Yener Orkunoğlu yazdı: Duyguların kırılganlığı ve aklın sarsılmaz doğası

İnsan hayatı, tarih boyunca iki büyük gücün çatışması ve uyumu üzerine kurulmuştur: Duygu ve akıl. Günlük hayatta sıkça duyduğumuz “Kalbim kırıldı”, “Duygularım incindi” gibi sözler, his dünyamızın ne denli hassas ve yaralanmaya açık olduğunu gösterir. Öte yandan, “Aklım kırıldı” ya da “Mantığım incindi” gibi bir sözü neredeyse hiç duymayız.

Peki, neden duygular bu kadar kolay yara alırken akıl bir kaya gibi sarsılmaz kalır? Bu soru, sadece edebiyatın değil; felsefenin, psikolojinin ve beyin biliminin en temel tartışma konularından biridir. Duyguların incinip kırıldığı, aklın ise bu kırılmalardan uzak olduğu görüşü, insanın iç dünyasındaki bu iki devasa sistemin doğasını anlamak için bize çok güzel bir kapı aralamaktadır.

Felsefi açıdan: Antik çağdan günümüze akıl ve duygu dünyası

Felsefe tarihi, aklı genellikle sarsılmaz bir kale, duyguları ise fırtınalı bir deniz olarak anlatır. Platon, Phaidros diyaloğunda insan ruhunu bir araba sürücüsü ve iki atın çektiği bir araba benzetmesiyle açıklar. Burada arabanın sürücüsü aklı (logos) ve iradeyi (thymos) birlikte temsil eder.

Atlardan biri beyaz ve soyludur; bu at öfke, onur ve cesaret gibi yüksek duyguları simgeler. Diğer at ise siyah ve hırçındır; o ise kontrolsüz arzuları, hazları ve içgüdüsel dürtüleri temsil eder. Platon burada duyguların tamamını tek bir ata indirgemez; aksine, duyguları bir basamak gibi alt alta ve üst üste sıralar. Eğer sürücü arabayı devirirse bu, aklın kırılmasından değil, sürücünün kontrolü kaybetmesinden kaynaklanır.

Stoacı felsefe bu konuyu daha da ileri taşır. Epiktetos, Marcus Aurelius ve Seneca gibi düşünürlere göre, dış dünya ve bu dünyanın bizde uyandırdığı duygular kontrolümüz dışındadır ve bizi yaralayabilir. Ancak akıl, insanın en güvenli sığınağıdır.

Stoacılara göre akıl incinmez, çünkü o tarafsız bir değerlendirme aracıdır. Bir matematik formülü nasıl kırılmazsa, mantıklı düşünce de dışarıdan gelen darbelerle yapısal olarak bozulamaz. Stoacı felsefeye göre bizleri inciten şey olaylar değil, bizim o olaylara verdiğimiz duygusal tepkilerdir.

17. yüzyıl filozofu René Descartes da aklı ve bedeni/duyguları keskin bir şekilde ayırdı. Meditasyonlar adlı eserinde, şüphe eden, düşünen ve analiz eden akıl (res cogitans), fiziksel ya da duygusal dünyanın (res extensa) getirdiği yıpranmalardan etkilenmeyecek bir soyutluğa sahiptir.

Dolayısıyla felsefe geleneği, aklı kırılmaz bir öz, duyguları ise dış etkenlere açık, dalgalı bir zemin olarak kabul etmiştir. Ancak bu keskin ayrımın günümüz beyin biliminde çokça tartışıldığını da bilmek gerekir. Çünkü son dönemdeki araştırmalara (örneğin Antonio Damasio’nun “Descartes’ın Yanılgısı” adlı çalışmasına) göre akıl, duygudan tamamen bağımsız çalışmaz. Aklın karar verme mekanizmaları, duygusal süreçlerle derinden iç içedir. Dolayısıyla bu ayrım günümüzde artık çok daha bütüncül bir bakış açısıyla ele alınmaktadır.

Antonio Damasio’nun dediği gibi, “bazı durumlarda duygular aklın yerini tutabilir: Korku dediğimiz duygusal eylem programı, çoğu insanı aklın neredeyse hiç yardımı olmadan tehlikeden uzaklaştırabilir. Bir sincap ya da kuş bir tehdide hiç düşünmeden nasıl tepki veriyorsa, bir insan da aynısını yapabilir. Aslında, bazı koşullarda fazlasıyla düşünmenin avantajı, hiç düşünmekten çok daha az olabilir.”

Ancak Damasio, duygunun aklın yerini alabileceğini öne sürmez. Oysa bazı yüzeysel yorumcular, onun görüşlerini yanlış anlayarak “kalbinizin sesine uyarsanız her şeyin yolunda gideceğini” ileri sürdüler.

