Yener Orkunoğlu yazdı | Celal Şengör: Eleştirel rasyonalizmin sığ temsilcisi

Bu yazının amacı, Deniz Gezmiş ve Mahir Çayan gibi isimleri “eşkıya” olarak nitelendiren Celal Şengör’ün, tek yanlı bir felsefe olan eleştirel rasyonalizmin sığ bir temsilcisi olduğunu ve statüko yanlısı olduğunu ortaya koymaktır. 19. yüzyıl pozitivistleri, “İktidar burjuvaziye, ahlak işçi sınıfına” şiarını savunuyorlardı. Eleştirel Rasyonalizm, bu şiarı devam ettiren bir akımdır.

Türkiye’de neredeyse herkesin tanıdığı bir isim olan Celal Şengör (Mini Karl Popper); jeoloji alanındaki uluslararası başarıları, Avrasya’nın dağ kuşaklarının oluşumu ve levha tektoniğine katkılarıyla ödüllendirilmiş saygın bir bilim insanıdır. Doğa bilimlerine olan tutkusu sayesinde genç kuşakların bilime bakış açısını değiştirmiş olması, şüphesiz olumlu bir özellik olarak değerlendirilebilir.

Yener Orkunoğlu yazdı | Celal Şengör: Eleştirel rasyonalizmin sığ temsilcisi
Yener Orkunoğlu yazdı | Celal Şengör: Eleştirel rasyonalizmin sığ temsilcisi

Ancak bu yazıda, onun bilimsel başarılarına gölge düşüren diğer olumsuz yanlarına dikkat çekeceğim. Sıkça göz ardı edilen önemli gerçek şu ki: Celal Şengör, bilim insanı kimliğini çoğu kez kötüye kullanıyor. Kendi uzmanlık alanının çok dışına taşan siyaset ve toplumsal meselelerde, tartışmalı ve bana göre oldukça sorunlu çıkışlar yapıyor.

İşte bu durum, bazen yıkıcı sonuçlar doğurabilmektedir. Bir doğa bilimcisi olarak toplumsal ve siyasal alanda, bir bilim insanına yakışmayacak şekilde saçmalaması artık kabak tadı verdiği için, uzun zamandır planladığım bu eleştiriyi bugün dile getirmek istiyorum.

Şengör’ün ibretlik sözlerine gelince: “68 kuşağı dünyayı mahvetti”, “Deniz Gezmiş ve Mahir Çayan eşkıyaydı”, “Darbeye o gün de taraftardım, bugün de taraftarım” gibi ifadelerin yanı sıra; birçok insanın ölümüne sebebiyet veren, yüz binlerce hayata mal olan eli kanlı darbeci Kenan Evren’i savunması…

Bu sözler, akıl ve vicdan sahibi birinin söyleyeceği sözler değildir. Bana göre böylesi ifadeler, onun zihninin gerici liberal söylemlerin etkisinde olduğunun açık işaretidir. Bu ifadeler sadece kişisel bir görüş değil, aynı zamanda toplumsal hafızaya yönelik sert bir saldırı niteliği taşıyor.

Celal Şengör gibi figürler neden ve nasıl ortaya çıktı?

Bana göre, 12 Eylül 1980 darbesiyle birlikte Türkiye’deki sol hareket ağır bir darbe aldı; hem siyasal hem de örgütsel bir yenilgi yaşadı. Bu yenilgi, beraberinde derin bir ideolojik boşluk yarattı. İşte bu boşluk, gerici ortamda beslenen statükocu figürleri gün yüzüne çıkardı.

Celal Şengör gibi isimler, tam da bu süreçte; devrimci toplumsal muhalefeti dışlayan, onun yerine hamasi bir bilimcilik ile devletçi aydın tipini yerleştiren gerici bir zeminin ürünü olarak yükseldiler.

Faşist 12 Eylül rejiminin yarattığı bu ortamda ortaya çıkan figürler, Marksist diyalektiğe ve toplumu dönüştürme iradesine sahip her türlü eleştirel yaklaşımı “komplocu” ya da “terörist” olarak yargıladılar. Mevcut hegemonik düzenin bekçiliğini üstlenenler, doğal olarak devrimci pratiğe ve onu yürütenlere düşmanlık beslerler.

Celal Şengör’ün jeolojik alandaki katkılarını inkâr etmek aptalca bir yaklaşım olur. Ancak doğa bilimine katkı yapan bir bilim insanı, toplumsal alanlarda pekâlâ gerici olabilir. Bu nedenle bu yazının amacı, ilerici gibi görünen fakat aslında liberalizmin gericileşmiş yüzünü temsil eden Celal Şengör figürünü açığa çıkarmaktır.

