2012 yılında Recep Tayyip Erdoğan, Kemal Kılıçdaroğlu’nu kastederek şöyle bir tweet atmıştı: “CHP’nin başında bu beyefendi olduğu sürece ben de halimize hamd ediyorum. İşimiz kolay.” Aradan yıllar geçti. Bugün aynı cümleyi tersinden okumayı öneriyorum: “Hamd edebilmemiz için CHP’nin başında bu beyefendinin olması gerekiyor. Aksi takdirde işimiz zor.”
Burada tartışmanın özü Kılıçdaroğlu’ymuş gibi duruyor. Oysa meselenin özü hiçbir zaman yalnızca kişiler değildi. Asıl mesele, Türkiye’de muhalefetin uzun yıllar boyunca hangi siyasal sınırlar içinde tutulduğu ve bu sınırların nasıl üretildiğiydi. Bu durum yalnızca Kılıçdaroğlu’nun bedeninde somutlaşıyordu. Kılıçdaroğlu’nun iktidar açısından işlevi de sadece CHP’yi dar bir alanda tutmak değildi; muhalefetin adalet, liyakat, hukuk ve demokrasi gibi güçlü taleplerini kendi siyasal kimliği içinde, tek bir “temsilcide” toplamasıydı. Böylece muhalefetin “ahlaki üstünlüğü” toplumsallaşmak yerine kişiselleşti; taşıyıcı tartışmalı hale getirildiğinde taleplerin kendisi de etkisizleştirilmiş oldu. Bir diğer deyişle, muhalefetin farklı kaynaklardan gelen meşruiyet birikimi tek potada eritildi, kendi alanında kendi siyaset endüstrisinin kazan-kaybet yarışına amade kılınıp iktidar mücadelesinin öte tarafında bırakıldı. Lakin 2023’teki değişimle birlikte gelen 2024 yerel seçimleri sonucu bize önemli bir şey gösterdi: En basit haliyle, “CHP’nin toplumsal karşılığı varmış.” Değişen, partinin toplumsal kapasitesi değil; o kapasitenin önüne örülmüş psikolojik bariyermiş. Bu şekilde ana akım seçmen ile CHP arasındaki mesafe ilk kez ciddi biçimde kapandı. Bu nedenle 2024’ü yalnızca başarılı bir seçim sonucu olarak değil, uzun yıllardır aşılamayan bir eşiğin aşılması olarak okumak gerekir. Fakat bugün geriye dönüp bakıldığında görülen başka bir gerçek daha var. Değişim, Erdoğan’ın siyasetini yenmeye yetti, fakat Erdoğan’ın rejimini yenmeye yetmedi. Çünkü siyaseti yenmek ile rejimi yenmek aynı şey değildi. Birini sandıkta yenebilirsiniz, diğeri ise seçim kaybettiğinde bile yaşamaya, yeni araçlar üretmeye ve rakibini yeniden kendi sınırlarının içine çekmeye devam edebilir. Öyle de oluyor zira.
Kanaatimce bugün yaşadığımız krizin önemli bir bölümü de tam burada doğuyor. 2023’te başlayan değişim hareketi gerekliydi; hatta tarihsel bir zorunluluktu. Ancak değişimin kendisi, kurucu bir ayrışmaya dönüşemedi. Eski lider değişti ama eski meşruiyet dili, onu üreten mekanizma bütünüyle tasfiye edilmedi. Yeni kadrolar geldi ama eski siyasal alışkanlıkların önemli bir kısmı yaşamaya devam etti. Bugün tartışılan krizlerin büyük bölümü de aslında bu eksik kalan dönüşümün gecikmiş sonuçları olarak karşımıza çıktı. Burada bir soru doğuyor: 2023’te yarım kalan değişim nasıl tamamlanabilir? Ya da, Erdoğan’ın siyasetini yenmeyi başaran hareket, Erdoğan’ın rejimini yenebilecek niteliğe nasıl kavuşabilir?

