Türkiye siyasetinin son dönemdeki en çarpıcı tartışmalarından biri, Cumhuriyet Halk Partisi’ne (CHP) yönelik artan baskılar ve “kayyum atama” senaryolarıdır. Ancak bu manzara çoğu zaman yalnızca güncel iktidar mücadelesinin bir parçası olarak okunur. Oysa mesele, kökleri Soğuk Savaş’ın derinliklerine uzanan sistematik bir örgünün bugünkü tezahürüdür.
CHP’nin içinde bulunduğu çıkmazı anlamak için, özellikle İkinci Dünya Savaşı sonrası ABD’nin “Yeşil Kuşak Projesi” ekseninde şekillenen jeopolitik oyunları ve bu oyunların Türkiye’deki milliyetçi-dinci yapılarla nasıl birleştiğini yeniden okumak gerekir.
Soğuk Savaş’ın karanlık stratejisi: Yeşil Kuşak
İkinci Dünya Savaşı’nın ardından dünya iki kampa bölündüğünde, ABD ve NATO, Ortadoğu ve Balkanlar’da Sovyetler Birliği’nin yayılmasını durdurmak için yeni bir strateji geliştirdi: Yeşil Kuşak Projesi. Bu proje, bölgede yükselen sosyalist ve laik demokratik hareketleri zayıflatmak amacıyla, etnik temelli milliyetçiliklerin ve özellikle dinci ideolojilerin birer “antikomünist” araç olarak devreye sokulmasıydı.
Resmî belgelerin de gösterdiği gibi, bu politika kısa sürede somut adımlara dönüştü: Ortadoğu’da Müslüman Kardeşler gibi örgütlerden, Afganistan’da Mücahitlere kadar bir dizi dinci yapı, ABD destekli birer kontrgerilla gücü olarak inşa edildi. Bu stratejinin temel mantığı basitti: Sovyetlerin yayılmasını durdurmak için, dindar kitlelerin milliyetçilikle harmanlanmış duyguları, laik ve sol hareketlere karşı bir set olarak kullanılacaktı.
Bu set, aynı zamanda, laik ve bağımsız siyasetin önüne en büyük engeli çıkaran, kontrollü bir dindarlık ve milliyetçilik dalgasıydı.
Türkiye’de inşa edilen yapı: Anti-Komünist derneklerden AKP’ye
Bu stratejinin en başarılı uygulayıcılarından biri şüphesiz Türkiye oldu. Soğuk Savaş boyunca ABD, Türkiye’deki cemaatleri ve dinci oluşumları, özellikle “Anti-Komünist dernekler” adı altında himaye etti.
Akademik araştırmalar, bu yapıların finansmanının ve lojistik desteğinin açıkça CIA tarafından karşılandığını ortaya koymaktadır. Bu dernekler, sadece komünizmle mücadele etmekle kalmadı; aynı zamanda Cumhuriyetin laik ilkelerini hedef alan bir dil geliştirdi. Türkiye’de “solculuk” ile “dinsizlik” arasında kurulan yapay bağın arkasında, işte bu Yeşil Kuşak stratejisinin ideolojik aygıtları vardı.
Bu bağın inşasında, dönemin askeri vesayet yapıları da devreye sokularak, toplumun tüm katmanlarına “sol tehlikesi” olarak sunulan bir korku psikolojisi pompalanmıştır.
Bu projenin en kritik başarısı, 12 Eylül 1980 darbesiyle birlikte gerçekleşti. Bu dönemde sadece sol hareketler ezilmekle kalmadı; aynı zamanda “Türk-İslam sentezi” adı altında bir devlet ideolojisi inşa edildi. Bu ideoloji, cumhuriyetçi devlet kadrolarının yerine, milliyetçi ve esas olarak dindar bir toplum mühendisliğini yerleştirerek Yeşil Kuşak’ın hedeflerini fiiliyata döktü.
Fethullah Gülen’in bu derneklerin kurucuları arasında yer alması, bugün Türkiye’yi yöneten kadroların (Cumhurbaşkanı Erdoğan dahil) bu “kontrollü dindarlık” projesi içinde yetişmesi tesadüf değildir. ABD ve NATO, 2000’li yıllarda “Ilımlı İslam” söylemiyle AK Parti’nin yükselişini memnuniyetle karşılamış, bu partiyi vesayetçi laik sisteme karşı bir vurucu güç olarak konumlandırmıştır.
Mahir Çayan’ın, emperyalizmin bir iç olgu haline geldiği yönündeki saptaması iki önemli biçime bürünmüştür. Bir yanda 12 Eylül 1980 faşist askeri darbesi sol hareketin gücünü kırarak, ABD beslemesi olan Yeşil Kuşak’ın siyasal güç haline gelmesinin zeminini hazırlamıştır. Öte yandan bu süreç, Yeşil Kuşak projesi ve onun siyasal gücü olan AKP ile ete kemiğe bürünmüştür.
Gizli siyasi kayyum: Kılıçdaroğlu’nun ilk dönemi
İşte tam bu noktada, Türkiye sol hareketinin 12 Eylül darbesi ile yenilgiye uğratılması üzerine, Yeşil Kuşak stratejisinin siyasi gücü olan AKP, oklarını Cumhuriyet’in kurucu partisi olan CHP’ye yöneltmeye başladı. CHP’yi güçsüzleştirmek için farklı taktiklere başvurdu. Bugünden geçmişe baktığımızda AKP’nin Kemal Kılıçdaroğlu’nu âdeta bir “gizli siyasi kayyum” gibi kullandığına dair şüpheler haklılık kazanıyor.
