İSTANBUL (Medyascope) – Kurtlar Sofrasında Kadınlar programında Göksel Göksu’nun konuğu avukat Nazan Moroğlu oldu. Moroğlu, Medeni Kanun’un 100. yılı vesilesiyle kaleme aldığı “Medeni Kanun 100 Yaşında” kitabını Göksel Göksu’ya anlattı.
Türkiye’de kadın haklarının ve toplumsal cinsiyet eşitliğinin hukuki güvenceye kavuşması denildiğinde akla ilk gelen isim Nazan Moroğlu… Medeni Kanun’un kadınlara getirdiği eşit yurttaşlık ilkesinin en güçlü savunucularından olan Moroğlu, Medeni Kanun’un 100. yılı vesilesiyle kaleme aldığı “Medeni Kanun 100 Yaşında“ adlı kitabında Cumhuriyet’in kadınlara kazandırdığı hakları anlattı.
Yaşamını Türkiye’de kadın haklarının ve toplumsal cinsiyet eşitliğinin hukuki güvenceye kavuşmasına adayan ve bu uğurda uzun yıllardır mücadele veren, Türkiye’nin öncü kadınlarından Nazan Moroğlu, Kurtlar Sofrası’nda Kadınlar’ın konuğu oldu. Göksel Göksu’nun sorularını cevaplayan Moroğlu, 100 yıllık kazanımları, “Kazanımlarımızı bilmezsek neyi kaybettiğimizi fark edemeyiz” şiarıyla bir asır sonra atılan geri adımları, nafaka sorununu, resmi nikâh bağlamında hukuk birliğinin önemini, kadınların soyadı ve gelecek yüzyıldan beklentileri anlattı.
“Medeni Kanun aynı zamanda bir kadın devrimidir”
1926’da kabul edilen Medeni Kanun’un yalnızca bir hukuk düzenlemesi olmadığını, Türkiye’de köklü bir toplumsal dönüşüm yarattığını vurgulayan Nazan Moroğlu, dönüşümle gelen kazanımları sıraladı.
Tek eşliliğin Medeni Kanun’la getirildiğini söyleyen Moroğlu, diğer kazanımları boşanmanın mahkeme kararıyla gerçekleşmesi, kız ve erkek çocukların mirastan eşit pay alması ve evlenme yaşının belirlenmesinin yanı sıra kadınların aile içinde birey olarak tanınması önünün açılması olarak tanımladı.
Medeni Kanun’un Türkiye’de hukuk birliğini sağlamış olmasının önemine de değinden Moroğlu, “Tek eşlilik geldi, ‘boş ol’ yerine mahkeme kararı ile boşanma, miras da kız ve erkek çocukları için eşit paylaşım Medeni Kanun’un yürürlüğe girmesiyle geldi” sözleriyle, özellikle aile hukuku alanında atılan devrim niteliğindeki adımlara dikkat çekti.
Moroğlu’na göre Medeni Kanun’un kabulünün en önemli özelliklerinden biri de laik hukuk düzeninin ve hukuk birliğinin temelini oluşturması. “Laik hukukun nimeti” olarak nitelendirdiği bu yapının, kadınlar için vazgeçilmez bir güvence olduğunu belirten Moroğlu, “Laiklik ilkesi kadınlar açısından vazgeçilmez bir güvencedir” dedi.

“Kadın hareketinin mücadelesiyle eşitlik adım adım güçlendi”
Moroğlu, Medeni Kanun’un kabulünden sonra kadınların eşitlik mücadelesinin sona ermediğini, tersine yıllar içinde yasaların değiştirilmesi için yeni mücadelelerin verildiğini anlattı. Türkiye’nin 1985’te Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi’ne taraf olmasının ardından kadın hareketinin yasaların değiştirilmesi için yoğun bir mücadele yürüttüğünü belirtti.
2000’li yıllarda Medeni Kanun, Anayasa ve Türk Ceza Kanunu’nda kadın hakları açısından önemli değişiklikler yapıldığını hatırlatan Moroğlu, 2002’de yürürlüğe giren yeni Medeni Kanun ile eşler arasında eşitliğin güçlendirildiğini söyledi. Edinilmiş mallara katılma rejiminin kadın açısından önemli bir kazanım olduğunu belirten Moroğlu, yıllarca kadınların boşanma halinde ekonomik olarak hiçbir şey alamadığı için evliliklerini sürdürmek zorunda kaldığını anlattı.
Moroğlu, kadın hareketinin bu kazanımların elde edilmesindeki rolünü ise “Ailede demokrasi, toplumda demokrasi. Biz yollarda koşardık, siz yazardınız ve böylece bir kamuoyu oluşturabilirdik ve değişim de sağlandı” sözleriyle anlattı.
“Kazanımlarımızı bilmezsek neyi kaybettiğimizi fark edemeyiz”
Moroğlu, “Medeni Kanun 100 Yaşında” kitabını da tam olarak bu kazanımların unutulmaması için hazırladığını söyledi. Kitabın özellikle herkes tarafından rahatlıkla okunabilmesi için sade bir dille ve büyük puntolarla hazırlandığını belirten Moroğlu, kadın haklarının tarihsel gelişiminin bilinmesinin bugün yaşanan tartışmaları anlamak açısından kritik olduğunu vurguladı:
“Kazanımlarımızı bilmezsek neyi kaybettiğimizi fark edemeyiz. Kazanımlarımızı bilmezsek onun üstüne neleri koyduğumuzu unutabiliriz.”
Ancak Moroğlu’na göre Türkiye’de kadın hakları açısından kazanımlar kadar geri adımlar da dikkatle izlenmeli.
