Ekrem İmamoğlu’nun savunmasının tam metni (17 Ekim 2026): “Hz. Ali’nin sözünü tekrar ediyorum: Zalim ısrarla zulme devam ediyorsa bil ki sonu yakındır”

İSTANBUL (Medyascope) – Ekrem İmamoğlu tutuklanmasından 19 ay sonra 14 Ekim’de ilk kez savunma yaptı. Savunmasını dördüncü günde tamamlayan İmamoğlu, “Hz. Ali’nin sözünü tekrar ediyorum: Zalim ısrarla zulme devam ediyorsa bil ki sonu yakındır. Eğer mazlum da ısrarla direniyorsa bil ki zafer yakındır” dedi.

İstanbul Büyükşehir Belediye (İBB) Başkanı Ekrem İmamoğlu, 19 Mart 2025’te gözaltına alınmasından yaklaşık 19 ay sonra, İBB davasının ikinci celsesinde dört gün boyunca savunma yapacak. 2 bin 500 yılı aşkın süreye kadar hapsi istenen İmamoğlu’nun bu süreçte üniversite diploması iptal edildi, hakkında farklı suçlamalarla davalar açıldı ve siyasi casusluk suçlaması yöneltildi. 14 Ekim 2026’da savunmasına başlayan İmamoğlu, 17 Ekim’de savunmasını tamamladı. Ekrem İmamoğlu, “Hz. Ali’nin sözünü tekrar ediyorum: Zalim ısrarla zulme devam ediyorsa bil ki sonu yakındır. Eğer mazlum da ısrarla direniyorsa bil ki zafer yakındır” diye konuştu.

“Siz bir fetret devrinin liderliğini yapıyorsunuz”

Ekrem İmamoğlu, Recep Tayyip Erdoğan’ı eleştirerek “Siz bir fetret devrinin liderliğini yapıyorsunuz. Türkiye tarihinde kapanacak bir parantezin içindesiniz. O parantezin kapanmasını zorla engellemeye çalışıyorsunuz. Beni hapse atarak o parantezin kapanmayacağını, bu devrin böylece devam edeceğini zannediyorsunuz. Ama buradan söylüyorum: Devriniz bitmiştir” dedi.

İmamoğlu, şunları söyledi:

“Rakibinizi sandıkta değil adliyede yenmeye çalışıyorsunuz. Diplomamı iptal ediyorsunuz, kurultayı iptal ediyorsunuz, partiyi kapatıyorsunuz. Sonra da yaptığınız o millî irade hırsızlığını kutluyorsunuz. Bu bir bitiştir. Bu, ‘Sandıktan korkan iktidar, milletten korkuyor demektir’in daniskasıdır. Allah kimseyi sizin düştüğünüz bu acınası duruma düşürmesin. Size üzülmüyorum ama milletimizi düşürdüğünüz duruma üzülüyorum.”

Ekrem İmamoğlu, basımı engellenen ve yasaklanan kitabının maketini mahkeme heyetine göstererek “Bunun içinde bomba yok. Savunmamın genişletilmiş hali bu kitaptır. İçinde şiddete çağıran cümle yok. Allah büyüktür, millet şahittir” dedi.

İmamoğlu, “Şahsımda millet iradesini tutsak alan siyasi iradeye sesleniyorum. Devriniz bitmiştir. Türkiye geçmişte de ara dönemler yaşamıştır. Bu ara dönem de bitmiştir. Yürüyemeyen, gözünün feri sönmüş, sokaktan, pazardan, camiden uzaklaştınız. Allah kimseyi sizin düştüğünüz bu acınası duruma düşürmesin” diye devam etti.

“Depremde betonların altında 50-60 bin insanın ölmesi kaderimiz değildir” diyen Ekrem İmamoğlu, “Bu mahkeme ya bunu temsil edecek sırtımızı size dayayacağız ya da size rağmen bu millet sırt sırta verecek herkesle mücadele edecek bunu unutmayın” dedi.

İşte Ekrem İmamoğlu’nun savunmasının tamamı.

“Öncelikle, tabii bu dördüncü günümüz. Bu şekilde bir dengeli bir zaman planlaması ve bir insanın anlatabilecekleri ne varsa savunma noktasındaki savunmanın hakkı ve hukuku korunması ile ilgili özenli davranış, geçtiğimiz üç gün ve inşallah bugünle beraber kıymetlidir. Teşekkür ederim. Tabii gönül isterdi ki, 600 gün sonra savunma yapacağımız bir yargı düzeni bu ülkede olmasın. Ama ne yazık ki bu bize yaşatılıyor.

Tabii benim savunmam ilk iki etapta çok daha genişti, farklı bir formdaydı. İlk başta talep ettiğim savunmayı başka bir formda hazırlamıştım. Oldukça genişti. Sonra “en son yapalım” takdirinden sonra yine de daha fazla, daha geniş bir hazırlığım olmuştu. Ve o hazırlık daha fazla bir zaman alacaktı aslında; olamadı. Sonra malumunuz bahsettiğim gibi bir kitaba dönüştürdüğüm bir özeti vardı. O ikinci savunmamın. Epeyce bir özetiydi aslında.Bugün geldiğimiz noktada aslında bu birebir bunun dördüncü versiyonu gibi de bakabiliriz.

Yani ikinci celsenin bitiminde yapmış olduğum bu savunmanın da aslında daha farklı bir form formata dönüştüğünü, hem gelişen olayların hem yaşananların daha fazla etkilediği ve ne yazık ki Türkiye’de, yani 3 ay öncesiyle bugün arasında bile nasıl bir türbülansın yaşandığını, çok yönlü türbülansın yaşandığını ve bu türbülansın bütün oluşumlarının tamamının bizim burada duruş oluşumuzla ilişkili olduğunu, sizlere ve aziz milletimize sunma gayretinde olduğum bir savunma akışına dönüştü.

Tabii çok ilginçtir ki; bu bugün çok uzun bir savunma olmayacak, dün bahsettiğim gibi. Bir aslında bitişi tasarladığım bir şekliyle sizlere ve kıymetli halkımıza sunuşumu yapacağım. Ama akşamdan sabaha bu yargılamayı derinden etkileyen olaylarla karşı karşıya kalıyoruz. Dün gece çalışmalarımı bitirdikten sonra, düzeltilen televizyon yayını sisteminden dolayı, iki gün üzerine televizyona biraz bakabildim. Ve İstanbul’da bu operasyonların başladığı iki yıl önce, tam da bu günlere geliyor yıl dönümü.

30 Ekim’de, sevgili Ahmet Özer başkanımıza yapılan operasyonla beraber en konan vurgun yapılan milli irade vurgunuyla birlikte Türkiye’nin en büyük ilçesi, 1 milyonu aşan belki fiili yaşayanlarının 1.200.000, 300.000 civarında olduğunu bildiğimiz Esenyurt’a kayyum atandı. Ve bu kayyum atandıktan sonra, aslında devletin bir mülki amiri olmasına rağmen, bu kayyum, bayağı bildiğiniz AK Parti siyaseti yaptı. Çok net yakın bir coğrafya evimin, yaşamımın, hayatımın olduğu Beylikdüzü ile iç içe bir alan olduğu için de her yaptığı işlem ve eylemden haberdar oldum.

Hatta bu kişi kaymakamken bir anda vali yardımcısı yapılıyor operasyondan önce, sonra o pozisyondan bu operasyon yapıldıktan sonra ısmarlama kayyum olarak atanıyor. Yani düşünün ki Esenyurt’a operasyon yapılacağı belli, kimin atanacağı belli. Önceden konumlandırılıyor İçişleri Bakanlığı tarafından, sonra kayyum olarak atanıyor. Bu kadar, yani bu kadar tesadüfün iğne deliği meselesi yani. Bu milletin huzurunda, gözünün önünde yapılıyor bunlar.