Değişim
2023’teki değişim, kendisini büyük ölçüde “seçim kaybedenler” ile “seçim kazananlar” arasındaki fark üzerinden anlattı. İlk bakışta anlaşılabilir bir ayrımdı bu. Sonuçta ortada ağır bir seçim yenilgisi vardı ve o yenilginin ardından CHP’nin yoluna aynı kadro ve aynı liderlikle devam etmesi mümkün görünmüyordu. Fakat bu ayrım, kurucu bir siyasal ayrışma üretmeye yetmedi. Çünkü seçim kazanmak ya da kaybetmek tek başına siyasal meşruiyet ölçütü değildir. Seçim kaybedenler de seçim kazananlar kadar aynı siyasal zeminde, aynı alışkanlıklarla ve aynı meşruiyet kaynaklarına yaslanarak siyaset yapabilir. O yüzden 2023’te asıl sorulması gereken soru “Kim kazanır, kim kaybeder?” değildi. Asıl soru şuydu: CHP’yi yıllarca toplumla arasına mesafe koyan bu siyaset hangi zeminde üretildi ve bu zemin gerçekten terk edilecek miydi? Çünkü yönetsel değişim ile kurucu siyasal değişim aynı şey değildir. Birincisi salt kadroları değiştirir; ikincisi meşruiyet kaynaklarını, normlarını ve siyasal ayrışma hattını yeniden kurar.
Kuşkusuz ki bu soru yeterince açık sorulmadı. Değişim oldu; fakat değişimin neye karşı olduğu tam olarak söylenmedi. Halkın, tabanın, akademisyenlerin ve araştırmacıların bütün itirazlarına rağmen Kemal Kılıçdaroğlu’nun cumhurbaşkanı adaylığını mümkün kılan karar alma biçimi, toplumu siyasetin öznesi yapmak yerine kapalı siyasal akıllara yaslanan anlayış, yenilgiyi bile ahlaki üstünlük söylemiyle perdeleyen refleks ve bütün bunları mümkün kılan meşruiyet düzeniyle kurucu bir hesaplaşma yapılmadı. Oysa her yeni siyasal hareket önce ne olmadığını ilan ederek kurulur. Ayrışma denilen şey kişisel bir kopuş ya da basit bir tasfiye değildir. Ayrışma, hangi siyasal geçmişin artık gelecek adına konuşamayacağını açık biçimde ilan edebilmektir. 2023’te eksik kalan tam olarak buydu. Bu eksikliğin bedeli de çok gecikmedi. Eski siyaset seçim kaybetmişti; fakat siyasal meşruiyetini bütünüyle kaybetmemişti ve yenilmiş olmasına rağmen yeniden konuşabilen, yeniden muhatap alınabilen ve gerektiğinde yeniden dolaşıma sokulabilen bir yapı olarak yaşamaya devam etti. Değişim kadroları liderliği kazanmıştı; fakat eski liderliği mümkün kılan meşruiyet dilini hükümsüz kılamamıştı.
Bugün yaşananların önemli bir bölümü de aslında bu boşluğun sonucu olarak karşımıza çıkmakta. İktidar yeni bir kriz icat etmekten çok, tamamlanmamış bir dönüşümün bıraktığı alanı kullanıyor. Sorun yalnızca eski genel başkanın yeniden görünür olması değil, sorun, önceki anlayışın hâlâ meşru bir alternatif olarak bir biçimde dolaşımda kalabilmesidir. Bu nedenle butlan tartışmaları sırasında yaşananlar sembolik açıdan dikkat çekicidir. Sözgelimi, hatırlatma yerine geçsin, Mine Kırıkkanat’ın “kılıç artığı” ifadesi etrafında kopan kısa tartışma, görünürde bir nefret söylemi tartışmasıydı. Bu söylemin elle tutulur hiçbir yanı yok, büyük utanç. Ancak bu konudan bağımsız gerçekte başka bir soru dolaşıma sokuluyordu: Kılıçdaroğlu’nun siyasal meşruiyeti hâlâ savunulacak mıydı? Nezaket reaksiyonlarından kim ona siyasal meşruiyet yükleyecekti. Kim onun yanında duracak, kim onu partinin doğal meşruiyet kaynaklarından biri olarak görmeye devam edecekti? Orada “hazır kıtalara” bir tür yoklama çekiliyordu.
