Senem Görür Yücel yazdı | Palu ailesi belgeseli: Karanlık bir sarmal mı, eksik kalmış bir anlatı mı?

HBO Max ve Fayn ortak yapımı “Palu Ailesi: Karanlık Sarmal”ı izlerken aklımdan geçen ilk şey şuydu: Türkiye’nin en karanlık, en karmaşık, en sarsıcı aile dosyalarından biri nasıl bu kadar dağınık anlatılabilir?

Elbette bu kadar ağır, dağınık ve duygusal olarak yıpratıcı bir dosyayı yeniden çalışmanın kolay olmadığını teslim etmek gerek. Yönetmenliğini Melih Aslan’ın üstlendiği, editörlüğünü Denizhan Kaymak, Şükrü Oktay Kılıç ve Melih Aslan’ın yaptığı, şef araştırmacılıkta ise Tunca Öğreten’in imzası olan HBO Max ve Fayn ortak yapımı belgeselin ekibinin emeğine saygım sonsuz. Tam da bu emek, bu kadro ve bu büyük beklenti nedeniyle, ortaya çıkan işin bu kadar dağınık ve eksik kalması daha büyük bir hayal kırıklığı yaratıyor.

Palu ailesiyle ilk kez 20’li yaşlarımın başında, üniversiteye gittiğim dönemde Müge Anlı’nın programında tanışmıştım. O dönem ekrana gelen her bölüm, insanın aklının almakta zorlandığı yeni bir ayrıntıyla ilerliyordu. Meryem ve Melike’nin öldürülmesi, Tuncer Ustael’in aile üzerindeki etkisi, büyü, muska, cin, sirke, ispirto, çocuk istismarı iddiaları, 11 kişinin bir binek otomobilin içinde geçirdiği günler ve haftalar… Her şey hem korkunç hem de içinden çıkılması güçtü.

Bu yüzden HBO Max ve Fayn imzalı belgeselin tanıtımını görünce beklentim yüksekti. Çünkü bu kadar çok konuşulmuş, üzerine onlarca video çekilmiş, yıllarca tartışılmış bir dosyanın artık daha derli toplu, daha araştırmacı, daha mesafeli ve daha güçlü bir anlatıya kavuşacağını düşündüm. Ama “Palu Ailesi: Karanlık Sarmal” benim için büyük ölçüde hayal kırıklığı oldu.

Kronolojisi kayıp bir belgesel

Palu ailesi belgeselinin en temel sorunu şu: Bir anlatıcı olmaması.

Ortada zaten kamuoyunun bildiği çok büyük bir malzeme var. Ama belgesel bu malzemeyi de iyi örgütleyemiyor. Olay örgüsü yer yer dağılıyor, mekanlar ve zamanlar iç içe geçiyor, kronoloji aksıyor. Palu ailesi dosyasını hiç bilmeyen biri için anlatı fazla karışık. Dosyayı yıllar önce yakından takip etmiş biri içinse fazla tanıdık ve yetersiz.

Müge Anlı’nın 40 küsur bölümünde anlatılanların ötesine geçemiyor. Yeni bir belge, yeni bir iddia, ifadelerden detaylar, yeni bir duruşma ayrıntısı, tutuklanmalardan sonra aile üyelerinin hayatına dair güçlü bir takip yok. Emine Ustael nerede, Ayşe Melek ne yapıyor, aile üyeleri bugün ne düşünüyor, mahkeme sürecinde neler oldu, kim/nasıl ifade verdi, bilmiyoruz. Oysa bu belgeselin asıl fark yaratabileceği yer tam da burasıydı.

Yüzleşme eksik, anlatıcı tercihi sorunlu

Belgeselin en çarpıcı anları, İsa ve Fatih Palu’nun kamera karşısındaki halleri. Yıllar sonra hâlâ aynı donukluk, aynı küntlük, aynı duygusuz anlatım… Meryem’in ölümünden, Melike’ye ispirto ve sirke içirilmesinden, Tuncer’in uyguladığı sistematik şiddetten söz ederken yüzlerinde neredeyse hiçbir duygu değişimi göremiyoruz. “Biz de ispirto içtik, biz de ölebilirdik” deyip geçmeleri, bunu yalnızca travmayla ya da yılların getirdiği alışmayla açıklamayı zorlaştırıyor.

Palu ailesi belgeselinden İsa ve Fatih Palu kardeşler.

İsa Palu’nun özellikle “bilirkişi” edasıyla konuşması rahatsız edici. Kardeşinin ölümüne ilişkin yargı sürecinde adı geçen, olayların bu kadar merkezinde duran birinin anlatıcı gibi konumlandırılması belgeselin en tartışmalı tercihlerinden biri. Soruyu soran kişinin bir noktada “Meryem’i nasıl gömdünüz?” diye sorması, belgeselin nadir güçlü anlarından biri. Keşke bu sertlik ve yüzleşme duygusu bütün bölümlere yayılsaydı.