Dün akşam görüntüleri gördüğümde, bir kasa. Bu kelimeleri hatırlayacaksınız bu iddianameden. Bir “kasa evi” olduğunu gördük. “Gizli kasa”ların olduğu bir yeri gördük. Bu iddianamede, bu iftiraların atıldığı bu iftiranamede kasa evleri, kasa odaları, gizli kasalar, bankalardaki gizli kiralık kasalar gibi nice tarifleri gördük ve okuduk. Okumayı bırakın, yayladaki mini minnacık bir kasayı bile gizli kasa diye bu ülkenin bütün ahlak, bütün terbiye, iffet sınırlarını yerle bir eden TRT’nin ekranlarından izledik. Ve bu şekilde tariflenen ne varsa bu iftiranamede, hep diyorum ya, kişi kendinden bilir işi misali, bunu yazanlar ve yazdıranlar gizli kasa nedir çok iyi biliyorlar. Bunu yazanlar ve yazdıranlar kasa evleri nedir çok iyi biliyorlar. Bunu yazanlar ve yazdıranlar, 1 değil 5-10 tane bankada kiralık gizli kasalar nedir çok iyi biliyorlar. Vallahi biliyorlar billahi biliyorlar. Bakın bunu iddia etmiyorum iddiayı aştı artık o benim damarlarıma yerleşti. Tekrar ediyorum vallahi biliyorlar billahi biliyorlar.

Bunların yazdıklarında muhtemelen para var. Yazanların ve yazdıranların muhtemelen tarlalarında gömü var. Muhtemelen kuyuların dibinde altın var. Muhtemelen bunlar benim burada öğrendiğim Hawala diye bir sistemi kullanıyorlar. Muhtemelen buradaki insanlar döviz bürolarıyla ortak çalışıyorlar. Bunu yazanlar. Bunu yazanlar ve yazdıranlar. Muhtemelen bunu yazanlar ve yazdıranlar, yurt dışında İsviçre’de, Lüksemburg’da orda burda hesapları var. Muhtemelen bunu yazanların ve yazdıranların, o zihniyetin offshore’da hesapları var. Benim yok. Arkadaşlarımın yok. Ne gizli kasa var, ne para kuleleri var, ne başka bir şey var.

Millete yapılan zulüm var. Bu milletin cebinden çalınan paralar var. 570 milyar doları, 5 tane aksiyonla burada size yansıttım. Çok üzüldüm. Ama esas konu ne biliyor musunuz sayın başkan, sayın heyet burayı size anlatıyorum. Esas konu şu: Bir evin görüntülerini izledik sayın başkan. 7 milyon dolar, bilmem ne kadar Euro, sayısız saatler, sayısız mücevherler vesaire vesaire dökülmüş. Soruşturma böyle yürütülür biliyor musunuz? Delille olur, ispatla olur, tespitle olur.

Ama bu da değil size anlatmak istediğim. Bunun yanı sıra anlatmak istediğim şu. Şimdi bir hayal edin. Muhalif bir belediye başkanına, muhalif bir belediyenin, yani ben Cumhuriyet Halk Partisi belediye başkanıyken bana operasyon yapıldı. Bugün muhalif, adı YENİ Parti olsun veya X olsun. Muhalif bir belediyede bir belediye başkan yardımcısına yönelik bir operasyon yapılacak. Bir para evi bulunacak, bir para kasası bulunacak. 7 milyon dolar şu bu falan filan neyse Allah bilir arkasında neler çıkacak ve bu 1 buçuk senede bu 1 buçuk senede o kayyum oraya ne kadar AK Parti’de görev yapmış, ne kadar AK Parti’de bürokrat varsa, kadın kollarından, gençlik kollarından ya da AK Partili bir belediyeden bir başkan yardımcısı vesaire vesaire dolduracak. Onlarla görev yapacak. Cumhuriyet Halk Partili veya YENİ Partili veya X muhalif partili birisi bu şekilde kendi partileri kurduğu kadronun içinden bir başkan yardımcısı bir evi parayla dolduracak, ziynet eşyasıyla dolduracak ve savcılık gidecek sadece başkan yardımcısını gözaltına alıp, 5-10 tane de ona işte iltisaklı iş adamı vesaireyi gözaltına alacak sonra da tutuklayacak!

Tersi olsa böyle mi olurdu acaba? Yoksa oradaki belediye başkanını, meclis üyelerini… Çünkü niye? Yetmiyor, meclisi de düşürmesi lazım, meclis üyelerini aynen Esenyurt’ta yaptığı gibi… “Yolsuzluk” dediler Esenyurt’ta, 1 yıl, 1 yılı aşkın süre Ahmet Özer hapis yattı. O 1 yıl yatarken meğerse Esenyurt’ta götürmüşler.

Nasıl diyorum götürmüşler? Bak kimseyle ilgili böyle bir şey söylemedim. Ayan beyan ortada çünkü. Ayan beyan ortada! Peki hani operasyon? Hani kayyum nerede? Niye tutuklanmadı? Niye gözaltına alınmadı? Koca bu yargının içindeki bu insanların, bu hukuksuzluğu, bu ahlak dışı, hukuk cinayeti diye tarif edilecek bir eylemi yaptı. Çıkıp niye bir tanesi Ahmet Özer’den özür dilemiyor? Niye Ahmet Özer görevine iade edilmiyor?

Bunun için ne varsa yaşanmış olan, siyasidir. Bugün bu iftiraname; her kelimesiyle, her harfiyle siyasidir. Ve bunu aziz milletimize ve benim canım yurttaşlarıma, doğusuna, batısına, güneyine, kuzeyine, AK Partilisine, MHP’lisine, DEM’lisine, İYİ Partilisine, YENİ Partilisine, bütün partilere, bütün siyasi görüşe sahip insanlarına, Alevi’sine, Sünni’sine, Kürt’üne, Türk’üne, Laz’ına, Çerkes’ine ilan ediyorum: Bu bir siyasi davadır. Türkiye’de son 2 yılda yapılan her iş muhalefet aleyhine, gazetecilere, sivil toplum kuruluşlarına, sendikalara, iş insanlarına, her yapılan operasyon siyasidir. Bu ülkeye ihanet operasyonlarıdır.

Sayın Başkan, sayın heyet; çok önemli bir konuyu da sadece size anlatacağım. Çok çok önemli Sayın Başkan, lütfen haberdar olmadığınızı düşünüyor ve umut ediyorum. 3 gündür devamlı söyledim. Benden önce çıkan tutuklular da söyledi. Ne dedik? Bizimle ilgili kararı siz ve heyetiniz verin dedik Sayın Başkanım, sayın heyet. Bu mahkemeye siyasetin ya da yargı mensubuyken siyasallaşmış karakterlerin gölgesini düşürtmeyin, dedik. Biz bunu başarmanızı arzu ettik, etmeye ve bu ümidi kendi adımıza değil, yüce Türk yargısı adına ve sizin şahıslarınız adına temenni ediyorum, diliyorum, arzuluyorum.

Fakat belli ki birileri kararı size bırakmamaya yemin etmiş. Dün bunun çok acı ve vahim bir örneğini yaşadık Sayın Başkan. Melik Geçek kim biliyor musunuz? Melik Geçek, ben gencecik yaştayken tanıdığım, böyle evi barkı olan, yuvası olan, genç yaşta evlenmiş, bakın bir şey söyleyeceğim burada kimse alınmasın, hepinizin masumiyetine yürekten inanıyorum. Ama şurada en masum 5 kişi kim deseniz, ben bir tanesi Melik Geçek derim. Masumiyetine bütün hücreme kadar inanıyorum bak, bu kadar eminim, bu kadar eminim! Melik Geçek, dün duruşma sabahı, sabah öncesi savcı, başsavcı vekili, bütün kötü eylemlere imza atanlardan birisi, ismini verecektim ama şimdi vermiyorum, o kirli ellere bir fırsat vermemek için vermeyeceğim ismini, apar topar, apar topar ifadeye çağırılıyor.

