Öncelikle herkese merhaba.
Burada yazmama alan açan Medyascope ekibine ve ilk yazım “Cemaat Karnınızı Doyurduğunda”yı okuyup eleştirisini, itirazını, kendi hikâyesini paylaşan okurlara teşekkür ederim.
Bundan sonra bu köşede barışa, siyasete, dine, kadınların hayatına ve sınıf ilişkilerine birlikte bakacağız. Ben Müslüman sol içinde kendini tanımlayan feminist bir sosyoloğum. Haliyle bunları birbirinden ayırmadan; bazen kendi tanıklığımdan, bazen sahada karşılaştığım insanlardan hareketle yazacağım.
Her konuda anlaşmak zorunda değiliz. Zaten ben yazının yayımlanınca bitmediğini; itirazla, soruyla ve okurun kendi deneyimiyle devam ettiğini düşünüyorum. Umarım burada böyle bir sohbet kurabiliriz.
Bu hafta İBB davaları sürerken başka bir tartışma büyüdü. Kendi adıma açık söyleyeyim: Haksız yere içeride tutulan insanların yargılandığı siyasi bir davadan söz ediyoruz.
20 Ağustos’ta Dilek Kaya İmamoğlu, Aile Dayanışma Ağı’nın 42’nci buluşmasında Silivri Duruşma Salonları önünde konuştu. Tutuksuz yargılama, savunma hakkı ve herkes için eşit hukuk istedi. “Toplumun bir kısmına düşman hukuku uygulayarak barışı tesis edemezsiniz,” dedi.
Ama konuşmanın kendisinden çok başka bir görüntü dolaşıma girdi. Dilek İmamoğlu’nun bir başka kadınla oturup sohbet ettiği, ikisinin de tebessüm ettiği bir fotoğraf.
İki kadın konuşuyor, gülüyor.
Çok da tatlılar yani.
Bir anda adalet talebi geri plana düştü. Kadınların ne söylediği değil, nasıl göründüğü konuşulmaya başlandı.
Ertesi gün Melih Gökçek, Dilek İmamoğlu’na ait olduğunu ve Bodrum’da çekildiğini ileri sürdüğü görüntüleri “Bilin bakalım Bodrum’da keyif yapan bu hanımefendi kim?” notuyla paylaştı. Paylaşım tepkilerin ardından silindi.
Görüntüdeki kişinin kimliği, çekimin tarihi ve yeri bağımsız biçimde doğrulanmış değil. Diyelim ki Dilek İmamoğlu. Diyelim ki Bodrum’da ve denize girmiş. E, sonra?
Şimdi o parmağın nereyi gösterdiğini biraz konuşalım istiyorum, sevgili okuyucular.
Kocası içeride olan kadın nerede durmalı?

Melih Gökçek bize sınıf dersi verecek son insanlardan biri herhalde.
Kusura bakmayın da insan biraz utanır.
Kaldı ki derdi lüks falan da değil. Burada yaptığı şey daha tanıdık: Kocası hapiste olan kadının nerede durması gerektiğini tarif ediyor.
Kocan içerideyse sen de biraz içeride yaşayacaksın.
Çok gülmeyeceksin. Tatile gitmeyeceksin. Denize girmeyeceksin. Keyif yaparken görülmeyeceksin. Acını göstereceksin ki sadakatin anlaşılsın.
Kederin makbul hâli bu.
Hadi oradan.
Bir kadın eşinin uğradığı haksızlığa karşı mücadele ederken gülebilir de, denize girebilir de, tatile çıkabilir de. Bunun hesabını size vermek zorunda değil.
Siyaset yapacaksanız siyaset yapın. Serveti, belediyeyi, ihaleyi, kamu kaynağını sorun. Ben de sorarım. Müslüman sol bir yerden baktığımda paranın nereden geldiğini, hangi emek üzerinde biriktiğini, israfı ve kul hakkını sorarım. Sevdiğim veya siyasi olarak desteklediğim insanları da bu soruların dışında tutmam.
Ama “Kocası içerideyken nasıl keyif yapar?” servetin hesabını sormuyor. Bildiğimiz eski erkek terbiyesini sürdürüyor: Kadına yerini gösterme işini.