Aynı nedenle sürece yanıt veren Özgür Özel’in “önceki genel başkanımızın hukuku bana emanettir” sözü de yalnızca kişisel bir nezaket cümlesi olarak okunmadı, niyetten bağımsız. Niyetten kendim de bir şüphe duymuyorum. Bir kişinin hukuku elbette korunabilir; fakat bu, onun bugünün ve yarının siyasetini belirleyebilecek meşru aktörlerden biri olarak yeniden tanınmasını gerektirmez. Değişimin unutturması gereken kayıp selefçi anlayış, nezaket dili üzerinden yeniden dolaşıma girmiş oldu. Politik meşruiyet geçmişten gelmez; gelecekten gelir. Bir kişinin eski genel başkan olması ya da yıllarca emek vermesi ona bugünün siyasetini belirleme hakkını ona kendiliğinden vermez. Meşruiyet, geçmişte ne olduğunuzdan çok, geleceğe hangi siyasal imkânı açtığınızla ilgilidir. Neticede eski meşruiyet düzeni tasfiye edilmediği için, gerektiğinde yeniden üretilebilecek bir siyasal rezerv olarak yaşamaya devam ettirildi.
Eski meşruiyet alanı kapatılmadığında bundan yalnızca baştan Kılıçadroğlu olmak üzere eski aktörler değil, iktidar da faydalanabilir. Bu nokta aynı zamanda Erdoğan rejiminin nasıl çalıştığını da gösteriyordu. Erdoğan’ın kendisine uygun inşa ettiği rejim yalnızca seçim kazanan bir mekanizma değildir; sıkıştığında kendi siyasal zeminini yeniden üretebilen bir mekanizmadır. İmamoğlu’nun iktidar açısından yarattığı kriz de burada başlıyor. Onun özelliği yalnızca Erdoğan’ı yenebilecek olması değil; Erdoğan’ı ilk kez gerçekten yarışmak zorunda bırakmasıydı. Rejim de tam bu yüzden, yarışın sonucundan önce yarışın zeminini yeniden kurmaya yöneldi. Bugün yaşananları yalnızca “iktidar CHP’yi bölmeye çalışıyor” diye okumak bu yüzden eksik kalıyor. Daha doğru ifade şudur: İktidar, zamanında gerçekleşmeyen kurucu ayrışmanın bıraktığı boşluğu kullanıyor. Bu nedenle bugün karşı karşıya kalınan durum yalnızca yeni bir siyasi saldırı değildir. Aynı zamanda 2023’te yarım bırakılmış değişimin atlanan altyapısal niteliklerinin gecikmiş faturasıdır. Özgür Özel ve kadrosunun mücadelesi saygıyı şüphesiz ki hak ediyor. Lakin bir şeyin göz ardı edilmemesi Rejimler yalnızca seçim kaybederek çözülmez, ancak geriletilebilir. Onları ayakta tutan meşruiyet ve yeniden üretim düzeni de bir biçimde çözülmek zorundadır.
Büyük siyasal hareketler yalnızca yeni kadrolarla kurulmaz; aynı zamanda yeni ahlaki sınırlar da çizerler. Hangi davranışın meşru, hangisinin artık kabul edilemez olduğunu ilan ederler. Kurucu siyaset biraz da budur. Bir dönemi kapatırken yalnızca aktörleri değil, o aktörleri mümkün kılan ahlaki düzeni ve yeniden üretim mekanizmalarını da geride bırakır. Görünen o ki 2023’te eksik kalan tam olarak buydu. Değişim siyasal olarak gerçekleşti; ahlaki ayrışma ise ertelendi, göz ardı edildi ve belki de kendiliğinden olacağı varsayıldı.