Melik Geçek’i ifadeye alıyor SEGBİS’le. Ve Melik Geçek’e SEGBİS’te İSBAK’ta bir firmayı soruyor. O firmada Melik Geçek daha öncesi sigortalı çalışmış. 2009 öncesi. Bu diyor burada yüzlerce ihale almış diyor. O da diyor ki: “Yok” diyor, “Benim bildiğim 2 ya da 3 tane ihale almıştır” diyor. 2 ya da 3 tane ihale almıştır. Mesela siz şeyi araştırın diyor, Mehmet Türk’ün şeylerini araştırın diyor. Oraya geçelim, oraya geçelim diyor, kayda bile almıyor bunu. Bunu kayda bile almıyor. İfadesini alıyor, anlatıyor Melih, gayet samimi, içten bir şekilde ifadesini veriyor.  Diyor ki: “Melih kardeş” diyor, “Sen”. Kardeşi ben ekledim. “Sen bir 15 gün daha düşün. Bir hazırlık yap, bir hafızanı tazele. Ben seni bir daha ifadeye çağıracağım.”

Diyor ki o da masumiyetiyle, “Ben duruşmaya katılabilirim değil mi?” diyor. Tabii, tabii, katıl.” diyor. “Sen bir 15 gün bir çalış” diyor, “ben seni hatta diyor, hafta sonu aldırırım” diyor, “hafta içi de değil, hafta sonu aldırırım, sen gene duruşmalarına katılırsın” diyor. Ve SEGBİS bitiyor ve Melih kardeş buraya geliyor.

Dünü beraber yaşadık, geçirdik. Ben biraz erken çıkıyorum. Beni tek başıma götürüyorlar. Arkadaşlarım daha sonra geliyor. Geldiklerinde o olaya şahit olan bir arkadaşım, avukat görüşmemde seslenerek diyor ki: “Melih’i tekrar SEGBİS’e aldılar.” Bakın, bizim cezaevine dönüşümüzü bekliyorlar, Sayın Başkan. Planlı, tasarlanmış, mahkeme kurulmuş, Melih’in cezaevine dönüşü bekleniyor, Sayın Başkan, sayın heyet. Sabah alınan ifadede Melih’le ilgili havale yok, mahkemeye havale yok, hiçbir şey yok. Tek başına, tek başına Melih’i cezaevine girer girmez SEGBİS’e alıyorlar, mahkemeye çıkartıyorlar. Mahkemeye havale dahi edilmemiş Melih’e tutuklama kararı veriyorlar. Bu tesadüfün iğne deliği değil mi, Sayın Başkan, Sayın Heyet?

Yedek tutuklama! Bu utanmazlık değil de nedir? Hani 15 gün sonra bir daha ifade verecekti Melih. Şu anda desen ki Melih, lütfen ayağa kalk. Utanır biliyor musunuz ayağa kalkmaya? O kadar efendi, o kadar beyefendi, o kadar ahlaklı bir adam.

Omurgaları darmadağın olmuş, dans eder gibi burada ifade veren bir müptezelin, bana daire başkanlığı yapmış bir müptezelin bir ifadesi üzerine, bir ifadesi üzerine Erol Naim’in bir ifadesi üzerine, “Bu arkadaşımı dün sabah ifadesini alıyorsun, 15 gün sonra seni çağıracağım” diyorsun, akşama tutuklama veriyorsunuz. Sayın Başkan, sayın heyet bulunduğunuz kürsüde ahtapotun kolları var. Görüyorsunuz ya da göremiyorsunuz. Ahtapotun kolları var. Sandalyenizin etrafında, bilgisayarlarınızın içinde ahtapotun kolları var.

Melih’i sabah tutuklamaya sevk etmemiş ki. Öyle olsa resmi evrakta yazar. Ama gün içinde hangi talimat gitmişse, hangi tuzak kurulmuşsa, hangi pusu kurulmuşsa Melih akşam tutuklandı. Yedek tutuklama yapıldı.

Bu “adil yargılama” öyle mi? Burada bir adil yargılama var. Biz de adil yargılamada savunma yapacağız öyle mi? Kim kimi kandırıyor? Bunun adı pusu. Bunun adı arkadan vurmak. Bunun adı zulüm. Bunun adı yanlı yargı. Güdümlü yargı.

Sayın başkan, sayın heyet, soruyorum milletim, ey halkım, aziz milletimiz soruyorum; kalleşlik ne zaman bizim kültürümüze girdi? Kalleşlik bizim ne zaman kamu kurumlarının içine girdi? Kalleşlik var mıdır ya? Evladım, senden iyi kalleş olur, kalleş ol diye tavsiyen var mı annesinden babasından? Var mı? Ben duymadım. Bu topraklarda kalleşlik diye bir tavsiye ben duymadım.

Dilimizde bunları tarif edecek ağız dolusu laflar var ama ben bunları edemiyorum şu anda. Ama iyi biliyorum ki ne dinimizde var, ne bu toprakların inançlarında var, ne bu canım ülkenin irfanında var, ne bu canım ülkenin erdeminde var, yok, oğlu yok. Herkes, ben öyle yapıyorum, bazen bu olaylar olduğunda dönüyorum, anacığımı düşünüyorum, babacığımı düşünüyorum, dedelerimi düşünüyorum, hepsini gördüm, ninelerimi düşünüyorum, büyük dedelerimi gördüm, onları düşünüyorum, ben kimseyle böyle bir tavsiye olarak büyümedim. Hiç kimsenin de böyle bir yol haritasıyla büyüdüğünü bu topraklarda düşünmüyorum. İnanmak istemiyorum; bir kişinin bile.

Buradan uyarıyorum. Eyyy Sayın Cumhurbaşkanı; bu kalleş düzen, bu kurulu, pusu düzeni, pusu sisteminden kendini de koru. Bir hemşehri olarak, Sayın Cumhurbaşkanı, seni uyarıyorum. Bu kalleş düzenden, bu yürütülen iş ve işlemlerden, akşamdan sabaha, sabahtan akşama Türkiye’yi yöneten bir insanın bunlardan haberi olmayacağını, buna vakit bile ayırmayacağını bilerek, bu kalleşlikten sen dahi kendini koru. Seni uyarıyorum.

Kimin şimdi burada yargılanma garantisi var. Hani Melih ahlaklı ama bir o kadar da tutarlı, bir o kadar da mert, bir o kadar da cesur biliyor musunuz? Melih sessiz, sakin, kendi halinde, herkese saygılı ama bir o kadar da kararlıdır, biliyor musunuz? Mücadelecidir. Melih, benim yol arkadaşım, siyaset yaptı gençlik kollarında. Bana yöneticiler Melih Genel Müdür olacak, istiyoruz olmasını dedikleri de 6 ay beklettim, daha iyisini bulun dedim. Ben Melih’i genel müdür atamadım, biliyor musunuz? Bak başkaları kardeşini, abisini, ablasını, dayısını, genel müdür, bakan yardımcısı atamak için o da odayı gezip Cumhurbaşkanına onaylatırlar ama ben atamadım yol arkadaşım. Ona az güvendiğim için, yeteneklerini bilmediğim için değil, tam aksine yol arkadaşım, siyaset yaptık birlikte deyip 6 ay beklettim genel sekreter orada, insan kaynakları danışmanı orada, 6 ay beklettim. 6 ay sonra önüme getirdiler, dediler ki 3 kişi var ama yine biz Melih’i istiyoruz dediler, ben de ondan sonra Melih’e onay verdim. Ve 6 ay mı 5 ay mı bilmiyorum. Genel müdürlük yaptık operasyondan içeri alındı zaten. Biz böyle baktık biliyor musunuz insanlara.

