Diyanet İşleri Başkanlığı’nın internet sitesine girip cuma hutbelerinin yayımlandığı bölüme baktığınızda ilginç bir tabloyla karşılaşıyorsunuz. Hutbeler Türkçenin yanı sıra Arapça, İngilizce, Almanca, Fransızca, İspanyolca, İtalyanca ve Rusça gibi farklı dillerde yayımlanıyor.
Ama Kürtçe yok.
İngilizce var. Almanca var. Rusça var. İtalyanca var. İspanyolca var. Türkiye’de milyonlarca insanın konuştuğu, bu coğrafyanın kadim dillerinden biri olan Kürtçe ise yok.
İlk bakışta küçük bir bürokratik eksiklik gibi görülebilir. Oysa mesele bundan çok daha büyük. Çünkü dil yalnızca insanların birbirleriyle iletişim kurmasını sağlayan bir araç değildir. Dil aynı zamanda kimliktir, hafızadır, kültürdür; insanın kendisini ait hissettiği dünyanın en önemli unsurlarından biridir. Üstelik söz konusu kurum Diyanet olunca meselenin bir başka boyutu daha ortaya çıkıyor.

Kur’an ne diyor?
Kur’an, insanların farklı diller konuşmasını ortadan kaldırılması gereken bir ayrılık olarak değil, doğrudan Allah’ın varlığının ve kudretinin delillerinden biri olarak anlatıyor.
Rûm Suresi’nin 22. ayetinde, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın kendi mealindeki ifadeyle şöyle buyruluyor:
“Göklerin ve yerin yaratılması, dillerinizin ve renklerinizin farklı olması da onun (varlığının ve kudretinin) delillerindendir. Şüphesiz bunda bilenler için elbette ibretler vardır.”
Yani Kur’an açısından insanların farklı diller konuşması bir problem değil, yaratılışın bir parçasıdır. Hatta bundan da öte, üzerinde düşünülmesi gereken ilahî bir işarettir.
İbrahim Suresi’nin dördüncü ayeti ise dinî mesajın insanlara hangi yolla ulaştırılması gerektiğine ilişkin daha da dikkat çekici bir ilke ortaya koyuyor:
“Biz her peygamberi, ancak kendi kavminin diliyle gönderdik ki, onlara (Allah’ın emirlerini) iyice açıklasın.”
Mesaj son derece açık: İnsanlara hitap edecekseniz, onların anlayacağı dille konuşacaksınız.
Dinî tebliğin mantığında bile muhatabın dili bu kadar önemliyken, Türkiye’nin din hizmetlerini yürütmekle görevli kurumu, Türkiye’de milyonlarca insanın, sınırlarımızın hemen ötesinde ise milyonlarca Müslümanın konuştuğu Kürtçeyi neden görmezden geliyor?
Asıl sorulması gereken soru budur.

Rusça var, Kürtçe neden yok?
Elbette Diyanet’in İngilizce, Almanca, Fransızca, Rusça veya başka dillerde hutbe yayımlamasına itiraz edilemez. Tam tersine farklı ülkelerde yaşayan Müslümanlara onların anlayabilecekleri dillerde ulaşılması son derece değerlidir.
Ancak burada başka bir çelişkiyi de not etmek gerekiyor. Başta Almanya olmak üzere Avrupa’daki Diyanet camilerinde hutbelerin, o ülkelerde doğup büyüyen ve Türkçeye hâkimiyeti giderek azalan yeni kuşaklar dikkate alınarak yerel dillerde okunması meselesi hâlâ ciddi bir ihtiyaç olarak ortada duruyor. Diyanet’in internet sitesinde Almanca, Fransızca ve diğer Avrupa dillerinde hutbe yayımlaması ile bu dillerin camideki fiilî kullanımının ne ölçüde örtüştüğü ayrıca tartışılmalıdır. Bu da Diyanet’in din hizmetlerinde “muhatabın dili” meselesini ne kadar ciddiye aldığına ilişkin başlı başına başka bir yazının konusu.
Fakat bu yazının konusu başka: Bu dillerin Diyanet’in sitesinde bulunması değil, Türkiye’de milyonlarca insanın konuştuğu Kürtçenin bulunmaması.
Almanya’da yaşayan Müslümana Almanca’ya ulaşmayı gerekli gören bir kurumun Diyarbakır’daki, Van’daki, Mardin’deki, Şırnak’taki veya İstanbul’daki Kürt yurttaşa kendi diliyle ulaşmayı düşünmemesi nasıl açıklanabilir?
Üstelik burada yabancı bir dilden söz etmiyoruz. Kürtçe, bu ülkenin insanlarının dilidir.
Dahası devlet açısından tanınmayan, kamusal alanda hiç karşılığı bulunmayan bir dilden de söz etmiyoruz. Türkiye’nin kamu yayıncısı TRT, yıllardır Kürtçe yayın yapan kurumsal bir televizyon kanalına sahip. Devlet Kürtçe televizyon yayını yapabiliyor, Kürtçe haber ve program üretebiliyor. Fakat aynı devletin din hizmetlerini yürütmekle görevli kurumu cuma hutbelerini Kürtçe yayımlamıyor.
Tam da bu nedenle mesele yalnızca Diyanet’in internet sitesine yeni bir dil seçeneği eklemekten ibaret değildir. Asıl soru şudur:
Devletin kamu yayıncılığında meşru ve mümkün gördüğü Kürtçe, Diyanet’in din hizmetlerinde neden hâlâ görünmezdir?
Bu çelişki, devletin Kürt vatandaşlarıyla kurduğu ilişkinin kurumdan kuruma değişen zihinsel kodları üzerinde düşünmeyi gerektiriyor.
Türkiye uzun yıllar Kürt meselesini büyük ölçüde güvenlik üzerinden konuştu. Kürtçenin kamusal görünürlüğü bile dönem dönem tehdit olarak algılandı. Dil üzerindeki yasakların önemli bölümü kaldırılmış olsa da bu tarihsel zihniyetin izleri kurumlarda hâlâ karşımıza çıkabiliyor.
Diyanet’in hutbe sayfasındaki bu tablo da üzerinde düşünülmesi gereken sembolik örneklerden biridir. Çünkü bazen devletin zihniyetini büyük siyasi nutuklardan çok, küçük görünen uygulamalar anlatır. Bir internet sitesindeki dil seçenekleri bile kimin görüldüğünü, kimin görülmediğini gösterebilir.

