Donald Trump, Pekin’e her zamanki dış politika repertuarıyla gitti: Büyük törenler, liderler arası kişisel kimya, dev ticaret anlaşmaları ve iç kamuoyuna sunulabilecek bir “zafer” hikâyesi. Nitekim Trump, Şi Cinping’in yanında otururken ziyaretin “çok iyi sonuçlar” verdiğini, iki ülkenin “fantastik ticaret anlaşmaları” yaptığını ve başka liderlerin çözemeyeceği sorunları çözdüğünü söyledi. Söylemler “fantastik”ti ama görünürde pek bir somut çıktı yoktu.
Bu ziyaret, ABD-Çin ilişkilerinde herhangi bir çözüm ya da yeni bir yol haritasından ziyade yeni güç dengesinin teyidi oldu. Ziyaret büyük bir diplomatik sahne üretti ama asıl ürettiği sonuç, neyin gerçekten başarıldığına ilişkin kocaman bir belirsizlikten ibaret. Politico, bu ziyareti şu kısa ve net özetle manşete taşıdı: “Büyük vaatler, cılız sonuçlar”. Ama aşağıda anlatacağımız nüansları en berrak şekilde özetleyen nefis bir ifadeyi paylaşmak istiyorum; Trevor Hunnicutt, Reuters’taki analizinde bu zirveyi şöyle tanımladı: “Politikanın önüne geçen tantanalı bir gösteri”.
Barındırdığı törensel ve sembolik yük bakımından son derece güçlü ve görkemli olan zirvede; ticaret, Tayvan, İran, yapay zekâ, nadir elementler ve teknoloji rekabeti gibi birbirinden önemli ve büyük başlıklar masadaydı. Fakat hiçbir başlıkta ilişkinin ana yönünü değiştiren kalıcı bir kırılma yaşanmadı.
Kaldı ki iki süper gücün merakla beklenen diplomatik temasına dair asıl mesele de burada başlıyor. Cılız çıktılarına rağmen ve tam da bu cılızlıktan ötürü; ABD dış politikasının yeni sınırlarını, Çin’in daha özgüvenli pozisyonunu, uzun zamandır Çin’in her anlamda artan özgül ağırlığı üzerinde şekillenen yeni güç dengesinin tasdikini ve Trump sonrası Cumhuriyetçi sağın Çin’le nasıl konuşacağını gösteren çok yönlü bir siyasal fotoğraf ortaya koydu.

1. Anlaşma değil sahne: Trump’ın Pekin diplomasisinin sınırı
Trump’ın ziyareti ilk bakışta “anlaşma siyaseti”nin klasik bir örneğiydi. Boeing uçakları, Amerikan tarım ürünleri, enerji alımları, CEO’lar, yatırım vaatleri ve liderler arası sıcak mesajlar… Trump, Çin’in Amerikan petrolü, soya fasulyesi ve Boeing uçakları alacağını söyledi. Associated Press, Boeing görüşmelerinin 200 uçaklık bir anlaşmayı kapsadığını aktardı; ancak anlaşmanın ayrıntıları sınırlı kaldı ve daha geniş ticaret başlıklarında net bir çerçeve ortaya çıkmadı.
Bu nedenle ziyaretin ilk sonucu şu: Trump Çin’den bir ticaret zaferi hikâyesiyle dönmek istedi; fakat ortada ne yapısal bir çözüm ne de gerçek anlamda bir zafer hikâyesi vardı. Bu, Trump diplomasisinin bilinen sınırını yeniden gösterdi. Trump için dış politika çoğu zaman kişisel ilişki, liderler arası jest, büyük rakamlar ve iç kamuoyuna satılabilir anlaşmalar üzerinden ilerliyor. Fakat Çin, bu yönteme kolayca teslim olacak ve Trump’a istediği sembolik ödülü verecek bir aktör değil. Pekin, Trump’a sahne verdi; ama temel başlıklarda elini zayıflatacak bir hiçbir taviz ya da koz vermedi.
Bu yüzden ziyaret, herhangi bir çözüm, açılım ya da yeni bir eşikten çok, kontrollü bir statüko yönetimi anlamına geliyor. Fakat bu statüko, ABD merkezli eski statüko değil. Çin’in elinin güçlendiği, ABD’nin ise rekabeti çözmekten ziyade yönetmeye çalıştığı yeni bir güç dengesi. Kısacası, birinci dersimiz şu: Trump, Pekin’den zafer fotoğrafı almak istedi; Şi Cinping ise onu yeni statükonun sınırlarını hatırlatarak ülkesine uğurladı.