Ben, kıymetli dostlarım, kıymetli yurttaşlarım, ben Türkiye’nin bugün içinde bulunduğu şartları bu ülkenin kaderi olarak görmüyorum. Ben, kaderin bu ülkenin, bu yurttaşların nasıl yaşayabileceğinin, yine bu yurttaşların kendi ellerinde olan bir süreç olduğunu düşünüyorum. Yoksulluk kaderimiz değildir. Adaletsizlik kaderimiz değildir. Korku kaderimiz değildir. Kutuplaşma kaderimiz değildir. Sinmek kaderimiz değildir. Bir kişiye esir olmak, kaderimiz hiç değildir. Gençlerimizin başka ülkelerde gelecek araması kaderimiz değildir. Kadınların kendilerini güvende hissetmediği bir ülke kaderimiz değildir. Depremde betonların altında 50-60 bin insanın ölmesi kaderimiz değildir. Çalışanın yoksul kaldığı, emeklinin geçinemediği, emeklinin emeklinin torununa torununa 5 lira, 10 lira dahi veremediği bir ülke kaderimiz değildir. Çiftçinin toprağından uzaklaştığı, köylerin boşaldığı, üretimin olmadığı, açlığın sefaletin kol gezdiği, bu ülkenin kendine yetemeyen bir ülke olduğu biçimi kaderimiz değildir. Girişimcinin önünü göremediği, burada üretemediği, burada yapamadığı buluşları dünyanın başka ülkelerinde yapıp biz de buradan gurur duyuyoruz seninle buradan el sallamak kaderimiz değildir.

Bizim insanımız yeteneksiz değildir. Bizim insanımız yeteneklidir. Dünya, havada uçan araba ters dönüp tekrar konan arabayı gösteriyor şovunu yapıyor. Bu şovu yapan ülkenin başındaki adam bizimle dalga geçer gibi “dostum dostum” deyip bütün kötü işleri bize yaptırıyor. Siz de burada nelerle uğraşıyoruz ondan sonra çok sıkışırsam da “eyyy” deyip buradan nara atıyoruz. Bu sesi duymak bizim kaderimiz değildir. Vatandaşın kendi devletinden korktuğu bir düzen kaderimiz değildir.

Ya sen ne büyüksün Mehmet Akif ya. Sen neyi gördün de İstiklal Marşı’nı “korkma” diye başlattın. Sana kurban olurum Mehmet Akif. Hani Kur’an-ı Kerim “ikra” diye başlamış ya “oku” demiş ya. O kadar önemli biliyor musunuz bu millete emanet olan o İstiklal Marşı’nda Mehmet Akif’in korkma diyerek başlaması. Korkma demiş bize. Bunu hisseden var mı içinde. Ben hissediyorum. Diyorum ya o dörtlüğü sanki benim için yazmış diye. Korkmayı da benim için yazmış diyorum ya. 87 milyon insan da bunu diyecek benim için yazmış korkma. Sen kimsin de senden korkacağım ya.

Şuradaki jandarma kardeş benden niye korkacak ya. İnfaz memuru benden niye korkacak ya. Kimsin. Allah’ın kulusun; bir. Bu devletin, bu memleketin bir yurttaşısın; 2. Kanunun önünde eşitiz; 3. Sen neysen ben oyum; 4.

Bu mahkeme ya bunu temsil edecek sırtımızı size dayayacağız ya da size rağmen bu millet sırt sırta verecek herkesle mücadele edecek bunu unutmayın.

Ben bütün bu kötülüklere razı değilim. Çünkü ben bu ülkeyi tanıyorum. Bu milletin neler yapabileceğini biliyorum. Enerjisini biliyorum zekasını biliyorum. Vicdanını biliyorum çalışkanlığını biliyorum. Benden daha çalışkan, benden daha zeki, benden daha enerjisi yüksek 10 milyonların bu ülkede yaşadığını biliyorum. Türkiye’nin en iyi haline ulaşacağını ben biliyorum. İnancım onun için yüksek. Onun için 12 metrekareden korkmadan sesimi yükseltiyorum. Onun için 12 metrekare bana Türkiye Cumhuriyeti’nin 786 bin kilometrekaresi gibi geliyor. Onun için birilerine saray 12 metrekareden bile küçük geliyor.

Türkiye hayalimize bütün kalbimle bütün aklımla bütün ruhumla inanıyorum. Benim hayalim büyük kardeşim. Herkes hayal kursun. Ben köyde çocukken, köyde evimiz denize bakan yamacın oturduğumda önümden sahil yolundan arabalar geçiyorken, vallahi dünyanın her yerini hayal ediyordum. Başta İstanbul olmak üzere, dünyanın her yerini hayal ediyordum. O arabayla oraya gidelim o tırla oraya bir şey taşıyalım. Ticaret hayal ediyordum. Her şeyi hayal ediyordum. 1976’dan 77’den bahsediyorum. Trabzon’un Akçaabat ilçesinin Yıldızlı köyünün sahilindeki yamaçtan bahsediyorum. Karadeniz’e bakarken kurduğum hayallerden bahsediyorum biliyor musunuz? Etiler’den Ulus’tan bahsetmiyorum ya.

Ben o gün o hayalleri kuruyorsam bugünün Türkiye’sinde benim hayalim onun yanında çırak kalır. İçimde şüphenin kırıntısı bile yok. Böyle bir Türkiye mümkündür. Böyle bir Türkiye bu milletin hakkıdır. Bizim siyasetimizin başından beri 3 kelimesini çok önemsemişim.

Vizyonu olacak. Reformcu olacak, reformcu. Değişimci olacak. Kendine değişecek. Değişecek, emanet edecek hemen. Yenilenecek, yenilenecek. İcraatçı olacak, üretecek. Ayakları yere basan büyük bir gelecek iddiasıdır vizyon. Değiştirme cesaretidir reform. Sözlerini hayata geçirme iradesidir icraat. Biz yalnız neye karşı olduğumuzu söylemedik, söylemeyiz. Ne yapacağımızı da söyledik, nasıl yapacağımızı da söyledik ve yapacağız.

Hakim: Kayıtta bir problem oldu, 10 saniye alalım.

Ekrem İmamoğlu: Tabii ki Sayın Başkan.

Teşekkür ederim. Dünya değişirken bizim seyretme şansımız olamaz. Seyredemeyeceğiz. Değiştirmek zorundayız. Yapay zekanın, otomasyonun, dijitalleşmenin, yeni enerji ve üretim teknolojilerinin dünyayı baştan aşağı değiştirdiği bir çağda, Türkiye’yi kenarda bekleyen bir ülke yapamayız. Bu dönüşümün yönünü etkileyen ülkelerden biri yapacağız, yapmak zorundayız. Vizyon, reform, icraat; bunlar ayrı ayrı sözler değildir. Bunlar, birbirini tamamlayan işleviyle bu ülkeyi geleceğe hazırlayan sözlerdir. Vizyon nereye gideceğimizi, reform neyi değiştireceğimizi, icraat ise bunu hangi iradeyle gerçekleştireceğimizi anlatır.

Çünkü Türkiye hayalimizin temeli ve odağı insandır. Bu ülkenin en büyük milli serveti binaları değildir. Beton değildir. Şehirleri betona gömmek değildir. Yolları, köprüleri değildir. Madenleri değildir, insanıdır, insanı! İnsan kaynağı, bu cennet vatanın en büyük kaynağıdır, en büyük zenginliğidir. Her çocuğun yeteneği, mini minnacık bebelerimizin o içindeki cevherler, her gencin enerjisi, her kadının emeği, her yaşlının birikimi, her yurttaşın onuru… Türkiye’nin gerçek serveti budur.

Onun için ben 40 haneli köyde doğdum ve buradayım. Onun için içinizdeki birçok insan, aynı şekilde bu kaderin birer üyesidir. Bu ülkenin nimetidir, bu toprakların bize sunduğu büyük bir zenginliktir. Cumhuriyetin nimetidir. Güzel Atatürk’ün bize sunduğu bir yol haritasıdır, içi ışık doludur. Bizim Türkiye hayalimizde hiçbir vatandaş geri bırakılmayacak. Hiçbir vatandaş bu ülkenin zenginliğinden faydalanamaz duruma düşmeyecek. Gençlerin kabiliyeti, enerjisi, yaratıcılığı üretime, bilime, sanata ve gelişmeye taşıyan büyük bir reform hareketini istiyoruz biz. Çünkü insanı merkeze almayan hiçbir kalkınma hamlesi kalıcı olamaz.