2010 yılında Kılıçdaroğlu’nun genel başkan olmasının ardından, AKP kanadından ona yönelik ciddi bir itiraz veya engelleme gelmediği ileri sürülmektedir. Bu durum, siyaset bilimciler ve kurumsal yapı analizcileri tarafından şöyle değerlendirilmişti:
Kılıçdaroğlu dönemi, muhalefetin sınırlarını iktidarın konfor alanına göre çizen bir politika izliyordu. Bir başka deyişle, Erdoğan’ın koltuk değneği rolünü oynayan “gizli bir kayyum” olarak CHP’nin başına getirilmişti. Dolayısıyla günümüzdeki hukuki müdahale, geçmişteki bu pasifize etme stratejisinin somut bir ‘siyasi kayyum’ pratiğine dönüşmesinden başka bir şey değildir.
Yani, CHP’nin gerçekten etkili, kitlesel hareket kabiliyeti yüksek, laik-sol gelenekten kopmayan bir lider tarafından yönetilmesini istemeyen iktidar, Kılıçdaroğlu’nun CHP’nin başında kalmasını dolaylı yoldan teşvik etmiştir. Kılıçdaroğlu döneminde CHP, tabanında büyük bir heyecan yaratamamış, sokaktan kopmuş, daha çok “cam kenarı” muhalefeti yapan bir parti haline gelmiştir. AKP açısından bakıldığında, Kılıçdaroğlu gibi bir liderin CHP’nin başında olması, iktidarın işini kolaylaştırmıştır. Kısacası, geçmişteki kayyum gizliydi; parti içi dinamiklerle, dışarıdan müdahalelerle ve medya körlüğüyle örtülü bir biçimde işliyordu.
Açık siyasi kayyum: 2026’nın tarihi mahkeme kararı
Ancak bu gizli yapı, 2026 yılının mayıs ayında alınan bir mahkeme kararıyla tamamen ifşa olmuş ve açık bir siyasi kayyum haline dönüşmüştür. Mahkeme kararında, kurultayların “kanunun emredici hükümlerine aykırı olması nedeniyle mutlak butlan ile malul olduğu” kaydedilmiş; kurultayın iptal edilmesiyle birlikte, bu tarihten sonra yapılan tüm olağan ve olağanüstü kurultayların ve alınan tüm kararların da iptaline hükmedilmiştir.
Bu kararın en çarpıcı sonucu, Genel Başkan Özgür Özel ve mevcut parti yönetiminin tedbiren görevden uzaklaştırılması ve kurultay öncesindeki genel başkan Kemal Kılıçdaroğlu ile yönetiminin görevlerine aynen devam etmesi anlamına gelmektedir..
CHP içinde “şaibe” ve “usulsüzlük” iddialarıyla başlatılan bu davaya dayanan mahkeme kararı, Kılıçdaroğlu’nu doğrudan CHP’nin başına yerleştirmiştir. Kararın ardından Kılıçdaroğlu, dijital medya hesabından yaptığı açıklamada “Herkesi sükunete ve ortak akla davet ediyorum” derken; Özgür Özel ise kararı “siyasi darbe” olarak nitelendirmiş ve direniş kararı almıştır.
Gizliden açığa: Kayyum operasyonunun iki evresi
Böylece Kılıçdaroğlu, yıllarca süren “gizli kayyum” döneminden sonra, artık bir mahkeme kararıyla, kamuoyunun gözleri önünde, resmen “açık bir siyasi kayyum” haline getirilmiştir. İlk evrede, AKP’nin dolaylı onayıyla CHP’nin başında tutularak muhalefetin kitleselleşmesi engellenmiştir.
İkinci evrede ise, doğrudan bir yargı darbesiyle, demokratik işleyiş tamamen askıya alınmış ve muhalefetin başına dışarıdan bir figür dayatılmıştır. Bu operasyon, sadece bir partinin iç işleyişine müdahale değil, aynı zamanda Türkiye’de demokratik siyasetin geleceğine vurulmuş en ağır darbelerden biridir.
Sonuç ve değerlendirme
Bugün CHP, bir yanda Özgür Özel yönetiminin “direniş” kararı, diğer yanda Kılıçdaroğlu cephesinin “partinin bölünmesine izin vermeyeceğiz” söylemi arasında bir gerilim yaşamaktadır. Yeşil Kuşak’tan bugüne uzanan bu süreç, artık nihai aşamasına girmiştir: Laik ve demokratik bir muhalefetin, yargı yoluyla fiilen tasfiyesi.
Kılıçdaroğlu’nun “gizli kayyum”dan “açık kayyum”a dönüşümü, Yeşil Kuşak projesinin Türkiye’deki en somut ve en tehlikeli meyvesidir. CHP, bu durumla yüzleşmek ve hesaplaşmak zorundadır. Karanlık ittifakın CHP’nin başına ördüğü bu örgüleri sökmek, partiyi gerçek yürütücüsü olan halka iade etmek, laik ve demokratik bir geleceğin inşası için kaçınılmaz bir görevdir.
CHP tabanının tarihsel hafızası ve demokratik refleksi, tepeden inme müdahaleleri boşa çıkarabilecek mi? Bu siyasi darbeyi engelleyebilecek mi? CHP tabanı, yargı koridorlarını aşarak sokakta, meydanlarda ve sandıkta kendi iradesine sahip çıkabilecek mi? Bunları göreceğiz.
Sosyalistler ise bu emperyalist tasarımlara karşı ve CHP’ye karşı olan bu siyasi darbeyi eleştirmeli. Kendi ideolojik-siyasal-örgütsel bağımsız çizgisini koruyarak burjuva kliklerinin arkasına dizilmeyi reddetmeli; Yeşil Kuşak’ın panzehiri olan laik, bağımsız ve sınıf eksenli bir halk barikatını sokakta inşa etmelidir.