2. Tayvan: Zirvenin ve güç dengesinin zımnî merkezi
Ziyaretin görünür başlığı kuşkusuz ticaretti. Fakat görünmeyen merkezinin Tayvan olduğunu söylemek yanlış olmaz. Şi Cinping’in Tayvan meselesinin yanlış yönetilmesi hâlinde ABD-Çin ilişkilerini “tehlikeli” bir noktaya götürebileceği uyarısında bulunması, bu diplomatik temasın en vurucu hattı olabilir. Bu uyarı yalnızca Pekin’in kırmızı çizgisini hatırlatmakla kalmadı; tartışmanın sınırlarını Çin’in çizmek istediğini de gösterdi.
Trump ise Tayvan konusunda ABD siyasetinin klasik “stratejik belirsizlik” çizgisini sürdürdü. Fakat bunu uzun vadeli ve tutarlı bir stratejinin parçası olarak değil, daha çok kişisel sezgiye, liderler arası ilişkiye ve kriz çıkmayacağına dair iyimserliğine yaslanarak yaptığı söylenebilir. Nitekim ABD ve Avrupa basınında sıcağı sıcağına yapılan analizlerin birçoğu da bu noktaya dikkat çekti. Bunun en önemli nedeni, Trump’ın bir yandan ABD’nin Tayvan politikasında değişiklik olmadığını söylemesi, diğer yandan Tayvan’a yönelik büyük silah satışları konusunda net bir taahhüt vermekten kaçınmasıydı. Başka bir deyişle, Trump statükoyu koruduğunu söyledi; fakat bu statükonun en somut güvenlik araçlarından biri olan silah satışları konusunda kapıyı açık bıraktı.
Atlantic Council’den Wen-Ti Sung’un analizi bu açıdan dikkate değer bir perspektif sunuyor. Sung’a göre Trump, Pekin’in Washington’ı Tayvan konusunda doğrudan köşeye sıkıştırma hamlesini şimdilik büyük ölçüde savuşturdu. Ancak bu, büyük ölçüde, diplomatik zirvenin genel olarak düşük beklentili, sınırlı sonuçlu ve savunmacı bir seyir izlemesinin sonucu. Belki de Çin’in istediği de tam olarak buydu?
Burada teyit edilen yeni güç dengesinin sınırları ve ana kozları açısından şu çıkarımı yapmak mümkün: Pekin’in beklentisi Trump’tan hemen büyük bir Tayvan tavizi almak değildi herhalde. Daha uzun erimli ve belki de daha önemli hedef, Amerikan belirsizliğini Çin lehine genişletmek, Trump’ın Tayvan’ı stratejik bir taahhütten çok pazarlık konusu olarak görüp görmediğini test etmekti. Bu test henüz sonuçlanmış değil; ama devam edeceğini tahmin etmek güç değil. Üstelik Trump’ın bu muğlaklığı, Tayvan ve Asya’daki Amerikan müttefikleri açısından rahatlatıcı olmaktan oldukça uzak.

3. Çin’in artan repertuarı: İran ve Hürmüz Krizi
Trump’ın Çin ziyaretini önemli kılan üçüncü başlık, kuşkusuz, İran ve Hürmüz Krizi’ydi. Trump, Pekin’den İran üzerinde daha fazla baskı kurmasını bekliyordu; fakat Çin’in bu konuda somut ve belirleyici bir taahhüt verdiğini söylemek zor. İki lider Hürmüz Boğazı’nın açık kalması gerektiği konusunda benzer bir dil kullandı. Ancak Çin tarafının açıklamasında bu mesele yalnızca genel bir “Ortadoğu durumu” başlığı altında sınırlı bir yer aldı. Trump ise dönüş yolunda gazetecilere Şi Cinping’ten İran üzerinde baskı kurmasını istemediğini, “iyilik istemediğini” söyledi; ama aynı zamanda Şi Cinping’in Hürmüz’ün açık kalmasını isteyeceğini düşündüğünü de ekledi.