Belgeselin başka bir sorunu da uzman kullanımı. Tuncer Ustael için ekranda “paranoid şizofren” gibi bir teşhis dillendiriliyor ama bunun hangi belgeye, hangi klinik değerlendirmeye dayandığı belirsiz kalıyor. Böyle ağır bir vakada uzman görüşü elbette önemli ama tanı koyar gibi konuşmak başka bir sorumluluk gerektirmiyor mu?.

Karanlığı anlatırken bulanıklaşan çizgi

Final bölümünde Tuncer’in çocukluğuna dair anlatılanlar, belgeselin en dikkatli ele alınması gereken yerlerinden biriydi. Eğer anlatılanlar doğruysa, çocukluğunda babasından şiddet görmüş, iğne batırılmasından aç bırakılmaya, bağlanmaktan aşağılanmaya uzanan benzer travmalar yaşamış bir Tuncer profili çıkıyor karşımıza. Bir failin geçmişini anlamaya çalışmak elbette önemli; çünkü şiddetin nasıl öğrenildiğini, nasıl tekrarlandığını ve nasıl kuşaktan kuşağa aktarıldığını görmeden bu tür dosyaları bütünüyle kavramak mümkün değil. Ancak burada çok ince bir çizgi var. Failin çocukluğuna bakmak, işlediği suçların ağırlığını hafifletmemeli. Belgesel tam da bu çizgide daha güçlü, daha mesafeli ve daha açık bir anlatıya ihtiyaç duyuyor. Çünkü izleyicide “gördüğünü yaptı” gibi bir duygu bırakmak; Meryem’in, Melike’nin, Recep Tayyip’in ve diğer çocukların yaşadıklarını gölgede bırakma riski taşıyor.

Yapay zekâ ile üretilen görüntüler de belgeselin atmosferini güçlendirmek yerine ucuzlatıyor. Sürekli tekrar eden, gerçeklik hissini zayıflatan bu görüntüler zaten yeterince sarsıcı olan bir dosyanın ağırlığını taşıyamıyor.

Müge Anlı’nın ve Tahnal ailesinin belgeselde yer almaması elbette önemli bir eksiklik ama bu eksiklik iyi bir anlatı omurgasıyla telafi edilebilirdi, edilememiş.

Üstelik araştırma iddiası taşıyan bir işte isim hataları da göze batıyor. Aile ilişkilerinin zaten karmaşık olduğu bir dosyada dede isminin yanlış yazılması* gibi hatalar, “10 bin saatlik araştırma” iddiasının inandırıcılığını zedeliyor. Belgeselde önemli olduğunu düşündüğüm bir eksik daha var: Hikâyenin en kritik tarihlerinden birisi 2006’da Meryem’in eşi Ahmet’in öldürülmesiydi. Bu cinayetten ailenin babası Harun Palu hükûm giymiş ve cezaevine girmişti, zaten dışarıda kalan bütün Palu ailesinin bireyleri bu yüzden Tuncer’in yanına taşınıyordu. Cinayeti İsa Palu’nun işlediğini, baba Harun’un ise oğlunun suçunu üstlendiği gibi bir iddia da mevcut. Bu iddia Müge Anlı’nın programında da dile getirilmişti. Bu kadar güçlü bir iddianın belgeselde yer almaması, İsa Palu konuşurken de bundan hiç bahsedilmemesi, bence belgeselin bir başka önemli eksiği.

Belgeselin en güçlü tarafı, annesini, babasını ve kız kardeşini kaybeden Recep Tayyip’in anlatımı. Onun varlığı, bu dosyanın merkezinde aslında neyin durduğunu hatırlatıyor: Yetişkinlerin kurduğu korkunç bir dünyanın içinde korunamayan çocuklar. Keşke belgesel bu duyguyu ve bu yüzleşmeyi daha güçlü bir omurgaya taşıyabilseydi.

Sonuçta “Palu Ailesi: Karanlık Sarmal”, çok güçlü bir dosyadan zayıf bir belgesel çıkarıyor. Ne bu vakayı bilmeyene yeterince açık bir rehber sunuyor ne de yıllar önce takip etmiş izleyiciye yeni bir şey söylüyor.

Benim puanım: 5 üzerinden 2.

*Dedenin adı Mehmet Şipşak. Emine ve Tuncer Ustael başta olmak üzere Palu ailesinin suçladığı isim ise Yusuf Şipşak, yani Mehmet Şipşak’ın kardeşi.

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.

Paylaş