Yener Orkunoğlu yazdı: ABD iç ve dış politikasını şekillendiren üç doktrin

Her gün televizyon ekranlarında ya da dijital medya akışlarında yüzlerce haber görüyoruz. Liderlerin uçak üstündeki gergin fotoğraflarını, aniden fırlayan gümrük vergilerini, bitmek bilmeyen bölgesel ambargoları ya da dünyanın bir ucunda patlak veren yeni çatışmaları izliyoruz.

Bu haberlerin her birini ayrı ayrı tükettiğimizde, arka plandaki dönüşümü kaçırıyoruz. Oysa resmin bütününe tarihsel bir gözlükle bakarsak, şu manzara ortaya çıkmaktadır:

Bir tarafta, son yüzyıldır küresel sistemin merkezinde yer alan ancak endüstriyel üstünlüğünü ve kısmen rasyonalitesini kaybetmeye başlayan bir süper güç olarak Amerika Birleşik Devletleri bulunmaktadır. Washington, küresel etkisini kaybetme riskiyle karşı karşıya kaldıkça, daha öngörülemez, irrasyonel ve korumacı politikalar izlemektedir.

Diğer tarafta ise sabırlı ve ekonomik hamlelere dayalı bir strateji izleyen Çin yer almaktadır. Pekin, oluşan jeopolitik boşluğu, askeri müdahalelerden ziyade üretim kapasitesi ve ticaret anlaşmalarıyla doldurmaya çalışmaktadır.

Peki, dünya bu kırılma noktasına nasıl geldi? 

Bu durumu sadece Donald Trump’ın kişisel karakterine ya da iş insanı mantığına bağlamak, büyük bir yanılgı olacaktır. Trump, Amerika’daki yapısal dönüşümün sebebi değil, sadece bu krizin bir semptomudur. Dolayısıyla bu dönüşümü anlamak için 1971, 1996 ve 2022 yıllarında ortaya çıkan üç stratejik belgeye bakmamız gerekir.

1. Powell Memorandumu (1971): Kurumsal kapitalizmin yeniden örgütlenmesi

Her şeyin başladığı yere, 1964 yılına gitmek gerekmektedir. O yıl ABD’de Demokrat Lyndon Johnson, Cumhuriyetçileri sandığa gömerek tarihi bir seçim zaferi kazandı. Bu zafer, Amerikan büyük sermaye çevrelerinde büyük bir panik yarattı; çünkü Johnson’ın “Büyük Toplum” programları sosyal refah devletini genişletiyor, işçi haklarını ve sivil hakları artırıyordu. Şirket elitleri de bu gidişatın kârları ve vergi avantajlarını tehdit ettiğini düşünüyordu.

İşte bu arayış, bizi ilk büyük kırılmaya, yani 1971 Powell Memorandumu’na götürmektedir. Lewis Powell adında bir şirket avukatı, ABD Yüksek Mahkeme yargıcı olmasına altı ay kala, Amerikan Ticaret Odası’na bir memorandum yazdı. Modern Amerikan sağının kurumsal anayasası sayılan bu belge, bugün “Powell Memo” olarak bilinmektedir.

Powell bu gizli belgede çok net bir şey söylüyordu: “Amerikan halkına ve kamuoyuna asla güvenilemez. Üniversiteler, entelektüeller, tüketici hakları savunucuları ve işçi sendikaları bizim sistemimizi tehdit ediyor. Demokrasiyi ve halkın iradesini bir kenara itmeliyiz. Büyük şirketler olarak bir araya gelmeli, medyanın kontrolünü ele geçirmeli, mahkemeleri fonlamalı, üniversitelerde kendi kürsülerimizi kurmalı ve siyasete lobiler aracılığıyla topyekûn el koymalıyız.”