İşte bunun için ben güçlü devlet istiyorum ama güçten ne anladığımız çok önemli. Ben güçlü ve demokratik bir devlet istiyorum. Bir avuç insanın emrinde, milletin hizmetinde güçlü devlet, bir avuç insanın yönlendirdiği, istediği yere çektiği bir güçlü devlet anlayışı güçlü devlet değildir. Milletin, milletin hizmetinde devlet güçlüdür, milletin emrinde bir devlet güçlüdür. Bir avuç insan değil! Vatandaşının karşısında değil, vatandaşının yanındadır devlet. Vatandaş devletin gücünü korkuyla değil, güvenle hissedecek. Devletimiz gücünü şahıslardan değil, milletinden alacak ama en çok da adaletten alacak. Kurumlardan ve kurallardan alacak.

Her şeyi hayal edecek işte o zaman. Buradaki jandarma kardeşimin evladı da en üst düzeyde hayalini kurabilecek, benim evladım da. Bunu sağlayabilmektir benim anladığım güçlü devletten. Devleti yönetenler kanunların üzerinde olmayacak. İktidar sahipleri de herkes gibi hukuka tabi olacak. Yani dosya İBB dosyası olunca tutuklayın, ama fon vurgunu olunca tövbe hesabı açın, böyle bir hukuk olmaz! Böyle bir hukuk olmaz!

Tövbe hesabı… Kalemine sağlık gazeteci dostumuzun, en güzel o tarifledi. Hiç kimsenin soyadı, yakınlığı, sadakati hukukun, liyakatin ve millet iradesinin önüne geçemeyecek. Devlet parti devleti olamaz! Devlet bir hanedan devleti olamaz! Olamaz! Tek başıma kalsam da hayatımı feda ederim bunun için mücadeleye, onu söyleyeyim yani. Olamaz!

Hayalimizin kapısı adaletle açılacak. Çünkü adalet mülkün temeli. Devlet gücünün meşruiyeti de vatandaşın devlete güveni de adaletten doğar. Ekonomik yoksunlukla adalet yoksunluğunun birbirini büyüttüğü bu düzeni değiştirmek zorundayız. Adalet yoksunluğunu bile aştık artık, adalet bitmek üzere. Vallahi billahi böyle bir sefil dönemi Türkiye hiç yaşamadı. Adaletle ilgili sorunlu yıllarımız çok fazla, sorunlu dönemlerimiz çok fazla ama bu kadar derinleşen, bu kadar göze parmak sokar gibi adaleti yerle bir eden, bunu da açık açık söyleyen bir düzen olmadı.

Onun için ey Sayın Cumhurbaşkanı seni uyarıyorum, bunu yapanlar, bunu yapanlar sana da yapar! Yapar!

Bu milleti, bu milleti İbni Haldun’un dediği gibi “emir de kanuna, hukuka tabidir” cümlesiyle birleştirerek düşünmenizi istiyorum. Emir bile hukuka, kanuna tabidir. Ama şu anda hukuka, kanuna tabi olmayan emirlerle adalet sistemi yönetiliyor. Aksi takdirde “hükümdar yol vermezse eşkıya kervan basamaz”. Şadi Şirazi’nin dediği gibi düşünmek zorunda kalırız.

Temiz devlet yönetimini, temiz bürokrasiyi, temiz yargıyı, temiz siyaseti devlet reformumuzun merkezine koyacağız. Kamu gücünü kullanan herkesin hesabını millete verebildiği, kamu kaynaklarının kapalı kapılar altında değil açık ve denetlenebilir biçimde yönetildiği bir düzen kurmak zorundayız. Ekonomik hayat için büyük önem taşıyan düzenleyici, denetleyici kurumları bağımsız ve güvenilir hale getirmek zorundayız. Bunları yapacağız. Kapsayıcı devlet kurumlarıyla kapsayıcı bir ekonomi ortamını bu ülkeye sağlamak zorundayız.

İdarenin işlemleri, açık ve denetlenebilir olacak. Devlet yönetiminin her kademesi hesap verecek, hesap vermek zorunda. Devleti yönetenler millete karşı sorumlu olacak. Makamları kibir ve şatafatın değil sadakat ve hizmet anlayışının mekânı haline getireceğiz. Koca koca binalar, şatafatlar, 500 metre oda… Ben göreve aldığımda 16 tane makam odası. 16 makam odası, bu nedir ya? Türkiye Büyük Millet Meclisi, Gazi Meclis, egemenlik kayıtsız şartsız milletindir mirasının, emanetinin ana yeri, hücresi. Denetim gücü artmak zorundadır. Millî iradenin en geniş biçimde temsil edildiği meclis yeniden devlet yönetiminin gerçek denge ve denetim merkezi olmak zorundadır.

Güçlü devlet, nüfusunun yarısının sesini kısmayan devlettir. Halk TV’yi kapatmayan devlettir. T24’ü kapatmayan devlettir. Diğer muhalif televizyonları, gazeteleri tehdit etmeyen devlettir. Gazetecileri hapse atmayan devlettir. Kadınların emeğini, bilgisini, liderliğini ülkenin geleceğine ortak eden devlettir güçlü devlet. Ben en güçlü bir annenin evladıyım. Güçlü bir kadının eşiyim. Güçlü güçlü bir kızın babasıyım. Güçlü bir kadının abisiyim. Bütün kadınlar beni bu konumla düşünsün. Düşünsün yani. Ve böyle bakıyorum memleketime. Ve de bütün kadınların güçlü olmasını istiyorum. Olmazsa kurtaramayız bu devleti ey kadınlar.

Devlette, ekonomide, siyasette kadınların karar süreçlerindeki ağırlığı büyümek zorundadır. Güçlü devlet, yalnızca iyi günlerin devleti olamaz. Deprem geldiğinde orda olacak, yangın çıktığında orda olacak. Ama şov yapmayacak. Tedbirleri önceden alacak. Milletini aldatmayacak. Vatandaş dolandırılmadan önce denetim kurumuyla orada olacak. Sınırlarımız tehdit edildiğinde orada olacak. Terör karşısında orada olacak ama terör ortamını yaratmayacak. Organize suç karşısında olacak ve organize suça karşı orada olacak ama bütün sokakları, caddeleri suç örgütleriyle doldurmayacak. Vatandaş devlete en çok ihtiyaç duyduğu anda devlet yanında olacak. Afetlere iklime, iklim ve gıda krizine, göçe, olağanüstü durumlara hazırlıklı bir devlet.

İşte bütün yapmak istediğimiz bizim bu, biz buna talibiz. Zor zamanda hiçbir vatandaş kendisini zayıf, çaresiz ve terk edilmiş hissetmeyecek. Güçlü devleti güçlü yerel yönetimlerle tamamlamak durumundayız. Yerel yönetimleri yok ederek güçlü devlet olamazsın. Her şeyi ben bilirimle, her şeyi Ankara’ya toplayayım da saray içine tıkıştırayımla güçlü devlet olamazsın. Kayyumlarla güçlü devlet olamazsın. Rakiplerini hapse tıkarak güçlü devlet olamazsın. Hapse tıktığın rakiplerin Edirne’de, Silivri’de yatıyorsa, sen meşru olamazsın. Meşruiyetini kaybettin. Senin bu şekilde girdiğin seçim de meşru olmaz.

Yerel yönetimlerin demokratik katılımı, şeffaflığı ve hesap verebilirliğini güçlendireceğiz. Üniter devlet anlayışımızı koruyarak; yetkiyi, kaynağı, sorumluluğu vatandaşa en yakın yerde etkinleştireceğiz. Ulus bütünlüğümüzü koruyarak, bu memleketin her beldesini güçlendireceğiz. Şehirlerimizi rantın değil insanın ihtiyaçlarına göre kuracağız. Dayanıklı, güvenli, ferah ve yaşanabilir kentler var edeceğiz. Yurttaşın bir araya gelmesinden, konuşmasından, itiraz etmesinden, gösteri yapmasından, sevinmesinden, yas tutmasından korkmayan, meydanları ortak yaşamın kalbi olan bir Türkiye kuracağız.