Yener Orkunoğlu yazdı | Celal Şengör: Eleştirel rasyonalizmin sığ temsilcisi

Celal Şengör’ün entelektüel babası: Karl Popper

Celal Şengör, Avusturyalı bilim insanı Karl Popper’ın Türkiye’deki temsilcisi, adeta küçük bir kopyasıdır. Karl Popper’ın felsefi görüşünün ve bilimdeki “yanlışlanabilirlik” anlayışının neden eksik olduğunu “Hegel’in Gölgesi” (Note Bene Yayınları, 2022) adlı kitabımda geniş bir şekilde ortaya koydum.

Kitabımda, Thomas Kuhn ve Imre Lakatos gibi bilim tarihçilerinin ona yönelik eleştirilerine yer verdim. Popper’ın eski öğrencisi Feyerabend’ın onu “Mini Kant” olarak adlandırdığını ve düşünceleriyle alay ettiğini vurguladım. Özellikle Walter Kaufmann’ın Popper’a yönelttiği yıkıcı eleştirilere dikkat çektim.

Popper, ününü bilim felsefesi kitaplarına değil; tutucu politikacıların hoşuna giden, Hegel ve Marx’a karşı yazdığı “Açık Toplum ve Düşmanları” başlıklı kitabına borçludur.

Statükocuları sevindiren bu eserinden sonra Popper’a üniversitede bir kürsü verildi. Buradaki asıl amaç, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Kızıl Ordu’nun faşizmi yenmesiyle yayılan sosyalizm ve Marksizm sempatisinin önünü kesmekti.

Evet, Karl Popper’ın asıl motivasyonu, Marksist teorinin ve sosyalist görüşlerin gelişip yaygınlaşmasını engellemekti. Karl Popper’ın Marksizm düşmanlığını anlamak için Hegel üzerine olan kitabımdan bir pasaj paylaşmak istiyorum:

“Öğrencisi ve ateşli savunucusu Hans Albert, 1970 yılında Popper’a yazdığı bir mektupta, Batı Almanya’daki üniversitelerde giderek daha fazla öğrenci ve araştırmacının Marksizm’e yöneldiğini bildirir. Mannheim’daki iki asistanın Leninist olmasına dikkat çekerek bu yayılmanın ‘tehlikeli’ olduğunu vurgular.

Böylesi bir gelişmeyi ‘dehşet verici’ bulan Popper, Marksizmin entelektüel ve ahlaki çöküşü hakkında bir kitap yazmak zorunda kalacağını söyler.”

Mont Pelerin Cemiyeti

Marksizm ve sosyalizme olan sempatinin engellenmesi için 1947 yılından itibaren bir “soğuk savaş” başlatıldı. Bu dönemde birçok düşünce kuruluşu ve cemiyet ortaya çıktı. Bunlardan biri de 1947 yılında kurulan Mont Pelerin Cemiyeti’dir.

Bu cemiyet; sosyalizm düşmanı liberal düşünür Friedrich Hayek’in çağrısıyla 36 akademisyen, gazeteci ve iş insanının katılımıyla kuruldu. Karl Popper de bu cemiyetin bir üyesidir.

Cemiyetin amacı, medya, üniversiteler ve vakıflar üzerinden devletçiliğe karşı duran liberal görüşleri dünyaya yaymaktı. Bu kuruluşun gerçek yüzünü anlamanız için bir örnek vermem gerekiyor: Şili’de demokratik olarak seçilen Salvador Allende, CIA destekli askeri bir darbeyle devrildi ve General Pinochet liderliğinde bir diktatörlük kuruldu.

Allende neden devrildi? Çünkü ekonomiyi birkaç ailenin ve yabancı şirketin elinden alıp devletleştirmek isteyen bir sosyalistti. Peki, Şili’deki bu askeri diktatörlüğü kim destekledi? Mont Pelerin Cemiyeti.

Cemiyetin tanınmış üyeleri Milton Friedman ve Friedrich Hayek bu diktatörlüğü desteklerken, Karl Popper de Pinochet diktatörlüğünün işkencelerine ve cinayetlerine asla itiraz etmemiştir.

Celal Şengör de tıpkı entelektüel babası Karl Popper gibi bir sosyalizm ve Marksizm düşmanıdır. Ancak onu sadece bu düşmanlığı üzerinden eleştirmek eksik kalır; savunduğu bilim felsefesi anlayışının tek yanlı ve eksik olduğunu da göstermem gerekir.

Katı pozitivizmin demir kafesi ve tek yanlılığı

Şengör’ün entelektüel dünyasının merkezinde, bilimi adeta bir din ve tek mutlak hakikat kaynağı olarak gören katı bir pozitivist anlayış yer alır. Pozitivizmin en belirgin özelliği ise tek yanlı düşünme tarzıdır.