Bu plan o kadar kusursuz uygulandı ki, Powell daha sonra Yüksek Mahkeme koltuğuna oturduğunda, şirketlerin de birer “birey” olarak kabul edilmesi yönünde oy kullandı. Bu ne anlama geliyordu biliyor musunuz? Şirketlerin “ifade özgürlüğü” adı altında siyasilere, lobilere ve seçim kampanyalarına sınırsız, denetimsiz para aktarabilmesinin önü açıldı.

Bu plan son derece sistematik bir şekilde uygulandı. Powell daha sonra Yüksek Mahkeme koltuğuna oturdu (1972-1987). Her ne kadar “şirketlerin birey sayılması” kararı onun döneminde değil, çok sonra 2010 yılında Citizens United davasıyla gelmiş olsa da, Powell’ın yargıç olarak verdiği bazı kararlar, şirketlerin ticari faaliyetlerini ifade özgürlüğü kapsamında koruma eğilimindeydi.

Powell Memo’nun en somut yasal sonucu, şirketlerin siyasi harcamalarının önündeki engellerin kademeli olarak kalkması olmuştur. Bugün Amerikan Kongresi’ni doğrudan yönlendiren silah, enerji ve ilaç lobileri, köken olarak 1971 yılındaki bu belgeye dayanan bir örgütlenme modelinin ürünüdür.

2. Clean Break (Temiz Kopuş) Doktrini (1996): Neokonservatiflerin Ortadoğuharitası

İçeride finansal kontrol sağlandıktan sonra sıra dış politikaya geldi. Bu süreçte Soğuk Savaş bitmiş ve ABD tek süper güç olarak kalmıştı. 1996 yılında Washington’ın neokonservatif şahinleri, o dönem henüz başbakanlık koltuğuna oturmamış olan muhalefet lideri Benjamin Netanyahu’ya hitaben “Clean Break” (Temiz Kopuş) adlı bir strateji belgesi hazırladı.

Bu doktrinin özü, Ortadoğu’da ve küresel ölçekte diplomasinin tamamen çöpe atılması gerektiği üzerine kuruluydu. Belge çok açık bir şekilde şunu vazediyordu: “Bölgedeki komşularınızla barış içinde, ortak bir güvenlik mimarisiyle birlikte yaşamaya çalışmayı bırakın. Diplomasi zayıflıktır. Sizin amacınız ya mutlak olarak domine etmek ya da tamamen yok etmek olmalıdır. Eğer bir ülke sizin veya Amerika’nın büyük hedeflerine boyun eğiyorsa ne ala; eğmiyorsa askeri ve ekonomik güçle ezilmeli, rejimleri değiştirilmeli, parçalanmalıdır.”

Clean Break, resmî ABD politikası olarak hiçbir zaman doğrudan kabul edilmedi; ancak 2000’li yıllarda George W. Bush yönetiminde göreve gelen politikacılar, bu fikirleri 2003 yılındaki Irak’ın işgali sırasında uygulamaya koydular. Belgedeki “rejim değişikliği” vurgusu, Saddam Hüseyin’in devrilmesiyle hayat buldu. Benzer şekilde, Libya’daki Kaddafi rejiminin 2011’de hedef alınması ve Suriye’deki istikrarsızlaştırma çabaları da aynı zihniyetin uzantıları olarak okunabilir.

Clean Break’in en kalıcı etkisi, Ortadoğu’da diplomasi masalarını devirerek “askeri üstünlük” anlayışını tek geçerli dil haline getirmesi olmuştur. Bu doktrin aynı zamanda, ABD’nin bölgedeki Suudi Arabistan, Ürdün ve Mısır gibi müttefiklerini İsrail’e karşı kullanamaz hale getiren bir “böl-yönet” stratejisinin de parçasıydı.

3. Colby Doktrini (2022): Çin’i boğma stratejisi

Fakat dünya hızla değişiyordu. Amerika içeride üretimi dışarı kaydırırken ve Ortadoğu’da trilyonlarca dolar harcarken, Doğu’da devasa bir güç olan Çin uyandı. Çin’in bu yükselişi karşısında Washington’ın güvenlik elitleri yeni bir stratejiye ihtiyaç duydu; bu durum da bizi üçüncü belgeye götürmektedir.