Kadınların kazanılmış hakları ve aile bütünlüğü
Moroğlu, 2016’da TBMM’de kurulan ve “aile bütünlüğünü olumsuz etkileyen nedenlerin araştırılması” amacıyla hazırlanan komisyon raporunun kadın hakları açısından kritik bir dönüm noktası olduğunu söyledi.
490 sayfalık raporu bir hukukçu gözüyle incelediğinde, aile bütünlüğünün güçlendirilmesi adına kadınların kazanılmış haklarının tartışmaya açıldığını gördüğünü belirten Moroğlu, 6284 sayılı Kanun kapsamındaki koruma kararlarından edinilmiş mallara katılma rejimine, kadınların ekonomik bağımsızlığından miras haklarına kadar birçok başlığın “aile bütünlüğü” gerekçesiyle sorgulandığını söyledi.
“Kadın çalışırsa, kadın ekonomik olarak daha güçlü olursa aile bütünlüğü ortadan kalkıyormuş” diyen Moroğlu, kadınların çalışmasının ve ekonomik olarak güçlenmesinin aileyi zayıflattığı yönündeki anlayışa da tepki gösterdi.
“Hukuk birliği ortadan kaldırıldı”
Söyleşide öne çıkan başlıklardan biri de resmi nikâh zorunluluğunun kaldırılmasının kadınların hakları açısından doğurduğu sonuçlar oldu.
Moroğlu, resmi nikâh olmadan dini tören yapılmasının önünü açan düzenlemenin kadınları özellikle miras, nafaka ve eşe bağlı sosyal haklar açısından ciddi bir hukuki güvencesizliğe ittiğini anlattı.
Adli yardım başvurularında karşılaştığı bir örneği paylaşan Moroğlu, resmi nikâhı bulunmayan ve iki çocuğuyla başvuran bir kadının, eşinin şehit olması nedeniyle bağlanmasını istediği maaştan resmi eş olarak kabul edilmediği için yararlanamadığını anlattı; “Resmi nikâh olmayınca medeni kanundaki hakları da yok” dedi.
2017’de resmi nikâh kıyma yetkisinin il ve ilçe müftülüklerine verilmesini de “Bir müftünün resmi nikâh yetkisi alması demek, hukuk birliğinin ortadan kalkması demek” sözleriyle eleştiren Moroğlu, “ikili hukuk” olarak tanımladığı bu düzenlemenin laik hukuk düzeni açısından yarattığı soruna dikkat çekti.
“Kadının geri bırakılmışlığının aynası”
Söyleşinin en önemli başlıklarından biri de son yıllarda kamuoyunda “süresiz nafaka” tartışmasıyla gündeme gelen yoksulluk nafakası oldu.
Moroğlu, Medeni Kanun’un yoksulluğa düşecek tarafa nafaka talep etme hakkı verdiğini ve bunun yalnızca kadınlara tanınmış bir hak olmadığını vurguladı. Nafakanın hangi koşullarda sona ereceğinin de kanunda düzenlendiğini belirten Moroğlu, “süresiz nafaka” söyleminin toplumda yanlış bir algı oluşturduğunu, kanunda süresiz ya da ömür boyu nafaka diye bir kavram olmadığını, nafakanın hangi koşullarda kesileceğinin kanunlarda zaten yazdığını ifade etti.
Moroğlu’na göre asıl tartışılması gereken, nafakanın kaldırılması değil, kadınların ekonomik olarak bağımsız hale gelebilmesini sağlayacak koşulların oluşturulması. Eğitim hakkından çalışma hakkına kadar uzanan eşitsizliklerin kadınları boşanma sonrasında yoksulluğa sürüklediğini belirten Moroğlu, nafaka tartışmasını kadınların toplumsal konumundan bağımsız ele almanın yanlış olduğunu söyledi ve Türkiye’de hâlâ 1 milyon 600 bin kadının okuryazar olmadığına dikkat çekti.
“Kimse boşanmak için evlenmiyor ancak boşanma hakkı bir güvenlik meselesi”
Boşanma sürecinin hızlandırılması yönündeki tartışmaların da kadınlar açısından ciddi riskler taşıdığını söyleyen Moroğlu, Medeni Kanun’daki boşanma, nafaka ve mal rejimi hükümlerinin birbirinden koparılamayacağını vurguladı.
Özellikle ekonomik olarak eşine bağımlı kadınların, boşanmanın ardından nafaka ve mal paylaşımı konusunda güvenceye sahip olmadan evlilikten çıkmasının onları daha büyük bir mağduriyetle karşı karşıya bırakabileceğini belirtti.
Kadına yönelik şiddet ve kadın cinayetleri açısından da boşanma hakkının bir güvenlik meselesi olduğunu vurgulayan Moroğlu, “Kimse boşanmak için evlenmiyor” diyerek, aile bütünlüğünün korunmasının kadınların yaşam hakkının önüne geçirilemeyeceğini söyledi.
“Eşitlik demokrasinin temel kriteri, kadın ile erkek eşit olursa huzur da olur”
Söyleşide kadınların soyadı hakkına ilişkin Anayasa Mahkemesi kararı da gündeme geldi. Moroğlu, Medeni Kanun’da herkesin adının ve soyadının kişilik hakkı olarak kabul edildiğini, ancak evlilik söz konusu olduğunda kadınların soyadı konusunda farklı bir uygulamanın sürdürüldüğünü söyledi.
Kadının isterse kendi soyadıyla devam edebilmesinin eşitlik ilkesinin gereği olduğunu belirten Moroğlu, konunun kendisi için ayrıca özel bir anlam taşıdığını anlattı. Kadının soyadı üzerine yüksek lisans tezi hazırladığını hatırlatan Moroğlu, tezindeki “Ataerkil zihniyetten eşitlikçi zihniyete kadının soyadı maddesi de evrilmeli” ifadesine Anayasa Mahkemesi kararında atıf yapılmasının kendisini mutlu ettiğini söyledi.