Evet, Antonio Damasio açısından duygular akıl yürütme sürecine katılırlar. Ancak hem kararın alındığı koşullara hem de kararı verenin geçmişine bağlı olarak duyguların karara katılımı yararlı ya da zararlı olabilir. Üstelik Damasio, duyguyu akla karşı çıkarmak gibi bir niyeti olmadığını vurgular. Duyguların en azından aklın yardımcısı rolünü üstlenebileceğini, en iyi ihtimalle de akılla diyalog halinde olabileceğini vurgulayan Antonio Damasio şuna dikkat çeker: “Duyguyu hiçbir zaman bilişe karşı da konumlandırmadım, çünkü duygunun doğrudan veya hisler yoluyla bilişsel enformasyon aktardığı görüşündeyim.”

Psikolojik ve evrimsel bakış: Neden inciniriz?

Psikoloji disiplini, duyguların “incinme” ve “kırılma” eğilimini onların hayatta kalma mekanizmamızla olan doğrudan bağıyla açıklar. Evrimsel psikolojiye göre duygular, çevreye hızla uyum sağlamamızı sağlayan alarm sistemleridir. Korku bizi tehlikeden korur, sevgi bağ kurmamızı sağlar, kırgınlık ise sosyal ilişkilerimizde bir şeylerin ters gittiğini haber verir.

İncinebilirlik, insani bağların önemli bir belirtisidir. Duygularımız kırılır çünkü onlar dış dünyaya ve diğer insanlara açılan kapılarımızdır. Bir insana değer verdiğimizde, beklenti içine girdiğimizde veya sevgi beslediğimizde, o kişinin bizi yaralama potansiyelini de kabul etmiş oluruz. Aslında kırılmak, duygularımızın ne kadar canlı ve esnek olduğunun en büyük kanıtıdır.

Güncel bilgilere göre akıl, evrimsel süreçte daha geç gelişen, beynin ön bölgesinin (prefrontal korteks) yönetimindeki mantıklı ve analitik bir sistemdir. Akıl; yavaş, hesaplamalı ve kural tabanlı çalışır.

Akıl incinmez, çünkü aklın bir “canı” yoktur. Akıl, verileri işleyen bir bilgisayar yazılımı gibidir. Bir bilgisayar programına yanlış veri girdiğinizde program “üzülmez” veya “kırılmaz”, sadece hata verir veya sistemi yeniden çalıştırır. Akıl, yaşadığı hayal kırıklıklarından dolayı incinmez; aksine, durumu mantık süzgecinden geçirerek anında yeni bir yol haritası çizer ve yeni bir plan hazırlar.

Nörobilim gerçekleri: Beyindeki fırtınalar

Modern nörobilim, felsefenin yüzyıllar önce ortaya koyduğu bu ayrımı beyin haritaları üzerinden netleştirir. Duygusal süreçler, beynin derinliklerinde yer alan ve evrimsel olarak daha eski olan duygu merkezi (limbik sistem) tarafından yönetilir. Beynimizin duygu merkezi, dış dünyada olup bitenlere karşı hormonlar yoluyla anında tepki verir. Vücuda salgılanan stres hormonları (kortizol ve adrenalin gibi), bizde adeta fiziksel bir acı duygusu uyandırır.

Nitekim beyin görüntüleme testleri de bunu kanıtlıyor: Bir topluluktan dışlandığımızda ya da bir ayrılık acısı (aşk veya yakınların ölüm haberi) yaşadığımızda, beynimizin tıpkı elimiz kesilmiş veya bir yerimiz yaralanmış gibi fiziksel acı hisseden bölgeleri aktifleşiyor. Yani “kalp kırıklığı”, sadece şairlerin kullandığı süslü bir söz değil; vücudumuzun bizzat yaşadığı biyolojik bir gerçektir. Yaşanan acılar, insanın yüz hatlarında, sesinde ve davranışlarında kendini gösterir.

Buna karşılık, güncel bilgilerimize göre akıl, beynin en ön kısmında bulunan prefrontal korteks tarafından yönetilir. Bu bölge; planlama, mantık yürütme, problem çözme ve soyut düşünme merkezidir. Beynin ön bölgesi, içimizdeki o dalgalı duygu merkezinden yükselen fırtınaları sakinleştiren bir fren mekanizması gibidir.

Akıl, yapısı gereği olaylara her zaman dışarıdan ve tarafsız bir gözle baktığı için incinmez ve kırılmaz. Dışarıdan gelen kötü bir haber ya da ağır bir hakaret, aklın mantık yürütme yeteneğini kökünden sarsamaz. Kısacası akıl, darbenin can yaktığı yer değil; o darbenin ne kadar hasar verdiğini soğukkanlılıkla hesaplayan merkezdir.

