Kırk yaşıma bastım. Sevdiklerimle doğum günümü kutladım, eve geçiyordum. Yolda bir video düştü önüme. Üsküdar Belediye Meclisi’nde bir kadın ağlıyordu. Yüzündeki kırgınlığa takıldım. Gözlerim doldu.
Üsküdar Belediye Başkanı Sinem Dedetaş tutuklanmış, yol arkadaşlarının bir kısmı cezaevine gönderilmişti. Başkanvekilliği seçimi yenilenmişti. Sosyal medyada artık aynı cümle dolaşıyordu: “Üsküdar AKP’ye geçti.”
Sonra başka bir video çıktı karşıma. AKP gençliğinin zafer çığlıkları. Utandım. Saçımın tellerine kadar utandım.

Birinde gözyaşı, diğerinde kutlama vardı. Birinin haksızlık olarak yaşadığını öteki zafer sayıyordu. Türkiye’nin toplum, ahlak ve iktidar ilişkisi bazen uzun uzun anlatmaya çalıştığımız şeylerden daha açık biçimde iki görüntünün arasına sığıyor.
Neyi kutluyorsunuz arkadaşlar?
2024’te Üsküdar’ın belediye başkanlığını belirleyen seçmen çoğunluğu CHP adayına yetki verdi. Sonra yeniden sandık kurulmadı, seçmene fikri sorulmadı. Tutuklamalar, yenilenen başkanvekilliği seçimi ve parti değiştiren meclis üyeleriyle belediye yönetimi el değiştirdi.
Evet, Üsküdar AKP’ye geçti. Ama “Üsküdar Belediyesi AKP’ye geçti” derken, bunun seçmenin AKP’ye yeniden verdiği bir yetkiyle olmadığını da söylemek gerekiyor.
Bir belediyenin yönetimini aldınız. Peki o yetkiyi seçmenden ne zaman aldınız?
CHP’li belediyelerde yolsuzluk ya da usulsüzlük olmaz diye bir iddiam yok. Olabilir, olmayabilir. Dosyası açılır, delili ortaya konur, yargılanır. Ama dosyada suç isnatlarının bulunması, soruşturmanın siyasi kullanımını ortadan kaldırmaz. Ben bu operasyonları siyasi görüyorum, kimlerin ne zaman tutuklandığına, hangi siyasi aritmetiğin değiştiğine ve sonunda yönetimin kime geçtiğine bakıyorum.
Bunun adı benim açımdan irade gaspı. Daha gündelik söyleyeceksem, siyasi hırsızlık.
Salonda sevinen gençler bu kararları verenler değil. Ama alkışın da bir işi var. Yapılanı olağanlaştırıyor. Başkasının hakkının elinden alınması sizin sevincinize dönüştüğünde haksızlık yalnız yukarıdan gelmiyor; aşağıda da rıza buluyor.
İnsanda kazanma hırsı olabilir. Siyasette rakibini yenmek istersin.
Ama insanın bir sınırı olmalı. Rakibinin hakkına el sürdüğün yerde kazandığın şey zafer olmaktan çıkar. Haysiyet biraz da bunu bilmektir.
“Vicdanları yaralayan…”
Tutuklananlardan biri Amine Cansu Çelik. AKP’ye dışarıdan gelmiş biri değil. Kadın kollarından ilçe yönetimine, belediye meclisinden İBB Meclisi’ne uzanan bir siyasi geçmişi var. 2022’de AKP’den ayrılırken “adaletten uzaklaşma”dan, insanların itibarsızlaştırılmasından ve vicdanları yaralayan, “bu kadarı da olmaz” dedikleri yanlışlardan söz etmişti.
Şimdi o cümleyi yeniden okuyunca insan duruyor:
“Vicdanları yaralayan…”
Sonra CHP’ye geçti. Bugün Üsküdar Belediye Başkan Yardımcısı ve meclis üyesiyken tutuklu. Üstelik başkanvekilliği seçiminin yenilendiği süreçte. Bunun yalnızca AKP’den ayrılmasının cezası olduğunu söylemek elimizdeki verinin ötesine geçer. Ama bu tutuklamanın siyasi zamanlamasını ve sonucunu yok saymak da mümkün değil.