Güçlü devlet budur. Güçlü devlet, yurt dışından ithal ettiğin tanesi 1 milyon dolarlık, 2 milyon dolarlık makam arabalarını arka arkaya dizip, çakarlarını yakarak güçlü devlet olmaz. Bu duruma düştük ey halkım, bu duruma düştük. Güçlü devlet tümüyle fakirleşmiş, yoksullaşmış bir ortamda Sümerbank’ı kurmaktır, Etibank’ı kurmaktır, şeker fabrikalarını kurmaktır 100 yıl önce. Şimdi başka bir şeyini, başka bir formunu, başka bir cumhuriyetin formunu bu ülkeye kazandırmak zorundayız, demokrasiyle güçlü.

Güçlü devlet yetmez, güçlü toplum gerekir. Huzurlu toplum gerekir, zengin toplum gerekir. Huzur dediğim şey sessizlik değildir. İnsanların korktukları için konuşmadıkları bir ülkeye huzurlu ülke denmez. İnsanların kimliklerini sakladıkları, düşüncelerini söylemekten çekindikleri, örgütlenmekten korktukları, birbirlerine kuşkuyla baktıkları bir toplum huzurlu değildir, olamaz. Huzur güvende olmaktır, güvende. Güvende hissedecek insan kendisini.

Benimin çocuğum doğdu, ne olursa olsun ücretsiz eğitimle en üst seviyeye çıkabilir diyecek. Zenginsem okutabilirim, değilsem okutamam demeyecek. Kreş lüks değil. Anadolu’nun en ücra noktasında bile 3 yaşında çocuğunu kreşe yollayan, aynı zamanda çiftçilik yapan anneleri ben hayal ediyorum.

Kendinden farklı olandan korkmadan yaşamaktır. Güvende olmak budur. Düşüncesini özgürce söyleyebilmektir, inancını da özgürce yaşayabilmektir. Özgürce örgütlenebilmek, hakkını arayabilmek, itiraz edebilmektir. Başına bir iş geldiğinde devletinin seni geride bırakmayacağını bilmektir. Bir deprem olduğunda devletin geleceğine güvenmektir, bir yangında, kazada, felakette yalnız kalmayacağını bilmektir. Haksızlığa uğradığında karşısında kim olursa olsun hukukun seni koruyacağına tamamıyla güvenmektir.

Huzur, devletine güvenen insanlardan oluşan toplumdur. Bunun kadar önemli olan bir başka güven daha vardır: Birbirimize güvenmek. Birbirimize güvenebilmek. Türkiye kendi içinde kavga etmekten yoruldu, yeter ya! Milleti böyle, böyle parçalaya, parçalaya… Böyle çatık kaşlar, asık suratlar… Yeter ya! 20 yıl, 25 yıl aynı koltuktan insanlara korkuyu, öfkeyi, şiddeti, kötü kötü göstermekten yeter, bıktı mı millet?

Güler yüz istiyor insan. Samimiyet istiyor, neşe istiyor, umut istiyor. Kimliklerimizi birbirimize karşı silah haline getirmekten yoruldu. Mahallelerimizi birbirinden ayırmaktan, yaşam tarzlarımızı yarıştırmaktan, farklılıklarımızı sürekli bir korku sebebi haline getirmekten yoruldu. Biz bunu değiştireceğiz. Biz bunu İstanbul’da yaptık. Millet bundan memnun oldu, mutlu oldu.

Türk’ün Kürt’ten, Kürt’ün Türk’ten şüphe etmediği bir Türkiye. Bir korku paranoyası var, bundan kurtulan bir Türkiye istiyoruz biz. Her Kürt, en az benim kadar vatanseverdir, ben her Kürt vatandaşıma öyle bakıyorum. Ben en az benim kadar İstanbul’u seviyor, en az benim kadar Trabzon’u seviyor, ben de en az onun kadar Diyarbakır’ı, Hakkari’yi seviyorum. Ben Van’da ne kadar eşit hissedersem, o da benim köyümde o kadar eşit hisseder topraklarda. Sünni’nin Alevi’ye, Alevi’nin Sünni’ye kuşkuyla bakmadığı bir Türkiye kimseye inancını dayatamaz, öğretmeye kalkmazsın ya. Herkes inancını yaşayacak.

Bir memleket nasıl yönetildiğini, insanına nasıl davrandığını anlamak istiyorsanız bazen her şeyden sıyrılıp önce sofranıza bakacaksınız. Kimler oturuyor o sofrada? Kimler ayakta bekliyor, kimler kapıda bırakılmış? Kimin önüne bir lokma ekmek koyulmuş, kimin tabağı boş? Ve en önemlisi o sofrada kimin söz hakkı var? Kim ötelenmiş?

Bizim bu topraklarda sofra adabı çok kıymetlidir değil mi biliyorsunuz, çok kıymetlidir. Sofra adabı bellidir, kapı çalınır bir kişi daha gelir. Ne yaparız, hemen yana kayarız. Ona yer açarız. Bir tabak daha koyarız sofraya. Gerekirse ekmeği biraz daha ince böleriz ama paylaşırız. Ama kimseye sana bu sofrada yer yok demeyiz, der miyiz, demeyiz. Çünkü biliriz ki kalabalık sofra bereketlidir. Lokma paylaştıkça çoğalır.

Bu hakikati yıllarca unutturmaya çalıştılar bize yıllarca. Bir başkasına yer açarsan, senin yerin daralır dediler. Yerini çalar bile dediler. Bizi birbirimizin varlığıyla korkuttular. Sofrayı daralttık, kapıları kapattık, birbirimize mesafe koyduk. Aramıza bariyerler oluşturduk. Sonra da bu memleket neden huzur bulamıyor diye sorduk, utanmadan. Sofrayı büyüteceksiniz kardeşim. Lokmayı adil bölüşeceksiniz. Ekmeği çok üreteceksiniz, adil bölüşeceksiniz. Ve bu ülkenin sofrasında kimse misafir değildir, bunu unutmayın. Herkes bu memleketin eşit ve onurlu bir parçasıdır.

Ben bu sofra anlayışının en güzel, en derin karşılıklarından birini ilk tanıdığımdan itibaren Alevi canların kadim geleneğinde kültüründe 40’lar Meclisinde buldum. Ben Sünni kültürüyle yetiştim Sünni’yim. Ama orada buldum, yaşadım. 40’lar Meclisinde sofra, yalnızca lokmanın paylaşıldığı bir yer değildir. Aynı zamanda bir meydandır. Orada kimse inancıyla kimliğiyle bir başkasından üstün değildir, her can kıymetlidir. Bakın bunlar bu toprağın sesi. Bu sözler benim sözlerim değil bu toprakların sözü.

Küçük de uludur, büyük de. Birbirine kırgın 2 can varsa önce gönüller alınır. Çünkü bilinir ki gönül kırıklığıyla birlik kurulmaz. Birinin derdi herkesin derdi, birinin sevinci herkesin sevinci olur. Ve o meydanda hep o güzel söz söylenir, 1’imiz 40’ımız, 40’ımız 1’imiz. Ben bu sözü bugüne kadar okuduğum nice demokrasi tarifinin en sade, en insani ve en derinlerinden biri olarak görüyorum. Birimiz 40’ımız, 40’ımız birimiz. Bak sen şusun, sen busun demiyor. Ne olursan ol gel diyor. İster Hacı Bektaş’a gidelim, ister Mevlana’ya gidelim, ister diğer erenlere gidelim.

İşte tam da buradan bakarsak Alevi canlar da bu ülkede cumhuriyetin ve demokrasinin en önemli sigortası ve savunucusu olduğunu hepimiz biliyoruz. Ve kendime soruyorum bu memleketin kendisi neden kocaman bir 40’lar Meclisi olmasın?

