İSTANBUL (Medyascope) – Üsküdar Belediyesi’nin, tutuklanan CHP’li Başkan Sinem Dedetaş’ın ardından tekrarlanan meclis oylamasıyla AKP’ye geçmesi, tarihçi Ali Yaycıoğlu’na göre yalnızca bir ilçe kaybı değil. Stanford Üniversitesi öğretim üyesi Yaycıoğlu, İslam Özkan’la yaptığı söyleşide bu tabloyu “hukuku, muhalefeti ve seçmeni test eden” bir dizi operasyonun parçası olarak okudu. Sorular aynı noktada birleşiyordu: Bu bir yerel yarış mı, otoriterleşmenin yeni evresi mi, yoksa 2028’in provası mı?
Yaycıoğlu, 19 Mart sonrasında iktidarın “farklı şeyler denediğini” söyledi. Hukukun sınırları zorlanıyor, tepki ölçülüyor, CHP ve Yeni Parti kadrolarının “yumuşak karınları” yoklanıyordu. Üsküdar’ın ayrı bir anlamı vardı: Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın İstanbul’daki ikametgâhı, Fatih’le birlikte muhafazakâr İstanbul’un simge semtlerinden biri. “Halkı test ediyorlar” derken aslında örtük bir uyarı da vardı.
Ulusal ölçekte aynı incelikte müdahale zor olsa da, kritik bölgelerde benzer yöntemlerin tekrarlanabileceğini savunan Yaycıoğlu, iktidarın istemediği adayların yarıştan düşürülmesinin, tarih veya siyaset bilimi bilgisi gerektirmeyen bir öngörü olduğunu ifade etti.
1950 uzlaşısından 2017 kırılmasına
Yaycıoğlu’nun asıl tarihsel tezi, seçim hukukunun 1950’de kurulup 2017’de bozulduğu. CHP ile Demokrat Parti’nin adil seçim üzerinde vardığı “settlement”i Türkiye tarihinin en önemli ortak kararlarından biri saydı. Darbelere rağmen bu çerçeve 2017 referandumuna kadar ayakta kalmış, seçimlerin adil oluşu, dünyada da genel kabul görmüştü. 2017’deki mühürsüz oy tartışması, 2019’da İstanbul seçiminin iptali, 2023’e dair şaibe iddiaları ve şimdi yargı eliyle yürütülen operasyonlar, bu ortaklığın bittiğini gösteriyordu.
Yaycıoğlu, “2017’den itibaren artık Türkiye’de adil seçimlerden bahsetmek pek mümkün değil,” dedi. Seçimler manipüle ediliyor, iptal ediliyor, propaganda kirli yürütülüyor, yargı devreye sokuluyordu. Kazanan tarafta kutlama ve dua sahneleri, ona göre oyunun kuralının kalmadığını ele veriyordu:
“Baskıyla, kudretle, rızasız kazanalım. Fark etmez, yeter ki kazanalım.”
Bu sertleşmenin arkasında meşruiyet krizi ve seçim kaybetmenin büyüyen maliyeti olduğunu söyleyen Yaycıoğlu, halk desteğindeki açığı güvenlik dili, “Kürt açılımı” ve Malazgirt’ten “bin yıl”a uzanan tarihsel meşruiyet iddialarıyla kapatma çabasının ise “reel olarak bir sonuç vermediğini dile getirdi.
Sarayın sisi, muhalefetin inatı
Rejimin kapalılığı Yaycıoğlu’nun en çok altını çizdiği noktalardan biriydi. Parlamento sembolikleşmiş, kararlar Külliye çevresindeki ağda alınıyordu. Kim karar veriyor, MİT sürecin neresinde, MHP-AKP ittifakı fiilen nasıl işliyor? “Türk halkının hiçbir şeyden haberi yok.” Yaycıoğlu, eski milletvekili dedesinin evine gelen hemşehri kalabalığını hatırlatarak, görünür parlamenter siyasetin yerini sis perdesinin aldığını söyledi.
Muhalefet kanallarının daraldığını vurgulayan Yaycıoğlu, DEM Parti’yi artık muhalif saymadığını, asıl ağırlığın yeni kurulan partide ve “Silivri muhalefeti”nde olduğunu belirtti. Yine de uzun vadede karamsar olmadığını belirten akademisyen, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e, 12 Eylül’den 1987-89’a Türkiye’de muhalefet alanı bütünüyle yok edilemediğini söyledi:
“Muhalefetsiz bir rejim kurgulamak tarihsel olarak mümkün gözükmüyor.”

“Terörsüz Türkiye”: Barış mı, enstrüman mı?
Söyleşinin ikinci ayağı, “terörsüz Türkiye” başlığının güvenlikçi çağrışımı ve entelektüellere yöneltilen “neden desteklemiyorsunuz” şikâyetiydi. Yaycıoğlu, konuyu genel Türk kamuoyunun zayıf izlediğini, asıl takibin Kürt kamuoyu ve akademik çevrede olduğunu söyledi. Sessizliğin nedeni ilgisizlik değil belirsizlikti: Bir yanda silah bırakma ve barış vaadi, öte yanda otoriter konsolidasyon. Sürecin araca dönüştüğü kuşkusunu paylaştı.