“Geri adımlar geçmiş bir asra döndürür”
Medeni Kanun’un ikinci yüzyılına ilişkin beklentisini de paylaşan Moroğlu, Türkiye’nin laik, demokratik ve hukuk devleti niteliğinin korunmasının kadın haklarının geleceği açısından vazgeçilmez olduğunu söyledi.
“Laik ve hukuk birliğini sağlama niteliğini yeniden Medeni Kanun’a kural olarak getirmek gerekiyor” diyen Moroğlu’na göre geçmiş yüzyılda elde edilen kazanımların geriye götürülmesi yalnızca kadınların haklarını değil, toplumun tamamının huzur ve adalet duygusunu zedeleyecek.
Moroğlu, Cumhuriyet’in temel niteliklerine sahip çıkmanın kadın-erkek eşitliğini, laikliği ve demokrasiyi birlikte savunmayı gerektirdiğini belirterek, “Laiklik olmadan, demokrasi olmadan, kadın erkek eşitliği olmadan Cumhuriyetin temel niteliklerine sahip çıkıyoruz diyenler doğru söylemiyor” dedi.
Söyleşinin tam metni:
“Bir Kurtlar Sofrasında Kadınlar programıyla yine karşınızdayız. Bugün bu bölümümüzde Türkiye’de kadın haklarının ve toplumsal cinsiyet eşitliğinin hukuki güvenceye kavuşturulması için yıllardır yoğun çaba sarf eden, hukuk, akademi ve kadın hareketi içinde mücadele veren çok önemli öncü isimlerden bir konuğum var, sevgili Nazan Moroğlu hocamız. Hoş geldiniz.
Hoş bulduk.
- Sizi bu programda konuk etmek tam da Medeni Kanun’un 100. Yılına denk geldi. Bir kitabınız var: Medeni Kanun 100 yaşında… Şimdi program boyunca hem bu kitabı, hem bu kitapla birlikte bizim anlamamız gerekeni konuşacağız. 100 yıl önce Türk kadının kazanımları neydi? Geldiğimiz noktada atılan geri adımlar varsa onları konuşalım istiyoruz.Önce kitabımızla başlayalım dilerseniz. Okumayanlar varsa lütfen okusunlar. Sanırım kitapçılarda kolayca bulabilirsiniz. “nazanmoroglu.com”dan online da erişebiliyorsunuz. Bu kitabı yazma ihtiyacı neden doğdu diyerek başlayayım.
Tabii belli yıllar çok özeldir. Cumhuriyetimizin 100. yılını kutladık. Ardından devrim yasaları geliyor. Medeni kanun en önemli devrim yasalarımızdan biri. Gerçekten bir toplumsal dönüşüm, yaşam biçimi. Ve henüz 1924 anayasamızda devletin dini İslam’dır kuralı var. Ta 1937’de laiklik anayasaya girdi. Fakat o süreçte devrimler birbiri peşine eğitimde birlik, arkadan hukukta birliği getirdi medeni yasa.
Kadınlara seçme seçilme hakkı ve sonunda da 1937’de laiklik cumhuriyetin temel niteliği olarak anayasaya girdi. Şimdi o süreçte medeni kanun gerçekten çok önemli haklar getirdi. Toplumun alıştığı bir yaşam düzeni var. Fakat İsviçre’den benimseme yoluyla, çeviri yoluyla aldığımız medeni kanun, medeni kanun nedir diye de belki kısacık gireyim. İçinde kişiler hukuku, yani doğumumuzdan itibaren aile hukuku, Eşya hukuku, bütün alışveriş işlerimizin olduğu ve miras hukuku var. Şimdi özellikle aile hukukunda kadınlar açısından, tam devrim niteliğinde çünkü tek eşlilik geliyor. O tarihe kadar tek eşlilik yok. Bir deneme yapılmış 1917’de hatırlarsınız aile kararnamesiyle ikinci evlenmeyi niyetlerse bir erkek birinci yaşından izin alacak gibi.
Fakat o kararname bir yıl içinde kaldırılmış zaten 1918’de. Yani cumhuriyetten önce de bir denemmiş. Fakat medeni kanun kararlılıkla getirilmiş. Tek eşlilik, boşanma da o boş ol demenin yerine mahkeme kararı ile boşanma gelmiş. Miras da eşit paylaşım kız ve erkek çocukları için. Evlenme yaşı getirilmiş. Şimdi bütün bunlara baktığımız zaman aile içinde bir bireyi görüyoruz.
Daha önce kadın koruma altında alınmış ve ailenin düzenini sağlamakla yükümlüydü. Yani ev içinde düşünülmüş. Aile, aile hukuku ve kadın da ailenin içinde. Aslında 1900’lerden söz ettiğimiz zaman İsviçre Medeni Kanunu’nda da aynı şey var. Yani aile yaşamına bakış açısı neyse kurallar öyle yazılmış. Nitekim “koca ailenin reisidir” hükmü vardı. Bütün batı ülkelerinde de vardı.
Aynı zamanda bir kadın devrimidir derim ben her defasında. Fakat Medeni Kanun aynı zamanda Türkiye’de hukuk birliğini sağladı. Nasıl oldu bu? Lozan antlaşması yapılırken henüz Cumhuriyet kurulmamış. Nasıl bir cumhuriyet olacak, laik mi, değil mi? Dine dayalı azınlık nüfus da var. Onlara şöyle bir hak tanınmış antlaşmada. Denilmiş ki aile hukukunda kendi kuralları neyse onu uygularlar, kendi mahkemelerini kurarlar şeklinde. Fakat Medeni Kanun kabul edildiğinde Adalet Bakanlığı’na bildirmişler işte Museviler, diğer cemaatler, farklı din mensupları olan cemaatler biz de Medeni Kanun’a tabiyiz. Böylece Eğitim Birliği’nden sonra 1924’te 26’da Hukuk Birliği’de hayata geçiriyor. Böylece bir toplumsal dönüşüm getiriyor.