Şu anki ABD yönetiminde savunma politikalarına yön veren Elbridge Colby, 2022 yılında yayımladığı kitabında görüşlerini açıkladı. Colby, kartları açık oynayarak Amerika’nın artık Çin’i doğrudan bir kara savaşıyla yenemeyeceğini, çünkü bunun nükleer bir felaketle sonuçlanacağını belirtmektedir.

Peki, Colby’nin planı nedir? 

Çin’i küresel ekonomik ve lojistik arterlerde boğarak, dış politika ile ekonomi politikasını tek bir stratejik silah haline getirmektir. Colby’ye göre ABD; Panama Kanalı, Hürmüz Boğazı, Malakka Boğazı, Kızıldeniz ve Süveyş Kanalı gibi dünyanın şah damarı niteliğindeki deniz geçiş noktalarını askeri açıdan kontrol altında tutmalıdır; çünkü Çin, devasa sanayisi için dışarıdan enerji ve ham madde ithal etmek zorundadır.

Colby’nin stratejisinin üç ayağı bulunmaktadır:

  • Deniz engellemesi: Çin’in enerji ithalatını boğazlarda kesmek,
  • Teknoloji ayrışması: Yarı iletken, yapay zekâ ve ileri üretim teknolojilerinin Çin’e ihracatını engellemek,
  • Müttefik baskısı: Japonya, Güney Kore, Filipinler, Avustralya ve Hindistan’ı Çin’i çevreleyen bir savunma ağına dahil etmek.

Colby’nin doktrini, Trump’ın “Amerika Birinci” anlayışından farklılık göstermektedir. Trump tek taraflı ve korumacı bir çizgi benimserken, Colby müttefiklerle koordineli bir engellemeyi savunmaktadır. Ancak bu stratejinin riski de oldukça büyüktür; zira Çin’i tamamen kuşatma girişimi, Tayvan üzerinden sıcak bir çatışmayı tetikleyebilir.

Çin’in cevabı ve sonuç

Colby’nin bu planının farkında olduğu için Pekin yönetimi, doğrudan askeri karşılık vermek yerine Kuşak ve Yol Girişimi (2013) gibi projelerle alternatif lojistik ağlar inşa etmektedir. Çin ayrıca BRICS, Şanghay İşbirliği Örgütü ve Küresel Güney platformları üzerinden, ABD’nin deniz hakimiyetini aşacak karasal ticaret koridorları geliştirmektedir.

Çin’in önemli hedeflerinden biri, ABD’nin gerilemesini akılcı bir şekilde yönetmektir. Gerileyen bir güç olan ABD sistemi, gerilemenin getirdiği korku ile irrasyonel politikalar üretmeye eğilimlidir. Donald Trump, bu gerileyen ve irrasyonel tepkiler gösteren sistemin bir semptomudur.

Sonuç olarak; Powell (1971), Clean Break (1996) ve Colby (2022) olmak üzere bu üç doktrin, ABD’nin içeriden kurumsal bir imparatorluğa, dışarıdan askeri bir bekçiye ve küresel ölçekte bir boğucuya dönüşümünü gözler önüne sermektedir. Bu stratejilerin her biri kısa vadede kazanç sağlamış olsa da, uzun vadede ABD’nin rasyonalite krizini daha da derinleştirmektedir.

Çin’in sabırlı ve ekonomik temelli stratejisi ise ABD’nin askeri müdahale refleksine güçlü bir alternatif sunmaktadır. Tarih, uzun süreli stratejik sabrın mı, yoksa kısa süreli taktik başarıların mı; silahın mı, yoksa limanın mı daha sürdürülebilir bir model olduğunu bizlere gösterecektir.

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.