Dedikodu, çoğu zaman basit bir konuşma biçimi gibi görülüyor. Oysa psikoloji ve sosyoloji açısından bakıldığında dedikodu, insan ilişkilerinin oldukça eski ve güçlü mekanizmalarından biri. İnsanlar yalnızca başkalarının hayatını merak ettikleri için dedikodu yapmıyor. Bazen kendilerini başkalarıyla kıyaslamak, bazen ait oldukları grubu güçlendirmek, bazen bir başkasının başarısını küçülterek kendi yetersizlikleriyle daha rahat baş etmek, bazen de sosyal çevredeki yerlerini sağlamlaştırmak için başkalarını konuşuyorlar.
Belki de dedikodunun en ilginç tarafı şu: İnsan başkasının hayatını konuşurken kendi hayatını bir süreliğine unutuyor.
Kendi eksiklikleriyle, başarısızlıklarıyla, korkularıyla ve gerçekleştiremediği şeylerle yüzleşmek yerine başka birinin hayatına bakmak daha kolay. Psikolojik açıdan bu, bir tür kaçış mekanizmasına dönüşebiliyor. Kişi kendisini sorgulamak yerine başkasını sorgulamaya başladığında, kendi hayatının muhasebesini de ertelemiş oluyor.

Dedikodu biraz da sosyal karşılaştırmadır
Psikolog Leon Festinger’in “sosyal karşılaştırma” yaklaşımı, insanların kendilerini değerlendirebilmek için başkalarıyla kıyaslama eğiliminde olduğunu söyler. Kim daha başarılı, kim daha zengin, kim daha güzel, kim daha bilgili, kim daha çok tanınıyor?
Bu karşılaştırma bazen hayranlık üretir, bazen de rahatsızlık.
Özellikle başkasının yükselişi kişinin kendi başarısızlığını hatırlatıyorsa, onu küçümsemek psikolojik olarak geçici bir rahatlama sağlayabilir. “O da zaten şöyleydi” cümlesi bu yüzden çok tanıdıktır.
Başkasının değerini azaltınca insan kendi değerinin arttığını zannedebilir.
Oysa gerçekte değişen hiçbir şey yoktur.
Başkasını aşağı çekmek, insanı yukarı çıkarmaz.
Taşrada dedikodunun başka bir boyutu var
Küçük ve birbirine sıkı bağlarla bağlı topluluklarda insanlar birbirlerinin hayatlarına daha fazla temas eder. Kim nerede çalışıyor, kimin çocuğu nerede okuyor, kim kiminle görüşüyor, kim yükseldi, kim düştü, kim ne söyledi…
Böyle bir ortamda dedikodu yalnızca bir eğlence değildir; zaman zaman sosyal kontrol mekanizmasına dönüşür.
Topluluğun genel kabullerinin dışına çıkan kişi hakkında konuşulmaya başlanır. Farklı giyinen, farklı düşünen, farklı yaşayan, hızlı yükselen, fazla okuyan, fazla soru soran veya mevcut dengelerin dışında hareket eden kişi dikkat çeker.
Çünkü küçük topluluklarda farklılık daha görünürdür.
Ve taşrada bazen insanın başına gelen en büyük talihsizlik, kötü bir şey yapmak değil; fazla görünür olmaktır.
Öne çıkanın dedikodusuz kalması zor
Taşrada öne çıkan insanın bir süre sonra hakkında konuşulmaya başlanması neredeyse kaçınılmaz hâle gelebiliyor. Bir başarı elde ediyorsunuz, bir iş yapıyorsunuz, bir makama geliyorsunuz, kitap yazıyorsunuz, farklı insanlarla tanışıyorsunuz, yeni bir fikir ortaya koyuyorsunuz…
Bir süre sonra yaptığınız işten daha fazla sizin hakkınızda konuşulmaya başlanabiliyor.
Burada ilginç bir psikolojik mekanizma devreye giriyor. İnsanlar kendilerine benzeyenlerle rekabet etmeyi daha yoğun yaşayabiliyor. Uzakta ve büyük bir şehirde başarılı olan birini kıskanmak başka; her gün karşılaştığınız, aynı sokakta yaşayan veya aynı çevrede bulunan birinin yükselişini görmek başka.
Çünkü o insanın başarısı daha doğrudan bir karşılaştırma yaratıyor.
Bu nedenle idealist, çalışkan, bağımsız ve rasyonel davranmaya çalışan insanların da dedikodudan kaçması her zaman mümkün olmuyor. Hatta mevcut ilişkiler ağının dışında hareket eden kişi, daha fazla merak uyandırabiliyor.