- 100 yıl önce bu hakları elde eden ülkeler var mıydı?
Tabi batıda var. 1906 Tarihli İsviçre Medeni Kanunu var. Biz oradan almışız. Almanya’da, Fransa’da var.
- Olmayan ülkeler hangileri?
Ortadoğu ve İslam ülkelerinde kadın hakları açısından düzenleme hiç yok. Medeni Kanun kabul edildiği tarihte, iki eşlilik de var. Onlar iki evlilik şekliyle kayda geçirildi. Dolayısıyla kanun çıktıktan sonra iki eşlilik engellendi kanunen ama var olanların da hakları korundu. Miras hakları bile korundu onların. Daha sonra tabii hayat yürüyor. Koşullar değişiyor. Herkes için ihtiyaçlar değiştikçe laik hukukun nimeti de bu.
Neden biz medeni kanuna vazgeçilmezimiz diyoruz? Laik hukukun simgesidir ve laiklik ilkesi kadınların vazgeçilmez güvencesidir. Bu nedenle laik hukukun, bazı kuralların tabii ki değişen yaşam koşullarına göre değişmesi gerekiyor. “Koca ailenin reisidir” değil. Devletler demokratikleşmiş. İnsan hakları evrensel bir standart olarak kabul edilmiş 1950’lerde. O zaman aileye de bunun yansıması lazım.
Türkiye’de biraz geç yansıdı. İşte bizlerin mücadelesinin bazı kazanımları oldu. Ama mesela Almanya’da 1953’te eşitlik yasası çıkarılıyor ve “koca ailenin reisidir” gibi kadına yönelik ayrımcılık içeren hangi madde varsa bunlar yürürlükten kaldırılıyor. Türkiye’de “Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Kaldırılması Sözleşmesi” var. Türkiye ona taraf olduktan sonra 1985’te tam da hepimizin birlikte mücadele ettiği süreç başlıyor. Önce tek tek maddeler iptal edildi, yeniden düzenlendi. Fakat 2000’li yıllarda biraz da Avrupa Birliği rüzgarıyla o demokratikleşme adımları aile içine de girdi. Medeni kanunumuzda da, anayasada da.
Böylece 2002 tarihli Medeni Kanun’umuzda eşler eşit haklara sahip oldu. Aile içinde kazanımlar eşit paylaşıma tabi oldu. Evlilik yaşı yükseltildi, 17 yaş kız ve erkek çocuklar için oldu. Halbuki 2002’ye kadar Türkiye’de medeni kanunda kız çocuklar için 15, olağanüstü bir durum varsa hakim kararıyla 14 evlilik yaşıydı. Bugün onlara çocuk gelin işte erken zorla evlilikler gibi isimler veriyoruz.
- Çocuk yaşta evlilik diyoruz. Peki şimdi yasal olarak güvence altına alınan bul saydığınız bütün kazanımlar sadece yasada yazdığı için uygulanabilir oldu mu toplumda?
Tabii birçok şey engellendi. Mesela evlilik sonrası… Evlilik sona erdikten sonra (ölümle de sona erebilir, boşanmayla da sona erebilir) eşler arası o eşit paylaşma gelindi. Edinilmiş mallara, katılma rejimi. Önce eş, evlilik süresince neyi beraber kazandılarsa onun yarısını almak hakkına sahip oldu. Ancak denildi ki bu apayrı bir dava olarak açılsın, hatta nispi harcı da yatırılsın. Bu yanlış oldu mesela. Mesela burada gerçekten hani mal ayrılığında hiçbir şey alamıyordu. Kadınlar boşanmaktan vazgeçmek zorunda kalıyorlardı. Bir şiddet mağduru olsa bile katlanıyordu. Ya da boşanırsa da hiçbir şey alamıyordu, mağdur oluyordu. Şimdi bu dava dosyaları hep bizim elimizden geçti. Adli yardıma gelen dosyalar da geçti. Edinilmiş mallara katılma gerçekten bir eşit paylaşım getirdi 2002’de. Çok mücadele ettik biliyorsunuz. Ailede demokrasi, toplumda demokrasi. Biz yollarda koşardık, siz yazardınız ve böylece bir kamuoyu oluşturabilirdik ve değişim de sağlandı medeni anlamda. İşte bu nedenle 100. Yılına bir bilgi notu hazırlamak istedim. Bunu herkesin de rahat okuyabileceği bir dille ve görünür büyüklükle harflerle.
- Büyük puntolarla yazmışsınız.
Büyük puntolarla, 14 punto böyle rahat okunsun diye. Çünkü kazanımlarımızı bilmezsek Neyi kaybettiğimiz fark edemeyiz. Kazanımlarımızı bilmezsek onun üstüne neleri koyduğumuzu unutabiliriz. İşte 85-90’lardan sonra da adım adım eşitliğe doğru evrildi bazı yasalar fakat 2002’deki medeni kanunla artık eşler arası eşitlik geldi. Hatta medeni kanunu her yurttaş açınca rahatlıkla okuyabilirdi. Hukuk dili değil, daha öz Türkçe’ye çevrildi. Ancak 2002-2003. Onlara kadar gelince hatta 2007 bir kırılma noktası yaşadı Türkiye.
- Aslında o sözünü ettiğiniz tarih diliminde de önemli adımlar da atıldı.
Çok.