O meydanda Alevi’si, Sünni’si, Ermeni’si, Süryani’si, Kürt’ü, Türk’ü, herkes, Çerkez’i, Laz’ı, kimse kimseye sen neden buradasın diye sormadan neden birlikte olmayalım? Olmak zorundayız zaten. Ne güzel bir birliktelik. İşte benim Türkiyem dediğim yer bu meydandır. Ve herkesin içi rahat olsun, ben o meydanda o sofrayı birlikte kurma sözümden asla vazgeçmedim, vazgeçmeyeceğim. Ekmeğimizi de sözümüzü de birlikte paylaştığımız bir memleket için yürümeye devam edeceğim. 72 millete bir nazarla bakan bir memleket için bu yoluma asla sapmadan devam edeceğim.

Ben anacığımla, ben siyasete başladığımda Aleviliği tanıdım. İtiraf etmiyorum, bunu yeri tutmuyor, böyle. Yani birçok şeyi hayatta insan öğreniyor. Baktım ki yani nasıl şeylerle insanların aklı, ben kaldı ki hiç kimseyi ayırt etmeden hayatımı geçirdim. Öyle bir aile terbiyem var Allah’ıma şükür. Kürt ortağım oldu, çalışanlarım oldu. Alevi ortağım oldu. Anneciğime dedim ki bir gün, ilçe başkanıyım Cumhuriyet Halk Partisi dönemimde, “Bugün” dedim, “Cemevine gideceğim, senle oraya gideceğiz anne” dedim Muharrem ayında. “Uşağım ben oruçluyum” dedi. Dedim: “Tamam, orada lokma yiyeceğiz, orada da insanlar oruçlu” dedim. “Yapma ya” dedi. Anacığımla gittik. Pırlanta gibi insanlar, her gittiğimde beni her biri anne gibi karşılayan anneler, kadınlar yine karşıladı, annemin de gözleri doldu. Orucunu açtı insanlar, dualar edildi. Çıktık arabaya bindik, annemin ilk lafı ne oldu biliyor musun? “Uşağım” dedi, “Amin demiyorlar, Allah Allah diyorlar, daha güzelmiş” dedi ya. O kadar hoşuma gitti ki anamın o tarifi. Birbirimizin hakkında bilgimiz yok, aramızda dağlar var.

Dindar seküler yaşam tarzını tehdit saymayacak birbirine. Sekülerin dindarın inancından endişe etmediği bir Türkiye kuracağız. Birbirimize benzediğimiz için değil, birbirimizden farklı olduğumuz halde aynı ülkeye ait olduğumuz için güçlü olacağız. Çünkü Türkiye’nin çeşitliliği zaafı değildir. Onun için Türkiye’nin çeşitliliğine Türkiye’nin gücü olarak baktım ve bakıyorum. Farklı kimliklerimiz olacak, farklı inançlarımız olacak, farklı hayatlarımız olacak, farklı fikirlerimiz, farklı siyasi tercihlerimiz olacak ama ortak bir vatanımız var bizim. Ortak bir Cumhuriyetimiz var, ortak hukukumuz var ve en önemlisi ortak geleceğimiz olacak. 1 milimetrekaresine bu ülkenin zarar getirmeyeceğiz. Ulusal bütünlüğümüzü kimse bozamayacak.

Kendi tarihiyle ve kendi toplumsal çeşitliliğiyle barışık bir Türkiye kuracağız. Geçmişini inkar etmeyen, acılarını görmezden gelmeyen, farklılıklarını tehdit değil zenginlik sayan bir Türkiye. Kendisiyle kavgası olmayan bir Türkiye. Bizim huzur anlayışımız budur. Ama huzurun bir ayağı toplumsal barışa, diğer ayağı da geleceğe güvendir. Bir anne baba çocuğunu devlet okuluna gönderdiğinde az önce söylediğim gibi “Benim çocuğum iyi eğitim alacak, yeteneği varsa önüne her kapı açılacak” diyecek. Çalışırsa iyi işe girebileceğini bilecek. Kim olursa olsun bu ülkede hakim, savcı, vali, kaymakam, bakan, başbakan, cumhurbaşkanı olabileceğini bilecek.

Kimse bizi aldatmasın yani. “Biz ayrımcı değiliz!” Yahu sen seçimin meydanlarında milleti bölmüşsün zaten yıllarca. Hem de ikiye de bölmedin. Torpil aramak zorunda kalmayacak, bu ülkede insanca yaşayabileceği bir gelir elde edebilecek. İşte huzur bu! Genç bir insan “Yarın işsiz kalırsam ne olur?” diye korkmayacak, çalışan “Hastalanırsam ailem ne olur?” diye korkmayacak, emekli “Ay sonunu nasıl getiririm?” diye korkmayacak, çiftçi 1 yılın emeğinin karşılığını alıp alamayacağını düşünerek toprağa küsmeyecek, esnaf yarın hangi kuralın değişeceğini düşünerek yaşamayacak. Meclis üyesi, yurt dışında kaçak olan evladını Türkiye’ye getirirsek AK Parti’ye oy vereceksin, yoksa getirmeyiz diye bir muameleye tabi kalmayacak. Bir belediye başkanı, “Seni hapse atarız ya da bize geçeceksin” diye bir muameleye tabi kalmayacak.

İnsanlar yarınlarına güvenecek. Bu güveni sağlıkta da eğitimde de somutlaştıracağız. Sağlık hizmetini bir lütuf değil temel bir hak olarak göreceğiz, her yurttaşın ulaşabildiği, kaliteli, insan onuruna yakışır. Eğitimde hedef diploma değil, bugünkü sistemde zaten diplomayı elinden alıyorlar.

Çocuklarımızı özgür düşünen, sorgulayan, üreten, dünyayla rekabet eden bireyler olarak yetiştireceğiz. Bu ülkede hiçbir çocuğun kaderi, doğduğu evin imkanlarıyla sınırlı kalmayacak bir ülke var edeceğiz. Devlet okulları fırsat eşitliğinin gerçek kapısı olacak. Bu ülkenin itibarı binaların ihtişamıyla değil, çocuklarına verdiği değerle ölçülecek bir ülke olacağız.

İlk kez bir kuşağın bir önceki kuşaktan daha yoksul olduğu bir Türkiye’yi biz kabul etmiyoruz. İlk kez bu ülkede bir kuşak daha önceki kuşaklardan çok yoksul ve bu yoksulluğu kapatmak kolay olmayacak, bakın uyarıyorum. O 570 milyar dediğin sadece bunun bir görünen kısmı, sebebi bu. Yoksa İBB’de bulunamayan 560 kuruş değil.

Bu ülkede özgürce üreten, dünyayla yarışan, “iyi yaşamak için Türkiye’de kalmak durumundayım” diyen bir gençlik var edeceğiz. Yapay zekadan biyoteknolojiye, yeşil enerjiden ileri imalata, sağlık teknolojisine kadar dünyanın geleceğini belirleyen Türkiye’nin gençlerini alan açacağız. Çocuklarımızı gelmekte olan dünyaya hazırlayacağız. Çünkü huzur sadece güvenlik değil, gelecek güvencesidir.

Türkiye’yi zenginleştirmek zorundayız. Türkiye’nin zenginliğini birkaç kişinin zenginliğiyle ölçemeyiz, böyle bir rezalet olmaz. Bu ülkenin gerçek zenginliği vatandaşın hayatıdır. Çalışanın emeğinin karşılığını alabilmesidir. Emeklinin onuruyla yaşayabilmesidir. Çiftçi ürettiğinin karşılığını alabilmesidir. Genç, iyi bir eğitimden sonra işe ulaşabilmesidir. Bir çocuk hangi ailede doğduğuna bakılmaksızın yeteneğine göre büyüyebiliyor mu, ona bakabilmektir.  Bir kadın ekonomik bağımsızlığa sahip olabiliyor mu, onu sağlayabilmektir. Vatandaş çalışarak ev sahibi olabileceğine, çocuk okutabileceğine, geleceğini kurabileceğine inanıyor mu? Bunun cevabını bulabilmektir. Bizim siyaset anlayışımızın ölçüsü budur.