Çünkü bağımsız insan, herkesin kontrol edebildiği bir insan değildir.
Dedikodunun sınırı ne zaman ortadan kalkıyor?
Dedikodu bir noktaya kadar insanların birbirleri hakkında konuşmasıdır. Fakat bazen konuşma, bilgi olmaktan çıkar ve iddia hâline gelir. İddia, zamanla “duydum”a dönüşür. “Duydum” ise birkaç kişinin ağzından geçtikten sonra sanki gerçekmiş gibi dolaşmaya başlar.
Gordon Allport ve Leo Postman’ın söylenti üzerine çalışmalarının gösterdiği temel mekanizmalardan biri burada önemlidir: Belirsizlik ve toplumsal önem arttıkça söylentiler yayılmaya daha elverişli hâle gelir.
Üstelik söylenti her zaman olduğu gibi kalmaz. Aktarıldıkça seçilir, sadeleşir, abartılır ve kişinin zihnindeki önyargılarla yeniden şekillenir.
En tehlikeli aşama ise iftiradır.
Çünkü dedikoduda bazen sınır tamamen kaybolur. İnsanların karakteri, aile hayatı, özel hayatı, namusu, ilişkileri konuşulmaya başlanır. Belden aşağı vurmak, artık rakibi tartışmada yenmek değil, onu sosyal olarak itibarsızlaştırmaya çalışmaktır.
Burada dedikodu, masum bir sohbet olmaktan çıkar; psikolojik şiddetin bir biçimine dönüşebilir.
Klikler ve dedikodu
Taşrada farklı grupların, çevrelerin ve kliklerin oluşması da dedikoduyu besleyebilir. Bir klik kendisini içeride tutabilmek için dışarıdaki kişi hakkında ortak bir hikâye oluşturabilir.
“Biz onu biliyoruz.”
“Onun ne olduğunu biliyoruz.”
“Öyle göründüğüne bakma.”
Bu cümlelerin önemli bir psikolojik işlevi vardır: Karşı taraf hakkında ortak bir kanaat üretir ve grubun kendi içindeki dayanışmasını güçlendirir.
Böylece dedikodu sadece bir kişiyi hedef almaz; grubu birbirine bağlayan bir yapıştırıcı hâline de gelebilir.
Bu yüzden dedikoduyla mücadele etmek bazen tek tek insanlarla tartışmaktan daha zordur. Çünkü ortada yalnızca bir söz değil, o sözü üreten bir sosyal yapı vardır.
Peki insan neden kendi hayatını konuşmaz?
Belki de bütün meselenin en acı tarafı burada.
Başkasının hayatını bu kadar konuşan insan, kendi hayatına ne kadar bakıyor?
Kendi okumalarına, kendi başarısızlıklarına, kendi eksikliklerine, kendi ailesine, kendi mesleğine, kendi hayallerine ne kadar zaman ayırıyor?
Bazen başkasının hayatını didiklemek, kendi hayatındaki boşlukları görmemek için oldukça kullanışlı bir yöntemdir.
Oysa insanın asıl meselesi başkasının ne yaptığı değil, kendisinin ne yaptığı olmalı.
Bir insanın enerjisi sürekli başkasının hayatına gidiyorsa, kendi hayatına ayıracağı enerji de azalıyor.
Belki bu yüzden dedikodunun panzehiri yalnızca susmak değildir.
Biraz da kendine dönmektir.
Edebiyat, siyaset, makam, başarı…
Taşrada dedikodunun konusu değişebilir ama mekanizma çoğu zaman değişmez. Bir gün yazar konuşulur, ertesi gün yönetici, başka bir gün siyasetçi, öğretmen, iş insanı veya toplum içinde görünür hâle gelmiş başka biri.
Öne çıkan herkesin arkasından bir hikâye üretilir.
Bundan tamamen kaçmak mümkün olmayabilir.
Belki yapılabilecek en doğru şey, dedikoduyu hayatın merkezine koymamaktır. Çünkü insan başkalarının kendisi hakkında ne söylediğini kontrol etmeye başladığı anda kendi hayatının direksiyonunu başkasına bırakır.
Taşrada ayakta kalmanın yollarından biri de belki budur:
Herkesin ne söylediğini duymak zorunda değilsiniz.
Çünkü bazı insanlar sizin hayatınızı konuşarak yaşar.
Siz ise kendi hayatınızı yaşayarak cevap verebilirsiniz.
Ve sonunda geriye şu kalır:
Dedikodu, hakkında konuşulan insanı değil; konuşan insanı daha fazla anlatır.