- 6284 Sayılı yasa, İstanbul Sözleşmesi, yani kadına yönelik şiddetin önlenmesine yönelik son derece önemli yaptırımlar. Yanı sıra ben hatta haberlerini de yaptığımdan çok iyi biliyorum. Kadının, şiddet mağduru bir kadının başvurduğu polisten savcıya kadar tüm kolluk güçleri ve yargı mensupları bilgilendirildi.
Tabi tabi, bayağı meslek içi eğitim verildi.
- Aile yakınlarına karşı tutum ne olacak? Kadına karşı tutum ne olacak? Bunlar çok önemli adımlardı.
Mesela Anayasa’da hakikaten bir çağ atlandı kadın hakları açısından. Aile toplumun temelidir, eşler arası eşitliğe dayanır denildi. Bir de o herkes kanunun önünde eşittir maddesini kadınlar erkekler eşit haklara sahiptir. Devlet bu eşitliği yaşama geçirmekle yükümlüdür. Bu yetmedi. Bir de özel önlemler alarak da eşitlik desteklenir gibi bir cümle eklendi. Dolayısıyla Her açıdan destekleyen kurallar var. Zaman içinde, çok da zaman geçmedi, 2002-2005 mesela Ceza Kanunu… Orada da kadın hakları açısından çok önemli adımlar atıldı. Ancak 2007’de bir -bunu paylaşmak istiyorum- yeni anayasa söylemi var ülkemizde. Hemen her seçimden sonra geliyor. Yine 2007 seçiminden sonra bir yeni anayasa taslağı hatırlarsınız. getirildi, tartışıldı. Ergun Özbudun hoca hazırlamış hatta. Tabii neye bakarız açtığımız zaman hemen kadın haklarına. Orada “Herkes kanunun önünde eşittir” yazıyordu. Acaba ne getirdiler? Bir de 2004’te, Avrupa Birliği sürecinde 10. Maddeye kadınlar erkekler eşit haklara sahiptir maddesi de girdi zannettim. Orada daha bir ileri bir şey getirilmiş. Açtığım zaman şunu gördüm. O biraz önce söylediğim sözler, “kadınlar erkeklerle eşit hakları sahiptir”, devlete yükümlülük veren madde yok. Kaldırılmış. Onun yerine kadınlar, yaşlılar, engelliler gibi toplumun korunmaya muhtaç kesimi destekleniyor.
- Dezavantajlı kesimlerin arasına sokulmuş kadınlar.
Evet. Tabi orada ondan sonra çok şey vardı. Hani bazı çağrılar yapıyorlardı sanata karşı, kadına karşı. 3 Çocuk, 5 çocuk gibi mesela, evli, aile planlaması maddesi de kaldırılmıştı anayasadan. Sanatın sanatçının korunması maddesi de kaldırılmıştı. Şimdi bunları görünce bir anayasa platformu kurduk ve baya mücadele ettik ve geri çektirdik onu. O dönemde hala bir sivil toplum ya da işte kurumların gücü vardı diyeceğim.
Fakat yani şimdi de anayasa dedikleri zaman herkes yine bir arada mücadele etmesi gerekir ki, laik cumhuriyetimizin değerini bilen yurttaşlar huzur içinde yaşasın. Hukuka hasretiz, huzuru hasretiz. Bunun mücadelesini vermek zorundayız. Şimdi Medeni Kanun’a baktığımızda, herhalde soracaksınız bunu, ne gitti?
- Şimdi tam da ona hazırlanıyordum, siz kendiniz söylediniz. Yani çok önemli kazanımları peş peşe sıraladık. Zaten 100 yıl önce önemli kazanımlar vardı, biz onun üzerine artılar eklemişiz. Evet, fakat bir şeyler eksiliyor sanki. Neler eksildi, neler eksiliyor ve neler tehlikede?
Önce neyi eksiltmek gerekir? Zaten program önlerindeyse bunu mecliste de taşıdılar. Mecliste bir araştırma komisyonu kuruldu 2016 yılında. Ve adı: Aile bütünlüğünü olumsuz etkileyen nedenlerin araştırılması, aile bütünlüğünün sağlanması için özel önlemlerin alınması. Bu rapor hazırlandı, meclis yayınladı. 490 Sayfa. Tabii çok ayrıntılar var ama hukukçu olunca neye bakarsınız? Acaba neyi değiştirecekler de bu aile bütünlüğü daha güçlenecek? Oraya baktığım zaman sözün özü sadece o tarihe kadar kadınların kazanımlarının geri alınmasıyla aile bütünlüğü sağlanıyor.
Yani? Hangi kazanımlar geri alınacak olanlar?
Biri 6284 mesela. Bu uzun koruma kararları aile bütünlüğünü çok zorluyormuş. Onun için 15 güne indirilmeli.
- Uzaklaştırmayı mı söylüyorsunuz?
Evet uzaklaştırmayı. Medeni kanunda edinilmiş mallara katılma rejimi getirilmişti. Miras durumunda da ölümden sonra da aynı şekilde sağ kalan eş yarısını alacaktı önce, sonra miras payını alacaktı. Bu çocukların haklarını, çok zedelermiş aile bütünlüğünü, çok zedelermiş dolayısıyla bu kaldırılmalı. Ve onu kaldırıyorlar. Kadının soyadı, hani kadının kimliği konusunda yine hiç o dikkate alınmıyor. Yani bir şöyle sıralasak, kadınların kazanılmış haklarının geri alınmasıyla aile bütünlüğü sağlanacakmış. Çünkü kadın çalışırsa, kadın ekonomik olarak daha güçlü olursa aile bütünlüğü ortadan kalkıyormuş. Tabii çocuk sayısının artması için de çalışmaması gerekiyor kadının. Kadının eğitimi konusunda da aslında bir değişiklik yapılmıştı 4+4+4 ile. İkinci dörtten sonra kız çocuklarının ne kadar çok evde oturduklarını biliyoruz. Şimdi medeni kanuna baktığımız zaman bütün bunları takip etmeye başladık. Eyvah bir şeyler oluyor. Mesela resmi nikah yoksa, bir dakika şimdi, evet resmi nikah belgesini göstermeden dini merasim yapılması yasak. Suç ceza kanunumuzda. Hatta diyor ki resmi nikah yapıldıktan sonra dini merasimi yapılabilir diyor kanunumuzda, medeni kanunda. Bu maddeyi bir türlü bir mahkeme aracılığıyla anayasa mahkemesine taşıdılar ve iptal ettirdiler. Böylece resmi nikah aranmadan da dini merasim yani bir ikili hukuk başlattılar böylece.