Bu çelişkili ton aslında Trump’ın Çin karşısındaki yeni bir açmazını billurlaştırıyor. Bir yandan Pekin’den yardım isteyen bir ABD başkanı görüntüsü vermek istemezken; diğer yandan İran, Hürmüz ve enerji piyasaları gibi başlıklarda Çin’in etkisini bütünüyle görmezden gelmesi de kesinlikle mümkün değil. Nitekim Trump ve Şi Cinping, Hürmüz Boğazı’nın açık kalması ve İran’ın nükleer silah edinmemesi konusunda da benzer ifadeler kullandılar; fakat Çin’in pozisyonu, özenle seçilmiş bir dizi genel geçer ve bomboş diplomatik cümleyle kasıtlı bir belirsizliğin içerisinde bırakıldı.
Bu belirsizliğin kendisi bile yeni güç dengesini anlatmaya yetiyor: Washington, Çin’i Ortadoğu masasından dışlayabilecek kadar güçlü değil; Pekin ise masaya oturduğunda sonucu tek başına belirlemek zorunda kalmayacak kadar rahat. Çünkü Çin artık ABD açısından yalnızca Pasifik’te çevrelenmesi gereken stratejik bir rakip değil; Ortadoğu krizlerinde de konuşulması ve anlaşılması gereken zorunlu bir rakip. İran petrolünün büyük alıcısı olan, enerji piyasalarında ağırlığı bulunan ve yaptırımlar düzeninde kilit rol oynayan Çin, ABD krizlerinin dışındaki bir seyirci değil. Tam tersine, bu krizlerin maliyetini artırabilecek ya da sınırlayabilecek bir güç.
Bu yüzden Trump’ın Pekin ziyareti, hepimizin bildiği şu geçişi görkemli bir diplomatik zirvenin tantanası içerisinde görünür kıldı: ABD’nin Çin’i çevrelemek istediği bir dünyadan, bazı hayati krizlerini yönetebilmek için Çin’le pazarlık etmeye mecbur kaldığı bir dünyaya çoktan geçtik. Ve bu yeni düzen, ABD-Çin rekabetinin önceki başlıkları olan Pasifik, Tayvan, Güney Amerika, ticaret ve teknoloji başlıklarının ötesinde ABD’nin yerleşik bir güç alanı olan Ortadoğu’daki düzenin, güvenliğin ve işleyişin yanı sıra küresel enerji güvenliği ve arzını da yeni kritik başlıklar olarak içeriyor. Özetle Çin’in yeni dünya düzenindeki söz sahibi olduğu başlık repertuarı günbegün genişliyor.
4. Yeni güç dengesinin Çin lehine teyidi
Yukarıda ele aldığımız üç başlığı birbirine bağlayan daha büyük sonuç ise yeni bir güç dengesinin herkesin gözü önündeki büyük bir diplomatik zirveyle teyit edilmesi oldu. Washington’ın en etkili dış politika düşünce kuruluşlarından Center for Strategic and International Studies’in analizi bu noktayı iyi görüyor. Çin konusunda uzman iki önemli analistin görüşüne göre; Şi Cinping’in zirvede öne çıkardığı formül “stratejik istikrara dayalı yapıcı bir Çin-ABD ilişkisine” dayanıyor. Bu, ilk bakışta sıradan bir diplomatik ifade gibi görünebilir. Oysa bu cümlenin arkasında daha büyük bir iddia var: Çin, bu ilişkinin -eskiden olduğu gibi- ABD liderliğine eklemlenmeyle değil, iki büyük güç arasında sınırları birlikte çizilecek bir denge ilişkisi olarak tanımlanmasını ve tanınmasını istiyor.
Herkesin dikkatle izlediği bu diplomatik zirveye ilişkin ABD ve Avrupa’daki farklı perspektiflerden bakan birçok saygıdeğer yorumun ortak çıkarımı kabaca şu: Şi Cinping’in eli güçlenirken Trump’ın manevra alanı daralıyor. Bu önermeyi liderlerin adını çıkarıp ülkelerin adını koyarak da okuyabiliriz. ABD Başkanı; İran savaşı, enerji maliyetleri, iç ekonomik baskılar ve ticaret beklentileriyle Pekin’e sınırlı bir hareket alanıyla giderken; Çin liderliği, ülkesinin artan özgüvenini ve küresel sistemde ABD’ye direnme kapasitesini sergiledi. The Atlantic’teki nefis yazısında Michael Schuman’ın altını çizdiği gibi, Trump kısa vadeli gösteri ve anlaşma siyasetiyle hareket ederken, Şi Cinping çok daha uzun vadeli ve ayakları yere basan bir güç oyunu oynuyor.