Kardeşlik yalnızca kürsüden söylenmez
Bugün Türkiye yeniden kardeşlikten, toplumsal bütünleşmeden, ortak gelecekten ve demokratikleşmeden söz ediyor.
Bunların hepsi değerlidir. Fakat kardeşlik yalnızca Meclis kürsüsünden veya cuma hutbesinden söylenecek güzel bir kelime değildir.
Kardeşlik, karşınızdakinin varlığını kabul etmekle başlar. Dilini kabul etmekle, kimliğini kabul etmekle, kendisini ifade ettiği kelimelerden korkmamakla…
Bir Kürt yurttaşa sürekli “Sen benim kardeşimsin” deyip onun anadilini kamusal alanda görmezden geliyorsanız, bir süre sonra kardeşlik sözü inandırıcılığını kaybeder. Çünkü eşitlik hissi yalnızca kanunlarla değil, gündelik hayatın sembolleriyle de oluşur.
İnsan devletin internet sitesine girdiğinde de kendisini görebilmelidir. Hastanede, belediyede, okulda, kültür hayatında ve gerektiğinde camide de…
Diyanet açısından bunun ayrıca dinî bir sorumluluğu bulunmaktadır. Çünkü cami devletin siyasi tercihlerini topluma aktaran bir mekân değil, Müslümanların ortak ibadet alanıdır. Kürtçe konuşan bir Müslümanın kendi dilinde dinî bilgiye ulaşması veya hutbeyi okuyabilmesi neden tartışma konusu olsun? Kur’an insanların dillerinin farklılığını Allah’ın ayetlerinden biri olarak görüyorsa, o dili görünmez kılmak hangi dinî gerekçeyle açıklanabilir?
Burada Diyanet’e düşen aslında son derece basit bir iştir: Kürtçe cuma hutbelerini de yayımlamak.
Bunun Türkiye’yi bölmekle, üniter yapıyla veya başka herhangi bir siyasi korkuyla ilgisi yoktur. Tam tersine, insanların kendilerini eşit ve saygın hissetmeleri ortak aidiyeti güçlendirir.
Bir dili tanımak ülkeyi bölmez. Bir insanın kendi dilinde dinini öğrenebilmesi ortaklığı zayıflatmaz. Asıl sorun, milyonlarca insanın dilini hâlâ bir güvenlik meselesinin gölgesinde değerlendirmektir. Türkiye gerçekten yeni bir toplumsal birliktelik kurmak istiyorsa bunun yolu büyük cümlelerden önce küçük ama anlamlı adımlardan geçiyor.
Diyanet de böyle bir adım atabilir.
Çünkü mesele yalnızca Kürtçe bir hutbe meselesi değildir.
Mesele, bu ülkenin Kürt vatandaşlarına şu basit cümleyi söyleyebilmesidir:
Diliniz bu ülkenin dilidir. Siz de bu ülkenin eşit yurttaşlarısınız.
Kur’an dillerin farklılığını Allah’ın ayeti sayıyor.












