İklim’i hatırlamak farz oldu. Farz derken öyle kitaplarda yazan, sevap hanesine yazılan cinsten değil. Peki neden Kurban Bayramı’nda? Çünkü takvimler o zamanı gösterdiğinde, bir koçun mahsun gözlerini hatırlamış ve o gözlerde bir kez daha kendi yansımamı görmüştüm. Evet, kendi çapımda kurban edildiğim bir kesiti hatırlayıştı bu. Bıçağı bilemeyen bir kasabın elinde, derimin altına sızan tuzu hissettiğim o günler. O yüzden, adı lazım olmayan –çünkü bazı adlar ağza alınınca dil mühürlenir, dudaklar kurur– bir insandan bahsedeceğim. Şimdilik ona İklim diyelim. Adı İklim olan herkesten de bu arada özür dileyeyim; onların suçu yok.
İklim’le muhabbetimiz ilkokul sıralarında, o tahta kokan, tebeşir tozundan gökyüzünün görünmediği çocukluk mabedinde, Sıtkı Ayrancı (okul adı benim uydurmam) İlkokul’nda gerçekleşti. Koordinatlarımız birbirini tuttu diyelim. Kaderin pergeli, ikimizi aynı sıranın iki ucuna, birbirine zıt iki nokta gibi yerleştirdi. Beş yıl süren o tuhaf takvimde, birinci senenin ilkbaharında düştü sınıfımıza İklim; yanında kuzeniyle. Kuzeni Ethem; sessizliğin içinde kaybolmuş, harflerin ve rakamların ona ihanet ettiği bir çocuktu. Gelin görün ki İklim… O farklıydı, yamandı yaman! Küçük, ufak tefek bir kızdı ama içi dolu turşucuk bir hali vardı. Bilirsiniz, o küçük turşu kavanozlarını; dışarıdan bakınca minicik, masum, ama kapağı açınca sirkenin keskin kokusuyla gözlerinizi yakan cinsten.
İklim gerçekten derslerde çok iyiydi, bunu söyleyeyim. Ama asıl iyi olduğu şey başkaydı; o, iklimleri değiştirmekte ustaydı. Bizim muhabbetimiz, bir gölün yüzeyindeki kıpırtısız su gibi normal giderken, ilkokul dörtte bir gün beni yanına çağırdı. Parmaklarıyla sınıfı işaret etti, havada görünmez bir daire çizdi ve dedi ki: “Senin bu matematikteki başarıların sıkıntı yaratıyor Funda”. “Nasıl sıkıntı yaratıyor ki bu durum İklim?” diye sorma cesaretini gösterdim. O an, gözlerinde kendi çocuk yüzümün İklim yüzünden çarpıtılmış yansımasını gördüm. “Sen kimseyi takmıyorsun,” dedi kinle. “Problemi çözüyorsun, sonra arkana bile bakmadan devam ediyorsun. Sınıfı düşünmüyorsun. Sadece kendini düşünüyorsun.”
Oysa gerçekten farkında değildim. Bu benim temel huyumdur; bastım mı giderim, yaptım mı yaparım. Ama kimseyi incitmek için değil. O sıradaki çözüme odaklanırım, sayılar etrafımda birer ateşböceği gibi uçuşur ve ben onları yakalarım. Yine de düşünüp duruyordum. Yahu millete ne kötülük yapmış olabilirdim ki? Alt tarafı bir problem, üst tarafı bir denklem… Buna karşın İklim’in o sözleri, göğsümün ortasına saplanan bir kıymık gibi kalakalmıştı. Bir süre sonra, İklim’in yanına diğer çocuklar da gelmeye başladı. Anladığım kadarıyla İklim onları dolduruşa getirmişti; kelimeleriyle onların içine bir rüzgâr üflemiş, o rüzgâr onların boşluklarında yankılanmıştı. Hiçbir şey demeden etrafımı sardılar. Bedenleri bir duvar, bakışları birer tuğla. Amanınnn… Nefesim daraldı, hatta nefes alamaz hale gelmiştim. Ben oradan çekilmeye çalıştıkça, o duvar daha da yükseldi, daha da daraldı. Başarılı olmanın bedelinin ne olduğunu orada, o teneffüs zili çalmadan hemen önce, İklim sayesinde, bir çırpıda öğrenmiştim. Bedel, yalnızlığın ta kendisiydi. Ve o yalnızlık, bir cendere gibi ruhumu ele geçirmişti.
Dahası da oldu. O an büyüdü büyüdü ve hayatımda yeni yeni iklimler olmaya başladı. Hep bir İklim, her zaman bir köşede, pusuda bekleyecekti. Bunu daha o teneffüste sezmiş, iliklerimde hissetmiştim. Zamanla frene basmayı öğrendim. Ortalama olmanın nasıl bir cenneti işaret edebileceğini İklim sayesinde kavramıştım. Gayet normal, son derece vasat, olabildiğince ortada bir rota çizdim kendime. Sınıfın, işimin ve elbette hayatın en zayıf not alanı değildim ama en iyisi de değildim. Hatta bir ara hayatın en tembeli, en umursamazı, en haylazı olmanın o tuhaf özgürlüğünü de tattım. Kahkaha, gürültü, serserilik; hepsi birer kalkan oldu. Kimse vasat, orta düzeyde bir insandan korkmazdı. Kimse ortalama birini tehdit olarak görmezdi. Müthişti. Sayısal işlerinden vazgeçeli çok zaman olmuştu. Sonunda bir reklam şirketinde kendiyle haşır neşir adsız sansız bir metin yazarına dönüştüm. İklim’e borçluydum bu huzuru. Onun sayesinde, parlak bir yıldız olmaktan vazgeçip gökyüzündeki milyonlarca sıradan ışıktan biriydim artık. “Aman kimse ürkmesin,” diye diye yoluma devam etmiş ve “başarmıştım”.