Düşman hukuku aileye yayıldığında
Ben düşman hukuku dediğimiz şeyi yalnızca mahkeme salonunda kurulan ayrı bir hukuk olarak görmüyorum. Birini siyasi düşman ilan ettiğinizde hakkı da ona göre dağıtılıyor; suç ve ceza kişiden taşıp ailesine kadar yayılıyor. Eşi, çocukları, yakınları artık kendi hayatı olan insanlar değil, cezalandırılabilir bir çevre gibi görülüyor.
Bunu Başak Demirtaş’a yapılanlardan biliyoruz.
Haziran 2020’de Başak Demirtaş’ın fotoğrafıyla birlikte şu cümle paylaşıldı:
“Selo içerde karısı dışarıda yanıyordur şimdi söndürmek lazım.”
Bu, kaba bir hakaretten fazlasıydı; açık bir cinsel saldırı imasıydı. Selahattin Demirtaş’ın cezaevinde olması, eşine yöneltilen tehdidin gerekçesi yapıldı. Paylaşımın ardından soruşturma açıldı ve bir şüpheli tutuklandı.
Başak Demirtaş’a yöneltilen açık cinsel saldırı iması ile Dilek İmamoğlu’nun “keyif yapan hanımefendi” diye hedef gösterilmesi biçim ve ağırlık bakımından aynı değil. Fakat ikisinde de çalışan saldırı aynı: İçerideki erkeğin cezası yetmez, dışarıdaki kadın da cezalandırılsın.
Biri kadını cinsel tehditle terbiye etmeye kalkıyor, diğeri ne kadar üzgün görüneceğine karar veriyor. İkisinde de kadın, erkeğin dışarıda kalmış parçası sayılıyor.
Başak Demirtaş bir söyleşide, “Neşe, sevinç, gülmek, kahkaha atmak, dans etmek özellikle de otoriter rejimlerin pek de hazzettiği şeyler değil,” diyordu. Çünkü neşe varsa moral ve umut da vardır; iktidarın kırmaya çalıştığı şeylerden biri budur.
Neden ya? İçeride olan adamın cezası neden dışarıdaki kadının bedenine, neşesine, işine ve gündelik hayatına taşınıyor?
İktidar içeridekini kapatabiliyor. Dışarıdaki kadının iradesini teslim alamadığında ise öfkesi büyüyor. Kadın korkmamışsa, susmamışsa, mücadelesinden vazgeçmemişse verilen ceza eksik kalmış sayılıyor.
Ceza içerideki adama, terbiye dışarıdaki kadına.
Suruç’ta istenen fondöten
Bu tartışma bana yıllar önce Suruç’ta yaşadığım bir şeyi hatırlattı.
Savaştan kaçıp gelen Êzidî kadınların ihtiyaçlarını dinliyor, söylediklerini bir listeye yazıyorduk. Battaniye, kıyafet, hijyen malzemesi derken bizden fondöten isteyen kadınlar oldu.
Evet, fondöten.
Bazı erkekler hemen itiraz etti:
“Fondöten de ihtiyaç mı?”
Kadınlardan biri dönüp çok net bir şey söyledi:
“Siz bizim hep kurban gibi, hep çaresiz görünmemizi istiyorsunuz. Ölümü de yaşamayı da nasıl karşılayacağımıza biz karar verelim.”
Ben o cümleyi hiç unutmadım.
Benim için yazının düğümü burada. Acı çeken birine kafamızda bir kurban görüntüsü biçiyoruz. Yeterince üzgün, yeterince yorgun, yeterince mutsuz görünmesini bekliyoruz. O görüntünün dışına çıktığında yaşadığı acıdan kuşkulanıyor, bazen de saldırıya geçiyoruz. Dünyamızın çirkinleştiği yerlerden biri bu galiba: Bir insanın ayakta kalmasına değil, bize acısını kanıtlamasına bakıyoruz.
Fondöten meselesi fondötenden ibaret değildi. Bir insanın neye ihtiyacı olduğuna kim karar veriyor?