- Ve dini merasimin yapılması da tek başına yeterli.
Zaten imam nikahlı, eşi resmi nikahlı eşi gibi bir ayrım artık basında da hep görüyoruz. Ama ne oluyor sonra? Şimdi adli yardım dosyalarına bir baksalar ya da başvurulara baksalar. Mesela kadın çok mağdur, aile hukuku açısından da haklarını istiyor. Evlilik belgesi diyoruz, yok. O zaman hakkı da yok. Yani Türkiye hala bir hukuk devleti.
- Hak dediğiniz eşit miras hakkı yok.
Eşit miras hakkı yok. Miras hakkı yok, mesela bir örnek vereyim. Geçtiğimiz işte öncelikli dönemde.
- Hak talep edemiyor yani.
Tabii ki. Çünkü eş kavramı yok onun için.
- Nafaka da talep edemez bu durumda.
Tabii ki hiçbir şey, hiçbir şey talep edemez. Ne nafaka ne de bir şehit eşi ama resmi nikahlı değil. İki çocuğuyla gelmişti adli yardımda. Şehit maaşı bağlanmasını talep ediyor. Biliyorsunuz ücretsiz avukat atanıyor bu durumlarda. Evlilik belgesi istendiğinde “davulla zurna ile evlendik” dedi. Ama resmi nikah yok. Resmi nikah olmayınca mirasçısı da olamıyor.
- Yani bağlanamadı mı o maaş?
Bağlanamadı ama çocuklara bağlandı tabii şehit çocuğu.
- Sonuçta o resmi olarak nüfus kütüğüne yazılı, o yüzden bağlanabildi. Ama eş, resmi olarak eş olduğunu ispatlayamadı.
Yoksa medeni kanundaki hakları da yok.
- Aslında bu, “Resmi nikah yoksa, medeni kanundaki hakları da yok” sözünüzü doğruluyor.
Ama bunu bilmedikleri için… O gün öğrendi. Onun için bunu hep anlatmamız lazım . Her yere gidip anlatmaya çalışırız “ya medeni kanundaki haklarınız” diye. Şimdi bu yetmedi. Medeni kanuna bildiğiniz gibi kadın hareketi çok sahip çıkar, kadın hukukçular, bizler. Ne yaptılar? Nüfus hizmetleri kanununda bir değişiklik yaptılar. Resmi nikah yetkisini il ve ilçe müftülüklerine verdiler. Şimdi onların konumuna bakıyoruz, kanununa bakıyoruz, diyanet işleri ve müftülükler sadece din işleriyle görevli. Zaten görev ayrımı vardır kuvvetler ayrılığı olan her ülkede. Şimdi bir müftünün resmi nikah yetkisi alması demek, hukuk birliğinin ortadan kalkması demek.
- Neden?
Çünkü müftüler sadece Müslüman ve bir sünni grubunun temsilcileri. Türkiye’de Aleviler var, Türkiye’de Museviler var, Hristiyanlar var. O zaman medeni kanunla birlikte sağlanmış olan o hukuk birliği ortadan kaldırıldı. Böylece medeni kanunun asıl can alıcı noktası 2017’de nüfus hizmetleri kanunu değişikliğiyle ortadan kalktı. Şimdi sahip çıkıyoruz, elletmiyoruz, değiştirmiyoruz diyoruz ama bu mutlaka değişmeli. Eğer laik bir ülkeysek laik hukuk kuralları uygulanır. İkili hukuk her zaman parçalanmaya götürür.
- Peki nafaka konusu… Özellikle çalışmayan kadınların ya da çok küçük yaşta evlenen kadınların şöyle bir yaşam modeli var. Evleniyorlar, hızlıca çocuk sahibi oluyorlar, birden çok çocuk sahibi oluyorlar. Evin sorumluluklarını üstleniyorlar. Dolayısıyla kendi başlarına bir kazançları yok, sosyal güvenceleri yok, herhangi bir şey yok. Bütün bunlar olmadan bir de bakıyorsunuz aradan geçmiş 25 yıl, çok örnekleri var bunun, 3-4 çocuklu bir kadın. Boşandığı zaman hiçbir vasfı olmayan bir kadın, hiçbir geliri de olmadığında o üç dört çocuğu nasl besliyor ve nasıl ayakta kalabiliyor? Bunun için devlet demiş ki sana bir yoksulluk nafakası veriyorum, bir de çocuk nafakası.
İştirak nafakası diyoruz. Evet, çocuklar için ayrı nafaka ama kadın için de ayrı nafaka.
- Fakat gelin görün ki şimdi Anayasa Mahkemesi’nin iptal ettiği kararla süresiz nafaka adı altında bir söylem çıkarıldı. Bunu duyanlar buna inandı. Oysa karşı tarafın geliriyle belirliyor bu devlet ona verilecek parayı. Zaten varlıklı bir kadınsa devlet ona nafaka bağlamıyor. Gerçekten muhtaçsa ve o çocuklarına bakmak durumundaysa nafaka bağlanıyor. Şimdi bu durumda olan kim bilir kaç kadın var. Böyle bir durumla da karşı karşıyayız. Hatta çocukların ödediği nafakayı ödemeyen erkeklerin süresiz nafaka kaldırılsın talebinin yükseldiğinin duyulduğu bir dönemdeyiz.
