların, kilitli kapıların ardından bile olsa, o tablonun içinden sızarak içeri giriyor, “hey ben buradayım,” diyordu. Silivri’nin o coşkulu yeşili, doğanın o içe işleyen baharı, bir tablonun boyasını delip geçen bir mucize gibiydi. Dünya gerçekten bir kavanozun içinde olabilir, hatta bir kavanoz olabilir; bazı işler gerçekten olmayacak gibi görünebilirdi. Ama boşluklardan sızan ışık, duvarları aşan yeşillik ve insanın içindeki o inatçı, kökleriyle betonu çatlatan umut, her şeye rağmen “bahar geliyor” demeye devam ediyordu. Belki de adalet, tam olarak bu ısrarın kendisiydi; bir tablodaki çiçeğin, dışarıdaki baharı içeri çağırması…

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.