Karnı doysun, üstüne bir şey giysin, başını sokacak bir yer bulsun; yoksul kadına bu kadarı yeter sanılıyor. Kendini nasıl görmek istediği, neyi sevdiği, neyin ona iyi geldiği ihtiyaçtan sayılmıyor. Yoksul kadından yalnızca hayatta kalması bekleniyor. Arzusu, zevki, kendisi için istediği herhangi bir şey fazla geliyor.
Kadınlar ihtiyaçlarını söylüyor ama listenin sınırını parayı ve malzemeyi elinde tutanlar çiziyor.
Ben zaten “yardım” kelimesini pek sevmem. Yukarıdan aşağıya bir tarafı var. Birinin veren, diğerinin alan olduğu; verenin de bir süre sonra neyin gerekli neyin gereksiz olduğuna karar vermeye başladığı bir ilişkiye çok kolay dönüşüyor.
Dayanışma başka bir şey. Karşınızdakinin ihtiyacını onun yerine tarif etmek değil. Elinizde battaniye olması size onun hayatının yöneticiliğini vermiyor.
Suruç’taki kadınlarla Dilek İmamoğlu aynı hayatı yaşamıyor elbette. Sınıfları, imkânları, yaşadıkları şey başka. Ama ikisine de uzanan eli tanıyorum: “Senin için doğru olanı ben bilirim.”
O eli annemden de tanıyorum.
Annemden bilirim
Toplumun kadınların kederine nasıl el koyduğunu annemden bilirim.
Annem babamı genç yaşta kaybetti. Tek başına dışarı çıkamaz, renkli giyinemezdi. Ne kadar yas tutacağına, nasıl giyineceğine, hayatına ne zaman dönebileceğine çevresi karar veriyordu.
“Dul kadın” yalnızca eşini kaybetmiş kadın demek değildi. Nereye gideceği, kiminle konuşacağı, ne kadar güleceği, yeniden sevip sevemeyeceği denetlenen kadın demekti.
Erkek eşini kaybettiğinde hayatına devam etmesi olağan karşılanırken kadının renkli bir elbise giymesi bile sadakat tartışmasına dönüşebiliyordu.
Dul kalınca yalnızca medeni hâliniz değişmiyor yani. Çevreniz hayatınızı da teslim almaya başlıyor.
Bakın, kederin makbul hâli yalnızca nasıl görüneceğinizi söylemiyor. Hayatınıza ne kadar devam edebileceğinizi de tarif ediyor.
Annemin yaşadığıyla Dilek İmamoğlu’nun yaşadığı aynı şey değil. Biri ölüm, diğeri cezaevi. Ama kadından beklenen şey hiç yabancı değil: Erkeğin yokluğuna duyduğu bağlılığı kendi hayatından vazgeçerek ispatlasın.
Ben Müslümanım. Sabrı böyle anlamıyorum.
Sabır kadının renkli giyinmemesi değil. Tek başına sokağa çıkmaması değil. Denize girmemesi değil. Bir daha gülmemesi hiç değil.
Vefa da hayatta kalan kadının ömrünü askıya alması demek değil.
Bir kadın güldüğünde acısını inkâr etmiş olmuyor. Renkli giyindiğinde sevgisi azalmıyor. Denize girdiğinde vefasız olmuyor.
Niye yaşamaktan vazgeçmeliyiz?
Bunu kendinize de sorun.
Cezaevinin dışarıdaki mesaisi
Düşman hukuku aileye yalnız hakaret ve tehditle ulaşmıyor. Siyasi davaların dışarıda kurduğu uzun bir mesai var.
Görüş yollarını, avukat trafiğini, çocukların bakımını, cezaevi hesabına yatırılacak parayı, içeridekinin gündelik ihtiyaçlarını çoğu zaman dışarıdaki kadınlar takip ediyor. Devlet bir insanı içeri kapatıyor, geride kalan hayatın yükü büyük ölçüde aileye kalıyor. Ailenin içindeki bakım işi de yine kadınlara.
Bu işler kendi kendine olmuyor. Zaman gidiyor. Emek gidiyor. Para gidiyor.