Bugün toplumsal muhalefette oluşan sert anti-Kılıçdaroğlu duygusu da bu yüzden yalnızca kişisel öfkeler toplamı değil. Tartışma artık “başarılı mıydı, başarısız mıydı?” düzeyinde yürümüyor. Toplumun önemli bir kesimi eski siyasal çizgiyi, rejimin müdahale kapasitesini artıran ve onun yeniden toparlanmasına alan açan uyumlu bir siyasal hat olarak tanımlıyor. Burada siyaset açısından belirleyici olan, meşruiyetin artık bu ahlaki zeminde kuruluyor olmasıdır. Siyasette meşruiyet çoğu zaman hukuki metinlerden önce toplumsal vicdanda şekillenir. Bu güçlü toplumsal duygu, 2023’te eksik kalan ahlaki ayrışmanın toplum tarafından kendiliğinden üretilmeye başlanmasıdır. Değişimin tamamlayamadığını toplumsal sezgi kendi imkanlarıyla tamamlamaya çalışmaktadır. Bu yönüyle bugünkü kriz yalnızca bir tehdit değildir. Aynı zamanda 2023’te yarım kalan değişimi tamamlayabilecek son büyük fırsatlardan biridir. Eğer bu kez kurucu ayrışma gerçekleştirilebilirse, 2023’te Erdoğan’ın siyasetini yenen değişim, Erdoğan’ın rejimini çözmeye çabalayan daha derin bir dönüşüme evrilebilir. Aksi halde değişim, eski düzenin aktörlerini değiştirmiş ama onu mümkün kılan siyasal ve ahlaki zemini olduğu gibi bırakmış geçici bir ara dönem olarak hatırlanacaktır.
Yeni
Son günlerde Özgür Özel’in konuşmalarında dikkat çeken bir tekrar var: “Yeni yol”, “yeni yürüyüş”, “yeni hareket”, “yeni siyaset”, “kurucu siyaset”… Bu tekrar tesadüf değildir; partinin elden çıkmasına karşı yeni bir siyasal reaksiyon arayışına işaret ediyor. Fakat siyasette hiçbir hareket kendisine sürekli “yeni” dediği için yeni olmaz. Bu yenilik; sloganla, tabela değişikliğiyle ya da kadro revizyonuyla da kurulmaz. Bir hareketi gerçekten yeni yapan şey, hangi siyasal dönemi kapattığını ilan edebilmesi ve onun yerine hangi ahlaki ve siyasal zemini önerdiğini gösterebilmesidir. “Yeni” ancak eskiyi hükümsüz bıraktığı ölçüde yenidir. Dolayısıyla toplumun her unsurunun kolayca anlayabileceği biçimde “geride bırakılanlar” anlatılmaya, izah edilmeye muhtaçtır.
Bu nedenle yeni hareketin ilk görevi doğru bir karşıtlık üretmektir. Son yıllarda muhalefetin en büyük zaaflarından biri, mücadeleyi kişiler üzerinden kurmasıydı. Halbuki kişiler değişebilir ama onları mümkün kılan düzen değişmediği sürece siyaset de değişmez. Bugün karşıya alınması gereken şey yalnızca eski bir genel başkan ya da belirli isimler değildir. Karşıya alınması gereken; siyasal enerjiyi dar kadro hesaplarına hapseden, toplumu siyasetin öznesi olmaktan çıkarıp kararların seyircisine dönüştüren ve gerektiğinde iktidarın müdahale kapasitesini artıran bütün bir elit merkezli siyaset anlayışıdır. Ekrem İmamoğlu’nun “Ankara’dakiler”, “bir avuç kişi” ve “sistem” diyerek işaret ettiği açı burada yol açıcıdır. Kurucu siyaset, kişilere değil, onları sürekli yeniden üreten müesses nizama karşı kurulur. Bu yüzden yeni hareketin iddiası siyaset yapma biçimini değiştirmek olmalıdır. Çünkü Türkiye’nin temel sorunlarından biri yalnızca kimin yönettiği değil, siyasetin hangi alışkanlıklarla üretildiğidir. Kapalı odalarda alınan kararlar, topluma rağmen ilan edilen adaylıklar, tabanı ve kitleleri yalnızca seçim dönemlerinde hatırlayan yönetim anlayışı, başarısızlığı sürekli yeni gerekçelerle açıklayan boğucu ve yorucu siyasal kültür, ve her yenilgiden sonra bir biçimde aynı aktörlerin yeniden dolaşıma girebilmesi… Bütün bunlar yalnızca geçmişin hataları değil; aynı zamanda geleceğin de önündeki engellerdir. Yeni hareket, yeni ise, bu alışkanlıkların hiçbirini devralamaz.