Amine’nin dört yaşında bir çocuğu var. Bunu anneliğe ayrı bir hukuk istemek için söylemiyorum. Yıllardır “aile”yi siyasetin merkezine koyduğunuz için soruyorum: Muhalif bir kadının ailesi de sizin aile dediğiniz şeyin içinde mi?
Çocuğun annesini beklemesi, bakımın yeniden kurulması, gündelik hayatın altüst olması da bu kararın parçası.
Amine aynı zamanda başörtülü bir kadın. Başörtülü kadınların uğradığı haksızlıklar üzerinden yıllarca siyasi meşruiyet kurmuş bir iktidara bunu da sormak gerekiyor: Başörtülü kadın sizden ayrıldığında da hakkı aynı ölçüde kıymetli mi?
Başörtülü kadınları savunmak başka, onların siyasi sadakatini kendi mülkünüz saymak başka. Ben yıllardır fazla duygusal olmakla suçlanan biriyim. Bazen gerçekten şunu söylemek istiyorum: Keşke biraz duygunuz olsa. Keşke birinin gözyaşı sizi de bir anlığına durdursa.
Belki o ağlayan kadınla oturup konuşsak birçok konuda anlaşamayacağız. Bunun ne önemi var? Hakkını önemsemem için benimle aynı siyasi görüşte olması mı gerekiyor?
Üstelik bize sürekli utanmayı öğreten insanlarsınız. Giyimimizden, kahkahamızdan, hayat tarzımızdan ötürü bize “Utanmıyor musunuz?” diye parmak sallayanlar sizsiniz. Çok acayip ya.
Bu ülkede başkasının hayatına müdahale etmek kolayca ahlak zannediliyor. Sonra başkasının iradesine el konulduğunda aynı ahlaki hassasiyet ortadan kayboluyor. Kadının kıyafetinde aradığınız ahlakı kendi siyasi kazancınızda neden aramıyorsunuz?
Benim sözünü ettiğim utanç, kadınların bedenine, gençlerin neşesine, insanların kimliğine yüklediğiniz utanç değil. Başkasının hakkından kendine pay çıkaran insanın duyması gereken mahcubiyet.
Utanması gereken dans eden değil, onun hayatına müdahale eden. Ağlayan değil, onun gözyaşının ardından zafer çığlığı atan.
Buna “toplumsal çürüme” demek istemiyorum. Çürüme, neyin sağlam olduğuna baştan karar veren kolay bir hüküm; sosyolojik olarak da bize pek bir şey anlatmıyor.
Benim gördüğüm daha somut:
“Ahlak ortadan kalkmadı, iktidarın hizmetine girecek biçimde yeniden düzenlendi.”
Kul hakkını biliyoruz ama yalnız kendi kulumuz için. İnsan hakkını savunuyoruz ama yalnız kendi insanımız için. Kendi çevresinde merhametli, yardımsever, çocuğuna düşkün biri siyasi rakibine yapılan haksızlığı rahatça önemsiz bulabiliyor.
Amine’nin dört yıl önce kullandığı “vicdanları yaralayan” sözü tam burada yeniden aklıma geliyor.
Yıllar önce okuduğum Erich Fromm’un “otoriter vicdan” kavramını hatırlıyorum. İnsan, otoritenin sesini kendi vicdanının sesi sanabiliyor. Ama o ses insanın içine gökten inmiyor; ailede, mahallede, cemaatte, medyada, siyasi aidiyetin gündelik dilinde tekrar tekrar kuruluyor.
Bir süre sonra kendi tarafına itiraz etmek vicdansızlık, karşı tarafa yapılan haksızlık ise haklı bir iş gibi görülebiliyor. Seçici ahlakla otoriter vicdan tam burada buluşuyor.
Ama mesele yalnız insanların tek tek vicdanında olup bitmiyor. İktidar, toplumda zaten bulunan hiyerarşileri, düşmanlıkları ve makbullük ölçülerini kendi lehine örgütlüyor; derinleştiriyor, bazen de ödüllendiriyor. Toplum da bunun yalnız mağduru değil. Kendisine küçük bir üstünlük payı düştüğünde bu düzenin taşıyıcısına dönüşebiliyor.
“Bizimkiler yine aldı” duygusu da bu paylardan biri.