Üstelik bütün kadınların bunu taşıma imkânı aynı değil. Parası ve destek ağı olan kadınla görüşe gidebilmek için yevmiyesinden kesmek zorunda kalan kadın aynı hayatı yaşamıyor. Çocuğunu bırakacak bir yakını olanla olmayan da.
Sınıf konuşacaksak buradan konuşalım. Kimin görüşe gidecek parası var? Kimin avukata erişimi var? Kimin cezaevi kapısında geçirdiği bir gün doğrudan mutfağından eksiliyor?
Bir de siyasi yargılamanın bıraktığı damga var. Dava bitse bile işsiz bırakılma, iş bulamama, dışlanma, gözetlenme ve yakınların üzerinde kurulan baskı bitmeyebiliyor. “Kulak çekme” dedikleri şey yalnız içeridekine söylenmiş bir söz değil; dışarıdakilere de hayatlarını daraltan bir uyarı.
Ben hapishanenin insanı öyle kolay terbiye ettiğine inanmıyorum. İnsan içeri girince fikrini kapının dışında bırakmıyor. Ama iktidarın içeridekini terbiye edemese bile dışarıdaki hayatı zorlaştırma gücü var.
Kadın bütün bu işi yapacak. Çocuğa bakacak, para bulacak, görüşe gidecek, avukatla konuşacak. Ama sakın gülerken görülmeyecek.
İktidar içeridekini hizaya sokmaya çalışıyor, toplum da dışarıdaki kadına “Sen de biraz ceza çek,” diyor.
E, bu da cezanın dışarıdaki kısmı oluyor.
Nasıl bir insanlık biçimi?
İnsan politik hattını seçerken yalnızca haklar listesine bakmıyor. Bir dünya tasavvuru, bir insanlık biçimi de seçiyor. Bu, başkasına ne öğrettiğinizden çok hayatın içinde nasıl durduğunuzla ilgili.
Sokakta değilseniz, sizden farklı insanlarla karşılaşmıyorsanız seçkinciliğiniz artıyor. Araya mesafe girdikçe insanlar sizin için yaşayan, acı çeken, çelişkileri olan insanlar olmaktan çıkıp birtakım kimliklere ve kategorilere dönüşüyor. Sonra dışlamayı, küçümsemeyi, hatta aşağılamayı kendinize hak görmeye başlıyorsunuz. “Zaten bunu hak etti,” demek kolaylaşıyor.
O yüzden insanın kendi politik mahallesinden, bildiği çevreden ve güvenli ezberlerinden çıkması gerekiyor. Çünkü başka bir insanın hayatına gerçekten değmeden adaletten söz edebilirsiniz belki; ama adil bir insan olamazsınız.
Dilek İmamoğlu, Başak Demirtaş, Suruç’taki Êzidî kadınlar ve annem aynı hayatı yaşamadı. Sınıfları, imkânları, karşı karşıya kaldıkları şiddetin biçimi ve ağırlığı aynı değil. Zaten bunları eşitlemiyorum.
Ama farklı yerlerden bu kadınlara uzanan denetim aynı cümleyi kuruyor: Sana biçilen kurbanlığın dışına çıkma.
Bize kederin makbul hâli diye dayatılan şey bu işte: Acını yüzünde taşıyacak, neşeni saklayacak, hayata devam ettiğini belli etmeyeceksin. Gülersen acından, ayakta durursan yaşadığından, mücadele edersen mağduriyetinden kuşku duyulacak.
Düşman hukuku içeridekinin hakkını askıya almakla kalmıyor. Dışarıdaki kadına da cezanın görüntüsünü taşıtmak istiyor. Kadın korkmadığında, susmadığında, kendisine biçilen kurban rolünde durmadığında saldırının dili sertleşiyor.
Suruç’taki kadının söylediği cümle yıllardır aklımda:
“Ölümü de yaşamayı da nasıl karşılayacağımıza biz karar verelim.”
Kadınların kederi kime ait?
Kederi yaşayan kadınlara.
Nasıl yaşayacaklarına da kendileri karar versinler artık.