Bunun kadar önemli bir diğer mesele yeni bir ahlaki düzen önerebilmektir. Hangi siyasal-sosyal davranışların artık kabul edilmeyeceğini manifestovari bir biçimde topluma sunmaktır. Bu bakımdan yeni hareket, başarısızlığı afaki fedakârlık hikayelerine dönüştüren dili terk etmek zorundadır. Kişisel sadakati siyasal meşruiyetin yerine koyamaz. Vefa ile hesap vermeyi birbirine karıştıramaz. Nezaketi stratejiye yediremez. En önemlisi de açık ya da gizli işbirlikçiliği parti kültürü ya da siyasal olgunluk adı altında görünmez kılamaz. Çünkü siyaset dostlukların değil, sorumlulukların alanı olarak belirlenmelidir.
Tüm bunlarla birlikte yeni hareket yalnızca eskiyle hesaplaşmakla da yetinemez. Yeni hareket aynı zamanda yeni bir toplumsal çoğunluk kurabilmelidir. Son haftalarda Özgür Özel’in konuşmalarında tekrar tekrar duyulan “gençler”, “kadınlar”, “emekliler”, “çiftçiler”, “emekçiler” vurgusu bu açıdan önemlidir. Bunlar birbirinden bağımsız toplumsal gruplar değildir. Aynı adaletsizlik rejiminin farklı yüzlerini yaşayan kesimlerdir. Yeni hareket bu talepleri ayrı ayrı vaatler halinde sıralamak yerine aynı siyasal hikâyenin parçalarına dönüştürebilmelidir. Gençlerin umutsuzluğu ile emeklinin yoksulluğu, çiftçinin borcu ile hukuksuzluk karşısındaki adalet talebi aynı ortak gelecek fikri içinde buluşabildiği ölçüde gerçek anlamda yeni bir siyasal özne doğabilir. Bütün bunları yapabilmek için ise yalnızca cesaret sahibi olmak yetmez. Türkiye muhalefeti uzun zamandır cesareti stratejinin yerine koyma eğiliminde. Lakin kurucu siyaset, duyguyla aklı; cesaretle feraseti aynı hatta buluşturabilmeyi gerektirir. Asgari stratejik gerçekçilik tam da bu yüzden bir tercih değil, zorunluluktur. Hangi karşıtlığın büyütüleceğini, hangi tartışmanın reddedileceğini, hangi sembollerin sahiplenileceğini ve hangi meşruiyet alanlarının tamamen kapatılacağını dört başı mamur bir biçimde belirleyemeyen hiçbir hareket ne kadar haklı olursa olsun kalıcı bir siyasal üstünlük kuramaz.
Fırsat odur ki belki de ilk kez siyasal ayrışma ile ahlaki ayrışma aynı tarihsel ana denk geliyor. Toplumun önemli bir bölümü artık eski siyasal çizgiyi yalnızca “kazanamayanlar” olarak değil, rejimin yeniden nefes almasına imkân veren konforlu ve sektörcü bir çizgi olarak okumaya başladı. Bu toplumsal sezgi doğru anlaşılabilir ve büyütülebilirse kurucu bir enerjiye dönüşebilir; anlaşılamazsa kişisel öfkeler toplamı içinde tüketilir. Yeni hareketin görevi bu öfkenin büyüklüğü üzerinde sörf yapmak değil, onu bir kurucu ilkeye çevirmektir.
Sonuçta mesele çok açık, en başta ifade etmeye çalıştığım gibi 2023’te başlayan değişim Erdoğan’ın siyasetini yenmeye yetti, bundan sonrası, Erdoğan’ın rejimini mümkün kılan ahlaki ve siyasal zemini ortadan kaldırabilmeye bağlı. Eğer “yeni” gerçekten bir anlam taşıyacaksa, onu yeni yapan şey değişen isimler değil, değişen “tarz” olacaktır. Ancak o zaman değişim, bir lider değişikliğinden çıkar; yeni bir iktidar tahayyülünün kurucu başlangıcına dönüşebilir.