Evet, boşanma nedeniyle yoksulluğa düşen taraf açabilir diyor. Bir kere sadece kadınlar değil, erkekler de olabilir. Düştüm dediği zaman, bunu da tabii ispatladığı zaman herhangi bir işte çalışmıyorsa şu bu koşulları var.
- Zaten kaymakamlık onayıyla oluyor bu, yoksulluk tespiti.
Süresiz kavramını çıkardılar. 2016 Meclis Araştırma Komisyonu raporunda da nafaka için “erkeklerin hayatına ipotek koyan nafaka kaldırılmalı” diyordu. İşte kaldırıldı. Yani 10 sene sonra da olsa ısrarla o fikirlerinde yürüdüler doğrusu. Şimdi neden sadece kadınlar diye hiç mi sormuyorlar acaba? Bu ülkede Adalet Bakanı var, kadından sorumlu bakan vardı kalktı ama aileden, tabi kadından sorumlu devlet bakanlığı vardı. Neden acaba bakmıyorlar? Kadınlar eğitim alamıyor. Erken evlendiriliyor. Bir işte çalışamıyor, kendisini geçindirecek durumda değil. Yani kadının geri bırakılmışlığının aynası aslında bu, nafaka maddesi. Sadece kadınlar talep ediyor diyorlarsa, bir de nafaka maddesinde talep edebilir der hemen bir sonraki 176. madde. 175. maddede kavram olarak ne zaman bu nafakanın durdurulacağı, ne zaman iptal edileceği, ne zaman kaldırılabileceği düzenlenmiş. Evlenirse zaten kendiliğinden kalkıyor. Eğer bir işte çalışmaya başlamışsa yine kalkıyor. Ama asıl bir madde de var, evlenmemiş ama haysiyetsiz bir hayat sürüyorsa, kavram böyle kanunumuzda, yani bir erkekle ilişkisi varsa yine kalkıyor.
- Zaten yasayla düzenlenmiş.
Süresiz değil, süreli hale gelmesi diğer maddede düzenlenmiş. Onun için neden böyle bir girişime kalkıştılar. İnanılır gibi değil. Çünkü eğer kadınlar gerçekten nafaka mağduru ise yani mağdur olup nafaka almak zorundaysa o zaman kadını güçlendirmek lazım. Çünkü bir ülkede kadın erkek eşitliği demokrasinin sürdürülebilir kalkınmanın tam da temel kriteri. Eşitliği sağlamak için. Eğer böyle bir bakış açısı yoksa tabii ki süresizliği de kaldırır, nafakayı da kaldırır.
- Yani eğitim hakkı, yani çalışma hakkı, değil mi? Bütün bunlardan yararlandığında zaten kendi geçimini sağladığı da tespit edilecek yasayla. Sağlıyorsa zaten nafaka bağlanmayacak. Ya da çocuk nafakası iştirak olarak iki taraf birlikte büyütecek çocukları.
Zaten kadının konumuna bakmak için Aile Bakanlığı’nın sayfasında Türkiye’de Kadın Raporu’na bir bakmaları lazım. Hala 1 milyon 600 bin kadın okur yazar değil. Yapay zeka çağındayız. Yani teknoloji bu kadar ilerledi. Bu kadar eğitimde geri bırakmak, aile içinde görmezden gelmek kadınları mağdur ediyor. Erken evlenmiş çocuk sahibi boşanma durumunda kalmışsa da ona fakaya o zaman tabii ki talep edecek. Dolayısıyla bir de hakikaten algı yaratıyorlar. Süresiz, ömür boyu böyle bir şey yok. Ne zaman kesileceği de zaten kanunda yazıyor.
- Hatta ödenmeyen lafa kadar var değil mi?
O çok var. Çok var ama o tabi tekrar bir davayla talep edilebiliyor. Ödenmiyor diye bir şey yok.
- Tabi ama işte sonuçta bu da o güne kadar eve kapatılmış olan kadının yapmasını beklediğimiz hamleler. Son olarak şuna da belki dikkat çekmek lazım. Şimdi nafaka konusunda bunu konuşuyoruz ama bir de boşanmanın hızlandırılması da gündemde.
O çok tehlikeli. Çünkü neden? Çünkü medeni kanun bir bütün. Ben boşanmayı ayrı tutuyorum, öbür kuralları ayrı tutuyorum olmaz.
- Yani seni hızla boşayıp, nafaka işine sonra bakarız dediğinizde, o kadın zaten nafaka olmadan yaşayamayacağı için boşanamıyor hale gelecek iyice. Doğru mu?
Evet. İşte bir anlamda boşanma davası bitsin, kesinleşsin. Ondan sonra mal rejimi tasfiyesi davası açın. Şimdi de nafakayı da dahil edecekler. Şimdi burada şunu çok soruyorlar, gerçi 9 ay süresi var. Resmi Gazete’de yayınlandı nafaka kararı, Anayasa Mahkemesi 9 ay süre verdi, dedik ki 9 ay daha bu yürürlükte ama ondan sonra Meclis’in bir madde yazması gerekiyor. Biz iptal ettik ama yeni bir düzenleme gerekiyor. O bakalım nasıl gelecek. Şimdi yargı paketinde gelecek. Belki onu da sonra konuşuruz.
- Şimdi bu noktada izleyicilerin kafasında boşanmayı zorlaştırmak vs. deyince, aile bütünlüğüne karşıymışız gibi bu konuşma anlaşılmasın.
Tabii ki.