Bazı siyasi aidiyetler kendilerini diğerleriyle eşit bir yurttaş tercihi olarak değil, memleketin ve devletin doğal sahibi olarak görüyor. Böyle olduğunda sandıkta kaybetmek geçici bir kaza, geri almak ise hakkın yerine gelmesi gibi yaşanabiliyor.
O zafer çığlıkları yalnız “kazandık” demiyor bana kalırsa. Birbirlerine de şunu söylüyor:
“Biz hâlâ buradayız. Hâlâ güçlüyüz. Hâlâ merkezdeyiz.”
Sevinç böylece yalnız bir duygunun değil, bir hiyerarşinin de teyidine dönüşüyor. Otoriterlik yalnız korkuyla yaşamıyor. Başkasının kaybını kendi taraftarına küçük zaferler olarak dağıtarak da yaşıyor.
Bu mesele Üsküdar’da başlamadı.
Kürt seçmenin iradesine yıllardır daha koşullu bir yurttaşlık içinde muamele edildiğini biliyoruz. Kürt seçmenin oyuyla gelen belediyelere kayyım atanırken, irade gaspından önce seçmenin ve seçilmişlerin makbul olup olmadığını tartıştık. Siyasi mahpuslardan söz edildiğinde de haklarından önce kimlikleri soruldu.
Bugün CHP’li belediyelerde gördüğümüz her şeyi bununla eşitlemiyorum. Ama sandıktan çıkan yetkinin yargı ve idare eliyle sınırlandırılmasını mümkün gören devlet aklına yabancı değiliz. Bazı yurttaşların seçme ve seçilme hakkının diğerlerinden daha koşullu görülebildiği bir siyasi hafızadan söz ediyorum.
Her defasında önce kime yapıldığına baktığımızda haksızlığın kendisini ikinci sıraya atıyoruz. Belki de asıl zor olan karşı mahallenin haksızlığını teşhir etmek değil, kendi mahallende “bu kadarı da olmaz” diyebilmek.
Amine yıllar önce bunu yapmıştı. Sonra dönüp o sevinci düşünüyorum.
Sessiz kalmayı, korkmayı, başını çevirmeyi değil. Bildiğin sevinmeyi. Başkasının kaybından neşe çıkarmayı. Size bu nefreti, bu düşmanlığı bu kadar sevdiren şey ne?
Nefreti ve düşmanlığı kendinize rab bellemişsiniz gibi geliyor bana. Bunu birinin imanını ölçmek için söylemiyorum. İnandığınızı söylediğiniz değerlerin siyasi aidiyetiniz karşısında nasıl bu kadar kolay geri çekildiğini soruyorum.
Kul hakkı diyorsunuz; hakkı yenenin partisine bakıyorsunuz. Allah rızası diyorsunuz, sonra iktidarınıza yarayan şeye razı oluyorsunuz. Bu nasıl bir Allah rızası?
İster Allah’a, ister bir ideolojiye, ister etiğe, ister karmaya inanın. İsterseniz soğana inanın. İnandığınız şey sizi kendi tarafınızın haksızlığı karşısında durdurmuyorsa, orada inançtan çok aidiyet çalışıyordur.
Mesele neye inandığınız değil. İnandığınız şeyin sizi kime karşı sorumlu tuttuğu. Vicdanınız, hakkını çiğnediğiniz insana mı bakıyor, bağlı olduğunuz otoriteye mi?
Bazen en temel şeyleri tekrar tekrar anlatmaktan yoruluyorum. Birinin hakkını kimliğine göre tartmayın, haksızlığı kime yapıldığına göre meşrulaştırmayın. Sanki toplumsal hayatın en alt sınırını her sabah yeniden çizmek zorundayız. Sonra da fazla duygusal oluyoruz.
Ben buna uyum sağlamak istemiyorum.
Başkasının hakkı yenirken kendi tarafım kazandı diye rahat etmek istemiyorum. Partinizin, cemaatinizin, örgütünüzün sizden istediği sadakat buysa biraz uyumsuz olun. Rakibiniz yaptığında yanlış dediğinizi kendi tarafınız yaptığında da söyleyin.
O ağlayan kadını tanımıyorum. Belki birçok konuda aynı yerde bile durmuyoruz.
Ağlamasını izlerken gözlerim doldu.
Benim neşem yarıda kaldı.
Sizinki nasıl başladı?














