Dünya gözlerini Hürmüz Boğazı’na dikmişken Yemen’deki Ensarullah hareketinin (Husiler) taarruzunun yankılarıyla sarsılmaya devam ediyor. Taarruzun başarısı, sadece Yemen’deki iç savaşın seyrini değiştirmekle kalmıyor, aynı zamanda İran’ın iki kritik boğaz üzerindeki etkisini konsolide ederek küresel enerji güvenliği ve mal trafiğini ciddi şekilde tehdit ediyor.
Aslında de facto olarak ülkeyi yöneten, Yemen ordusunun büyük kısmını elinde tutan, Yemen devletini yöneten ve memurların maaşını veren Ensarullah’ın (Husilerin) taarruzunun başarısı neden bu kadar önemli? Husiler, Babü’l Mendeb’i bütünüyle düşmanlarından temizlerlerse İran ve müttefikleri, küresel enerji ticaretinin büyük bir kısmının geçtiği kritik iki atardamarı kontrol etmiş olacak.
Dünyadaki petrol ticaretinin yaklaşık üçte biri ve LNG ticaretinin %20’si Hürmüz Boğazı’ndan geçiyor. Babü’l Mendeb ise Kızıldeniz ile Aden Körfezi’ni birbirine bağlayarak Asya ile Avrupa arasındaki en kısa deniz rotasının kilit noktasını oluşturuyor.

İran’ın stratejik hamlesi: Boğazlar üzerinde etki konsolidasyonu
Her ne kadar Suud ve Körfez ülkeleri, Husilerin bu hamlesini İran’ın tehditlerini genişletme ve yarımadanın doğu ve batı kıyılarını ele geçirme operasyonunun bir parçası olarak bakıyor olsa da aslında Husiler eşzamanlı olarak farklı bir strateji de güdüyor gibiler.
Yemen’deki çatışmaların odak noktası olan batı kıyısı, sadece stratejik bir su yolu olan Bab el-Mandeb Boğazı’nın kontrolü için değil, aynı zamanda Yemen’in başkenti olan ve Husilerin kontrolündeki Sana’nın hayatta kalması için de hayati bir önem taşıyor. Bazı analistler, batı kıyısının kurtarılması kararının Babü’l Mendeb’in kontrolü için alındığını savunurken, bu görüşün tam olarak gerçeği yansıtmadığına dair karşı argümanlar da mevcut.
Bu argümana göre, Sana zaten Kızıldeniz ve Bab el-Mandeb Boğazı’ndaki herhangi bir noktayı hedefleme kapasitesine sahip. Bu kapasite, Husilerin elindeki füze ve insansız hava araçları teknolojisine dayanıyor. Husiler, bu silahları kullanarak boğazdan geçen gemileri tehdit edebilir ve hatta saldırılar düzenleyebilir. Bu durum, Sana’nın boğaz üzerinde doğrudan bir kontrolü olmasa da, bölgedeki deniz trafiğini etkileme ve hatta engelleme gücüne sahip olduğu anlamına geliyor.
Hudeyde Limanı: Husiler için hayat öpücüğü
Ancak, batı kıyısının kontrolü konusundaki asıl önemli nokta, Sana’nın dış dünyayla olan tek bağlantı noktası olan Hudeyde Limanı. Yemen’in kuzeyindeki bölgelerin çoğu Husilerin kontrolü altındayken, Hudeyde, gıda, ilaç ve diğer temel ihtiyaç maddelerinin bu bölgelere ulaştırılması için tek açık kapıydı. Bu limanın kaybedilmesi, Sana ve çevresindeki milyonlarca insan için kıtlık ve insani felaket anlamına gelecektir. Bir başka ifadeyle Husiler Hudeyde’yi kontrol altına aldığında Suudiler asla Husilere abluka uygulayamayacaklar.
Suudi Arabistan, batı kıyısının bir kısmını kontrol altında tutuyor ve bu durum Sana için bir risk oluşturuyor. Kıyı bölgesi açık bir arazi ve bu durum, hava üstünlüğüne, zırhlı araçlara ve tanklara sahip olan taraf için büyük bir avantaj sağlıyor. Suudi Arabistan, bu avantajı kullanarak Hudeyde Limanı’na yönelik saldırılar düzenleyebilir ve Sana’nın dış dünyayla olan bağlantısını kesebilir.
Husilerin bu taarruzu başarılı olursa elbette bunun, İran için önemli kazanımları ve avantajları olacak. Husiler, Yemen’in batı kıyılarını ve Kızıldeniz’e açılan stratejik limanlarını kontrol ederek, Babü’l Mendeb Boğazı’ndan geçen gemiler için doğrudan bir tehdit oluşturma potansiyeline sahip. Bu durum, İran’ın bölgedeki askerî ve siyasi etkisini pekiştirirken, küresel ticaret ve enerji sevkiyatı üzerinde bir “veto gücü” elde etmesini sağlayabilir.
Jeopolitik denklem: Ağır baskı altında güç genişletme
Jeopolitik açıdan bakıldığında, İran, ağır ekonomik baskı ve uluslararası izolasyon altında bile gücünü genişletmeye ve bölgedeki nüfuzunu artırmaya çalışıyor. Bu durum, Tahran’ın “saldırının en iyi savunma olduğu” mantığıyla hareket ettiğini gösteriyor. Husi taarruzu, bazıları tarafından bu stratejinin bir parçası olarak değerlendirilse de Husilerin bağımsız karar alma mekanizması olduğu ve kendi çıkarlarının öncelikli olduğu unutulmamalı. Her iki ülke de (Yemen ve İran) İsrail karşıtlığı ve Gazze’nin özgürleştirilmesi konusunda hemfikir ancak bu, farklı stratejilere sahip olmayacakları anlamına gelmiyor.
İran, Husileri destekleyerek Suudi Arabistan gibi bölgesel rakiplerini zayıflatmayı, bölgedeki dengeleri lehine değiştirmeyi ve ABD ve müttefiklerine karşı caydırıcılık oluşturmayı hedefliyor. Husiler de bu son operasyonla birlikte Hudeyde limanına ulaşarak, S. Arabistan’ın Yemen içindeki müttefikleriyle birlikte kendisine Batı yönünden sürpriz bir hareket düzenlemesinin önüne geçmek ve aynı zamanda dünya küresel ticaret networküne tehdit oluşturarak İsrail’le meydana gelebilecek bir çatışmada daha avantajlı bir konuma geçmek istiyor.
Husi taarruzunun başarısı, sadece ABD-İsrail koalisyonunun elini zayıflatmakla kalmayacak, aynı zamanda küresel ticarete ciddi bir tehdit oluşturacaktır. Ancak bu, dünyaya gerçek küresel tehdidin sürekli olarak soykırımcı ve işgalci politikalarla Ortadoğu bölgesini ateş altında tutan ve istikrarını engelleyen İsrail olduğu gerçeğini örtemez.
Küresel enerji fiyatlarında dalgalanmalar, tedarik zincirlerinde aksamalar ve navlun maliyetlerinde artış gibi ekonomik sonuçların yanı sıra, bölgedeki askerî gerilimin tırmanması ve potansiyel bir çatışma riski de artacaktır. Bunun bedelini diğer bütün ülkelerle birlikte en fazla ABD-İsrail koalisyonu ödeyecektir elbette.