- Kadınlar boşansın demiyor kimse. Ya da erkekler boşansın demiyor kimse. Bir çiftin arasında boşanma noktasına gelen bir ilişki varsa, ki Türkiye’de özellikle bizim üzerinde konuştuğumuz konu kadına yönelik şiddet, ev içi şiddet, yaşam riski, hayati riskler. Artık 6-7 kadın ölümü duyduğumuz günler var ne yazık ki. Şimdi bütün bunlardan kurtulmasının tek yolu boşanmaysa!
Evet. Bazen de kadın cinayetleri. Bu büyük bir problem. Gerçekten artık bunu…
- Yoksa mutluysa tabii ki herkes evliliğin sonuna kadar sürdürür.
Kimse zaten boşanmak için evlenmiyor.
- Kesinlikle.
Evet. Şimdi bir de bir Anayasa Mahkemesi kararı da üç yıl önce yayınlanmıştı. Kadının soyadı iptal edildi. O madde yok. Oysa Medeni Kanunumuz şunu yazar, herkesin, herkes deyince kadın da var tabi bunun içinde… Herkesin adı ve soyadı mutlak kişilik hakkıdır. Vazgeçemez, feragat edemez, değiştirilemez. Ama neden sadece kadınların? Çünkü 1900’lerin başında böyle bir kural konmuş. Oysa bütün batı ülkeleri. Kadın isterse kendi soyadıyla da devam edebilir. Hele hayatın içinde. Çalışma hayatının içinde oluyor, geç yaşta evleniyor, bir kimliği ortadan kalkıyor. Dolayısıyla isteyen kadın devam edebilir. Sadece erkeğin devam etmesi, kadının da mutlaka dava açıp bu hakkı kazanacağım diye emek vermesi doğru değil, eşitliğe de aykırı dedi ve iptal etti. Benim de kadının soyadı yüksek lisans tezimdir. Kadın hukukunda ilk akademik çalışmadır hatta. Tezime de atıf yapması tabii beni çok mutlu etti anayasa mahkemesinin. Ataerkil zihniyetten eşitlikçi zihniyete kadının soyadı maddesi de evrilmeli yazmışım. Doğru çünkü eşitlik demokrasinin temel kriteri. Kadın ile erkek eşit olursa huzur da olur. Ve ülke açısından baktığımızda aile de demokrasi, toplum da demokrasi. Bizlerin yıllardır çağrısını yaptığı gibi.
- O zaman yavaş yavaş toparlama noktasına geldiğimizde, Medeni Kanun’un 100. Yılında, genel olarak siz hukuki boyutuyla tabloyu paylaştınız bizimle. Bizim gelecek yüzyıldan beklentilerimiz ne olmalı ve bunun üzerine neler inşa edilebilir? Geri adım atılmasının bize yaşatacak kayıplar neler olur?
Şimdi kayıplar çok büyük olur. Kayba yol açmamak lazım. Nelere mal olduğunu biliyoruz. Ancak yüzüncü yıldan sonra geri adımların tekrar o taşların yerine oturtulması gerekiyor. Yeniden düzenlenmesi gerekiyor. Laik niteliğini, hukuk birliğini sağlama niteliğini yeniden Medeni Kanun’a kural olarak getirmek gerekiyor. Çünkü Türkiye Cumhuriyeti bir laik demokratik hukuk devleti. Bunu göz ardı ederek anayasada yazıyor ama biz başka bildiğimiz bir iki hukukluluk getirelim demek huzuru da ortadan kaldırıyoruz, adaleti de. Insanlar da mutlu değil. Dolayısıyla siyasetin temel amacı refah sağlamak, huzurlu bir toplum oluşturmak. Onun için kanunlarla çok alışverişte böyle geri adımlar attırmamışsınlar. Özellikle Medeni Kanun 100 yaşında, 100. Yaşından sonra 2. Yüzyılında da artık tam çağdaş bir Türkiye’ye yaraşır hale getirsinler. Çünkü yapay zeka çağındayız. Yani o kadar ilerleme oluyor ki kanundaki gerileme herhalde geçmiş bir asıra döndürür Türkiye’yi.
Laiklik olmadan, demokrasi olmadan, kadın erkek eşitliği olmadan cumhuriyetin temel niteliklerine sahip çıkıyoruz diyenler doğru söylemiyor.
- Söylemiyor. Kurtlar Sofrası’nda Kadınlar bu programın adı. Dolayısıyla sizden kadınlara da bu çerçeveden bir mesaj vermenizi rica edeceğim. Ne dersiniz kadınlara? Nasıl seslenirsiniz?
Şimdi bir devrim yasası haklar getirdi. Ama bunu ilerletmek için o hakların tam neler getirdiğini bilincinde olmalıyız, korumalıyız, geliştirmeliyiz. Bu mücadele hepimizin gerçekten. Onun için bir kere yazılmış olmakla da burada kalsın denilmiyor.
- Kadınlara düşen bir görev var mı?
Kadınlar önce kendi haklarını öğrenecekler. Öğrenen kadınların kendi haklarını kullandıkları ve güçlendiklerini birebir görüyoruz. Adli yardıma geliyorlar hatta. Yani özel avukat da değil. Devletin atadığı avukatlar aracılığıyla hakkını kazanan kadınların ne kadar güçlendiğini takip ediyoruz yıllardır. Dolayısıyla önce hakları mutlaka öğrenmek lazım. Onu bildikten sonra da yeri gelince kullanmak lazım. Çünkü hakkına sahip çıkan insanlar hakkına sahip çıkan nesilleri yetiştirecekler.
Yoksa ezilen bir nesil Türkiye’nin geleceğini inşa edemeyecek. Onun için kadınlara da çok iş düşüyor. Dayanışma içinde hep birlikte mücadeleye devam. “