Hegel, kendi Ansiklopedisinin “Doğa Felsefesi” bölümünde, doğayı sadece tekil gözlemler üzerinden anlamaya çalışanları eleştirir. Ona göre ampiristler, evrensel kavramları görmezden gelip sadece tekil nesnelerle ilgilendikleri için “toprakta sürünen” solucanlara benzerler.

Hegel’in bu benzetmeyi kullanma sebebi, bu düşünürlerin aklın evrensel gücüyle yukarı çıkmak yerine duyuların sağladığı “çamurun” içinde hareket etmeleridir. Hegel için felsefe olguların ötesindeki “İdea”yı kavramaktır; sadece olgu toplamak ise zihinsel bir koleksiyonculuktur.

İşte bu tek yanlılık, Karl Popper’de “yanlışlanabilirlik” ilkesi olarak karşımıza çıkar. Bilimde yanlışlanabilirlik bir ölçüttür ancak tek ölçüt değildir; bir de “doğrulanabilirlik” vardır.

Celal Şengör’e göre bir teori yanlışlanamıyorsa çöpe atılmalıdır. Bu kestirmeci yaklaşım, aslında düşünsel bir tembelliktir. Bilim sadece yanlışları ayıklamaz, aynı zamanda neyin doğru olduğunu da ortaya koyar. Bilimi sadece yanlışlanabilirliğe indirgemek, bir ormanı sadece “çürümüş ağaçları kesmek” üzerinden tanımlamaya benzer. Bu tanım; ormanın büyümesini, ekosistemi ve canlılığı kapsam dışı bırakmaktadır.

Şengör’ün bu indirgemeci yaklaşımı, doğa bilimlerinin yöntemini toplumsal alanlara aktarmaya çalışmak gibi beyhude bir çabaya yol açıyor. Bu durum; insanı, iradeyi, dayanışmayı ve ahlakı görmezden gelerek sosyal teorileri küçümsemesine neden oluyor.

Celal Şengör’ün en belirgin özelliği; tarih, sosyoloji ve ekonomi gibi alanların kendine özgü yöntemlerini anlama çabasına girişmemesidir. Bu alanları “yumuşak bilim” olarak etiketleyip küçümsüyor.

Siyasi duruş: Otoriter bir elitizm

Şengör’ün siyasi çizgisi, cumhuriyetçilikten ziyade demokratik ilkelerle çatışan otoriter bir yapıya dayanır. Halkı dışlayan bir “bilim oligarşisini” savunan bu yaklaşım, liyakat maskesi altında eşit yurttaşlık hakkını reddeden elitist bir bakış açısının ürünüdür.

12 Eylül darbesine ve işkencelere verdiği destek, bilimsel kimliğiyle bağdaşmayan ahlaki bir çöküşü simgeler. Farklı düşünceleri “aptallık” olarak yaftalaması ise bilimsel derinlikten çok kişisel önyargılarının ve ideolojik tahammülsüzlüğünün bir göstergesidir.

Toplumsal olaylara üstten bakan tavır

Halkın haklı kaygılarını “zırcahillik” olarak niteleyen Şengör, bilimi bir aydınlatma aracı değil, baskı unsuru olarak kullanmaktadır. Demokratik rızayı yok sayan bu mantık, bilimi toplumun değil, statükonun ve sermayenin koruyucusu hâline getirir.

Kendi hayatındaki taciz olayını bir başarı gibi anlatması, akademik kibrin ve güç zehirlenmesinin en somut örneğidir. Bilimsel otoritesini etik hatalarını örtbas etmek için kullanması, hem akademik dünyaya hem de gelecek nesillere zarar veren bir sorumsuzluktur.

Şengör’ün saldırgan üslubu, bilgi sahibi olmanın başkalarını ezme hakkı verdiği yönünde tehlikeli bir algı yaratmaktadır. Oysa gerçek bilim, kalkan olarak kullanılacak bir zırh değil; şüphe ve tevazu üzerine kurulu bir sorgulama işidir.

Asıl mesele, bilimi daha özgür ve adil bir dünya için kullanabilmektir. Nezaket ve dinleme erdeminden yoksun bir otorite, unvanı ne olursa olsun toplum vicdanında sorgulanmaya mahkûmdur.

Sonuç: Otoriteye biat ve aydın sorumluluğu

Darbe generallerine duyulan biat ile özgürlükten bahsetmek derin bir çelişkidir. Bilim insanının gerçek büyüklüğü sadece bilgisiyle değil, vicdanı ve insan onuruna olan bağlılığıyla ölçülür.

Aydın olmak, konforlu alanlardan öte, adaletsizlik karşısında dimdik duracak bir omurga gerektirir.

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.

Paylaş