Yıllar hızla geçip gitmiş, zaman İklim’le aramıza görünmez katmanlar örmüştü. Bir gün, hiç beklemediğim bir anda, karşıma ünlü bir cerrah olarak çıktı. Artık evli barklı bir insandı; yüzünde çocukluğun o sirke keskinliği değil, yetişkinliğin yorgun toprak kokusu vardı. Bir masaya oturduk; lüks hastanenin o soğuk kafeteryasında iki makul insan gibiydik. Arkada tuhaf bir müzik, önümüzde malum ince belli çay bardakları.
Aynı küçük turşucuk kız; şimdi biraz daha uzamış, biraz daha ceket etek olmuş, eskisi gibi sirke keskinliği var ama yanında bir de “pişmanlık” sertifikası taşıyordu. Dediğine göre Instagram biyografisine gururla bunu yazmış, profil fotoğrafına samimi bir kahkaha sıkıştırmıştı. WhatsApp’taki profili masum bir İklim’di. Şakalaşıyordu kendiyle artık. Sanki içinde ufak bir rehber kitapçık vardı: “Nasıl İklim Olunmaz: 12 Adım”.

Laf lafı açtıkça samimiyet ilerledi. İklim, bu sefer de evladının reklamcılıkla kurduğu ilişkiden bahsediyor, benden evladına yön göstermemi, pusula olmamı istiyordu. Ancak bu esnada aramızdaki iklim de değişiyordu! Kelimeleri, havada görünmez bir kement olup boynuma dolanmaya başlamıştı. Ben onu dinlerken, farkında olmadan çocukluk günlerinden kalma o tike yeniden bulaşmış başparmağımdaki eti koparmaya başlamıştım. Tırnak kenarındaki o ince deri parçasını çekiştiriyor, canım yandıkça koparıyordum. O et, benim etim miydi? Yoksa İklim’in mi? Yoksa aramızda yıllardır duran, hiç konuşulmamış her şeyin cesedi miydi? O cenderenin ne zaman biteceğini, İklim’in hayatımdan ne zaman çıkacağını düşünmeye başlamıştım sadece. Kan ve idrar tahlilimin sonuçlarını umursamaz hale gelmiş, bu hastaneye geldiğime geleceğime bin pişman olmuştum.
“O kadar etkili biri değilim,” dedim nihayetinde. “Vasat biriyim ben İklim.”
Ama şöyle bir şey var: İklim bundan da rahatsız olmuştu. Benim vasatlığım bile onu huzursuz etmeye yetmişti. Sanki varlığım, ne kadar silik olursa olsun, onun dünyasında bir leke, bir gölgeydi.
Sonra bombayı patlattı: “Sen eskiden de böyleydin. Kimseyi düşünmeyen yalancı dolancı biriydin…”
“Nasıl ya?” diyebildim. Soğuk kafeterya geçmişin buharıyla ısınmaya başlamıştı.
“Hani şu matematik problemleri vardı ya… Millet uğraşırken sen çoktan çözüp defteri kapatıyordun. İnsan bir bakar, arkadaşlarına dönüp bir şey söyler, değil mi?” dedi, çayından höpürdeterek bir yudum aldı. “Çok bilmişliğin hiç alemi yoktu.”
Sonra iş benim sınıftaki vurdumduymazlıklarıma geldi… Aslında şöyleymişim böyleymişim derken… İş büyüdü. Aileme ve ailemin kazandığı paralara kadar uzandı, cep harçlıklarıma, kantinde aldığım sucuklu tostlara ve ulusal bayramlarda okuduğum şiirlere kadar devam etti.
Derken aniden sustu. Uzun uzun yüzüme baktı. O bakışta ne pişmanlık vardı ne de af dileme. Daha çok, yıllar önce eksik kalmış bir hesaplaşmayı nihayet tamamlamanın soğuk huzuru.
O an anladım: Hukukta “etkin pişmanlık” vardır bilirsiniz; suçunu itiraf eder, zararı giderirsin, cezan hafifler. Ama İklim’inki bambaşkaydı. O pişmanlığını öyle bir icra ediyordu ki, itiraf ettiği şeyin altında yine ben eziliyor ve aşağılanıyordum… Pişmanlık bizzat yeni bir suç aletine dönüşmüştü elinde. İklim hiçbir şeyden pişman mişman değil, resmen çağın işaret ettiği o çiğ “etkin pişmancılardan” olmuştu.