Akıl gerçekten hiç mi kırılmaz?

Bu noktada şu soruyu sormak gerekir: Akıl yapısal olarak kırılmasa da onun işleyişi duygusal kırılmalardan etkilenebilir mi? Elbette evet. Yoğun duygusal travmalar, kronik stres ve derin incinmeler, aklın sağlıklı çalışmasını engelleyebilir. Çünkü büyük bir duygu patlaması yaşadığımızda, yani hislerimiz çok güçlü bir şekilde devreye girdiğinde, mantıklı düşünme yeteneğimiz geçici olarak durabilir.

Ancak bu durum yine de aklın kırıldığı anlamına gelmez; akıl sadece o an için baskılanmış veya devre dışı kalmıştır. Tıpkı şiddetli bir fırtınada radarı çalışmayan bir gemi gibi; akıl aslında orada ve sapasağlam duruyordur, sadece yoğun sisten önünü göremiyordur. Fırtına dindiğinde, mantığımız hiçbir zarar görmeden kaldığı yerden çalışmaya devam eder.

Ayrıca, “akıl tutulması” veya akıl hastalıkları gibi durumlar akıl sağlığının bozulmasına işaret etse de bu durumlar mantığın incinmesinden değil, beynin fiziksel veya kimyasal yapısının zarar görmesinden (örneğin hücre yıkımı yaratan hastalıklardan veya beyin kimyasallarının bozulmasından) kaynaklanır.

Duyguların kırılması için fiziksel bir hastalığa gerek yoktur; tek bir kelime, soğuk bir bakış bile duygu dünyamızı paramparça etmeye yeterlidir. Akıl ise sadece fiziksel veya kimyasal bir tahribatla işlevini kaybeder.

Bu noktada modern beyin biliminin çok önemli bir uyarısını da eklemek gerekir: Akıl ve duygu dünyası, beyin işleyişi açısından tamamen birbirinden bağımsız değildir. Beynin mantık merkezi ile duygu merkezi arasındaki bağlantılar koptuğunda, hastalar mantıksal olarak neyin doğru olduğunu bilseler bile, içsel duygusal bir yönlendirme eksikliği yüzünden en basit seçimleri bile yapamaz hale gelirler.

Bu durum, aklın sağlıklı işlemesi için duyguların gerekli olduğunu gösterir. Dolayısıyla akıl “kırılmaz” ancak duygudan yalıtıldığında tamamen işlevsiz kalır ve ortada kalır.

Sonuç: İki gücün muazzam dengesi

“Duygular incinir, kırılır; ama akıl incinmez, kırılmaz” sözü, insan doğasının muazzam dengesini özetler. Duygularımızın kırılabilir olması bir zayıflık değil; insan olmanın, empati kurabilmenin ve sevebilmenin kaçınılmaz bir bedelidir. İncinen duygular bize yaşadığımızı, değer verdiğimizi ve dünyayla bağ kurduğumuzu hatırlatır.

Akıl ise bu kırılgan evrende bizim pusulamızdır. Duygularımız paramparça olduğunda, o parçaları toplayıp yapıştıracak olan güç akıldır.

Akıl kırılmaz, çünkü o mimardır; yıkılan duygusal yapıların enkazından yeni ve daha güçlü sığınaklar inşa etmekle görevlidir. Ancak bu mimarın sağlam kalabilmesi için duyguların sağladığı “yakıta” ve geri bildirime ihtiyacı vardır; aksi halde soğuk ve ruhsuz bir hesap makinesine dönüşür.

Sonuç olarak, hayatı sadece akılla yaşamak bizi bir robota dönüştürürken, sadece duygularla yaşamak bizi sürekli kırılan bir cama çevirir. Doğru olan, kırılgan duyguların zarafetiyle aklın sarsılmaz gücünü birleştirebilmektir.

Kalbimiz kırıldığında, aklımızın kırılmaz kalesine sığınarak yeniden ayağa kalkabilmek, insanın bu evrendeki en büyük sanatıdır. Ne var ki bu sanat yeteneğine çok az insan sahiptir. Fakat aklın güçlenmesi, akılcı bir toplumu gerektirir. Kapitalizm gibi gelecek konusunda endişe ve korku üreten sistemler, sürekli olarak irrasyonaliteye ve aklın yıkımına zemin hazırlamaktadır. Peki, insanlık gerçekten bu sisteme katlanmak zorunda mıdır?

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.

Paylaş