Bu yeni denge yalnızca ticaret, teknoloji ya da askerî rekabetle sınırlı değil. Aynı zamanda ABD açısından normatif bir dönüşümü de içerdiğini unutmamak gerekiyor. Trump’ın Çin ziyaretinde insan hakları dosyasının neredeyse tamamen geri plana düşmesi, ABD dış politikasında önceki dönemlerden belirgin bir kopuş teşkil ediyor. Eskiden Çin’le temaslarda Hong Kong, Uygurlar, demokrasi, ifade özgürlüğü ve insan hakları en azından sembolik düzeyde masada tutulurdu. Daha önemlisi, insan hakları başlığı, artık Washington’ın Çin karşısında masaya koyabildiği güçlü bir normatif koz olmaktan çıktı ve yeni güç siyasetinin sert gündemi içinde giderek cılızlaşan bir başlığa dönüştü.

5. Trump sonrası ABD sağı Çin’le nasıl konuşacak? Rubio, iş dünyası ve yeni MAGA dengesi
Bu ziyaret ABD iç siyasetine, Trump koalisyonuna ve ABD sağına yönelik çıkarımlar da barındırıyor. Ziyaretin Washington içi en önemli sonucu ise Trump sonrası Cumhuriyetçi sağın Çin’le nasıl konuşacağına dair verdiği işaretti. Bu işaretin merkezinde Marco Rubio var; ama mesele Rubio’dan ibaret değil. Rubio, iş dünyası ve MAGA ekonomik milliyetçiliği arasında yeni bir Çin dengesi oluşuyor.
Rubio, senatörlük yıllarında Washington’da Çin’e yönelik en sert eleştirmenlerden biriydi. Şi Cinping’i insanlığa karşı suçlarla itham etmiş, Hong Kong, Uygurlar, Tayvan ve insan hakları başlıklarında Pekin’e karşı sert bir çizgi izlemiş, hatta Çin tarafından yaptırıma uğramıştı. Fakat şimdi Trump’ın dışişleri bakanı ve ulusal güvenlik danışmanı olarak Pekin’de XŞi Cinping ile aynı diplomatik sahnede yer aldı.
Bu, Rubio’nun tamamen yumuşadığı anlamına gelmiyor. Rubio hâlâ ileri yarı iletken çiplerin Çin’e satılmaması, Amerikan sanayi üretiminin yeniden inşa edilmesi ve Tayvan’da statükonun zorla değiştirilmemesi gerektiğini savunuyor. Fakat değişen şey Çin karşıtlığının dili. Eski Cumhuriyetçi Çin şahinliği insan hakları, demokrasi ve rejim eleştirisi üzerinden konuşuyordu. Yeni Trumpçı çizgide ise çipler, tedarik zincirleri, sanayi politikası, ticaret açığı, enerji ve yönetilebilir büyük güç rekabeti öne çıkıyor.
İş dünyası ayağı da burada belirleyici. Boeing, GE Aerospace, Qualcomm, Cargill, Visa, Goldman Sachs ve Citigroup gibi şirketlerin yöneticileri Trump’ın Pekin ziyareti etrafında Çinli yetkililerle temas kurdu. Bu tablo, Trump koalisyonunun iş dünyası kanadının Çin’le güçlü ve kapsamlı bir pazar erişimi istediğinin en güçlü kanıtı.
MAGA tabanı açısından ise mesaj farklı: Çin’le anlaşmalar yapılabilir ama bu anlaşmalar, MAGA siyasetinin doğası gereği; ABD işçisini, sanayisini ve ABD teknolojik üstünlüğünü koruma diliyle sunulmak zorunda. Böylece Trump, aynı anda üç farklı kitleye seslenmeye çalışıyor: Çin şahinlerine “Tayvan ve çiplerde geri adım atmıyorum”, iş dünyasına “Çin’le kapıları kapatmıyorum”, MAGA tabanına ise “Amerikan üretimini geri getiriyorum” diyor. Seslenebiliyor mu ve bu mesajı iletebiliyor mu, şüpheli.
Marco Rubio’nun 2028 perspektifi de bu açıdan çok önemli. Eğer Rubio, Trump sonrası Cumhuriyetçi Parti’nin muhtemel başkan adaylarından biri olarak öne çıkacaksa, Çin konusundaki bu yeni ton sadece bugünün diplomatik zorunluluğu değil, yarının Cumhuriyetçi dış politikasının provası olabilir.