Aktör haritası da değişmişti. 2024 yerel seçimlerindeki muhalefet başarısının ardından DEM Parti’nin görünürlüğü zayıflamış; söz İmralı, Öcalan sekretaryası ve Devlet Bahçeli hattına kaymıştı. PKK’nın silah bırakması “herkesin istediği, çok değerli” bir adımdı. Asıl soru, bunun kalıcı barışa mı yoksa örgütün yeni rejimin paramiliter ortağına dönüşmesine mi evrileceğiydi.
Bu yüzden iki işin birlikte yapılması gerektiğini savundu. Birincisi, süreci rejim eleştirisinden, Suriye ve İsrail-Türkiye gerilimini de içeren uluslararası konjonktürden koparmamak. İkincisi, lanetleme veya kutsama dışında soğukkanlı bir PKK ve “Apoculuk” eleştirisi. 1970’lerin anti-kolonyal, Marksist-sosyalist çıkışından 80-90’ların kanlı savaşına, 1999 sonrası dönüşüme, 2004 ve hendek kararlarına, Kürt kamuoyundaki tekelin nasıl kurulduğuna bakılmadan Öcalan’ı “halk önderi” olarak tescil eden bir kardeşlik anlatısına katkı vermenin mümkün olmadığını söyledi. Eleştirenlerin milliyetçilikle yaftalanmasını da sürecin sağlıklı tartışılmasını engelleyen bir refleks olarak gördüğünü kaydetti.
Acemoğlu, The Economist ve dört küresel mesele
Daron Acemoğlu’na The Economist’in yönelttiği sert eleştiri, Yaycıoğlu’nda liberal demokrasinin krizine açılan bir kapıydı. Derginin “iki kadeh sonra” anonim iktisatçı alıntılarıyla örülen üslubunu yadırgadığını belirten Yaycıoğlu, rahatsızlığın bir ucunda yapay zekâ şirketleri, diğer ucunda eşitsizliği dile getirmekten hoşlanmayan Amerikan iktisat establishment’nın olduğuna işaret etti. Akademik modelleme ile geniş kitleye yazılan metinler arasındaki gerilimi ise “kötü değil, entelektüelin doğal hali” diye savundu. Acemoğlu’nun Türkiye’yi geriden izlediğini de ekledi: Küresel tartışmalar için Türkiye “muazzam bir laboratuvar”dı.
Asıl mesele kişilik değil modeldi. 1990 sonrası güçlenen neoliberal-liberal demokratik düzen yürümüyordu; yerine hazır bir çerçeve yoktu. Bir seçenek, bu birikimi —özgürlükçü kurumlar, kapitalist ekonomi, 1960 sonrası sosyal devlet— onarmak, daha toplumsallaştırmak, yapay zekânın risklerini siyasal iradeyle sınırlamaktı. Öteki seçenek, milliyetçi-güvenlikçi devletler ve güçlü liderler çağıydı; bunun tutarlı bir teorisi, hele halkı özneleştiren bir anlatısı yoktu. Karşısında Fransa’da Mélenchon, ABD’de sosyalist gençlik ve Zohran Mamdani gibi işaretler vardı ama derli toplu alternatif henüz oluşmamıştı.
Yaycıoğlu dört başlık sıraladı: özgürlük ve demokrasi krizi; neoliberal eşitsizlik; hızla otomatikleşen işgücüyle yapay zekâ; ve tartışmalardan düşen iklim krizi. “İklim krizi dünyayı birleştirecek konulardan biri, insanın yaşadığı en büyük test. Gündemde yok. Bu çok acı.” Acemoğlu’nun kitabı bu bütünlüğe bir giriş sayılabilirdi; holistik bir siyasal teori henüz yoktu.
Almanya: Merkez çökerken AfD
Yaycıoğlu, Berlin’de geçirdiği aylarda AfD standlarının zayıf olduğu semtlerde bile ilgi gördüğünü anlattı. Parti, İtalya veya Fransa’daki sağ popülizmden daha sertti. Nazi sembolleri yasaktı ama “Alles für Deutschland” gibi tarihsel yükü olan ifadeler dolaşıyordu. Asıl çarpıcı olan, holokost ve kolektif suçluluk üzerinden yürütülen tarih revizyonuydu; Carl Schmitt ve 1920’lerin muhafazakâr devrimi referansları, Rusya sempatisi, sert İslam karşıtlığı ve “remigrasyon” adı altında vatandaşlığı da hedefleyen etnik temizlik söylemi.
Doğu Almanya’nın tarihsel kırılması partiyi orada güçlendiriyordu. Batı eyaletlerinde aynı oranda büyümeyebilirdi; yine de merkezin boşalması kaygı vericiydi. Büyük koalisyonun SPD ile CDU’yu tüketmesi, İngiltere’de Muhafazakâr Parti’nin çöküşüne benziyordu. “Elde güçlü bir gelecek tahayyülü olmayınca partilerde patlama oluyor.”