Ürettiğimiz zenginliği adil paylaşacağız. İşçinin, çiftçinin, sanayicinin, esnafın, girişimcinin, sendikanın, kooperatiflerin, akademisyenin, gençliğin, kadının, yerel yönetimlerin, meslek örgütlerinin katıldığı büyük bir Türkiye iktisat seferberliği başlatacağız. Büyük bir seferberliğe ihtiyacımız var, çok geriye düştük ey dostlar. Çok geriye düştük ey halkım. Bir aldatmacayla karşı karşıyayız. Uyan ey halkım. Ayağa kalk ey halkım. Harekete geç ey halkım. Sesini yükselt ey halkım.

Planlamayı, teşebbüs hürriyetiyle, kamusal aklın piyasanın yaratıcılığıyla sosyal adaleti üretim gücüyle birleştireceğiz. Hedefimiz üretken, adil, özgür, sürdürülebilir, dünyayla rekabet edebilir bir ekonomi olacak. Birlikte iktisadi anayasamızı yazacağız. İşçinin, çiftçinin, sanayicinin, esnafın, girişimcinin, sendikaların, kooperatiflerin, akademisyenlerin, gençlerin, kadınların, yerel yönetimlerin, az önce ifade ettiğim gibi her birlikte ayağa kalktığı bir Türkiye üreteceğiz.

Ne keyfi devletçilik, ne kuralsız bir ekonomi. Ne yalnız borçla dönen bir düzen, ne de birkaç çevreye imtiyaz dağıtan bir büyüme modeli. Planlamayı, teşebbüs hürriyetiyle, kamusal aklın piyasanın yaratıcılığıyla sosyal adaleti üretim gücüyle buluşturacağız. Cumhuriyetin ikinci yüzyılında Türkiye’nin yeni kalkınma rotasını çizeceğiz. Yapısal reformları kararlılıkla hayata geçirerek üretimde, teknolojide, verimlilikte, katma değerde büyük bir sıçrama gerçekleştireceğiz.

Bir sıçramanın anahtarı güvendir. Ekonominin patronu güvendir. Hukuka, kurumlara, kurallara, yarınına güven bu topraklara döndüğünde yatırım da dönecek, üretim de büyüyecek. Üreten kazanacak, yatırım yapan kazanacak, alım teri kazanacak, bilgi teknolojik girişimcilik kazanacak. Zenginleşme sosyal adaletle birlikte ilerleyecek. Hiç kimse tek başına kurtulmaya çalışmayacak. Kurtuluş yok tek başına, ya hep beraber ya hiçbirimiz. Birlikte üreteceğiz, birlikte güçleneceğiz, birlikte zenginleşeceğiz. Ürettiğimiz refahı adil biçimde paylaşacağız. Ülke büyüyecek, milletin sofrasındaki ekmek küçülmeyecek. Refahı rakamlarla değil, insanların hayatında göreceğiz.

Emeği merkeze alacağız. İşçinin, çiftçinin, memurun, mühendisin, öğretmenin, sağlık çalışanının, sanatçının, esnafın, girişimcinin emeğine değer vereceğiz. Emek kutsaldır. İşte o zaman refah kalıcı olur.

Huzurlu ve zengin Türkiye budur. İnsanların birbirinden korkmadığı, devletinden korkmadığı, yarınlarından korkmadığı, çocuğunun geleceğinden korkmadığı, özgürce örgütlendiği, hakkını özgürce aradığı bir Türkiye. Huzur budur, refah budur, toplumsal barış budur. Ortak geleceğimizi doğayla da barışık, olacağı toprağını, suyunu, havasını, ormanını, denizini, bütün canlılarını toprağının altını, üstünü koruyan, kalkınmayla sürdürülebilirliği birlikte düşünen bir Türkiye kuracağız. Tarımı, gıda güvenliğini stratejik bir mesele olarak ele alacağız. Çiftçiyi, köylüyü, tarım alanlarını güçlendireceğiz. Sağlıklı, nitelikli beslenmenin altyapısını kuracağız.

Bu Cumhuriyetin makbul vatandaşı olmayacak, makbul olmayan vatandaşı da olmayacak. Devletin karşısında boynu bükük insan değil, devletin eşit sahibi olan yurttaş olacak. Bir yurttaşın hakkı soyadına, kimliğine, inancına, siyasi görüşüne, servetine veya iktidara yakınlığına göre değişmeyecek. Kimse hakkını isterken, minnet etmek zorunda kalmayacak. Kimse düşüncesini söylerken, başıma ne gelir diye korkmayacak. Kimse inancını yaşadığı için, kimliğini ifade ettiği için, demokratik sınırlar içinde örgütlendiği için kendisini ikinci sınıf hissetmeyecek.

Kadınlar, hayatın her anında eşit ve özgür olacak. Tüm farklı inançların huzur içinde, eşit şekilde yaşamasının teminatı olan laikliği koruyacağız. Vatandaşları yerli ve milli olanlar ve olmayanlar diye ayırmayacağız. Herkesi milli, herkesi yerinde göreceğiz. Bütün vatandaşlarımızı makbul sayacağız, bütün vatandaşlarımızı muteber sayacağız. Herkes kimliğini, inancını, siyasi görüşünü gururla, güvenle, korkusuzca yaşayacak. Herkes farklı olabilir, ama herkes eşit olacak. Cumhuriyet, herkesin cumhuriyeti olacak. Bizim Türkiye hayalimiz bu kucaklaşmadır. Tarihiyle, coğrafyasıyla, bütün sosyal ve kültürel dokusuyla bir buluşmadır.

86 milyonu can kulağıyla dinleyeceğiz. Tek bir yurttaşımız bile kendisini eşit hissetmediğini söylüyorsa bunu ciddiye alacağız. Devletin ve siyasetin çözmesi gereken bir mesele olarak göreceğiz. Eşit vatandaşlığı yalnızca kanun önündeki eşitlik olarak da görmeyeceğiz. İnsanların kendi kimliklerini, dillerini, kültürlerini, inançlarını özgürce yaşayabildiği, ortak yurttaşlıkla buluşurken farklılıklarını saklamak zorunda kalmadığı bir demokratik hayat kuracağız.

Adil ve serbest siyasi rekabet ortamını sağlamak zorundayız. Rakipsiz bir siyaset kabul edilemez. Bütün bunların güvencesi demokrasidir. Rakiplerinden korkan bir iktidar, kabul edilemez. Devlet gücünü kullanarak kendisine rakip seçen bir iktidar, kabul edilemez. Millet kimi istiyorsa aday o olur. Millet hangi partiyi istiyorsa, onu kurar. Hangi siyasi hareketi istiyorsa, onu büyütür. Hangi ittifakı istiyorsa, onu oluşturur. Kimi istiyorsa, onu iktidar yapar.

İktidar rakibini seçecek, millet iktidarı seçecek, böyle bir şey olur mu ya? Millet, iktidar rakibini seçmeyecek, millet iktidarı seçecek. Çünkü siyasi rekabet yalnızca siyasetçinin hakkı değildir, siyasi rekabet vatandaşın güvencesidir. Burada bugün savunduğumuz şey budur. Ve rekabet olmazsa hesap verme olmaz, rekabet olmazsa yenilenme olmaz. Rekabet olmazsa yalnızca siyaset çürümez, ekonomi de çürür, devlet de zayıflar, ülkenin dünyayla rekabet kapasitesi yerle bir olur. Adil ve demokratik siyasi rekabet yalnızca demokrasinin gereği de değildir, vatandaşın refahının ve ülkenin gelişmesinin şartıdır.

Meclis, halkın meclisi olacak. Farklı görüşlerin özgürce konuşulduğu, denetimin işlediği, uzlaşmanın zayıflık değil, demokratik güç sayıldığı bir siyasal düzen kurmak zorundayız.

Gerçek rekabet, yalnızca iktidarı değiştirme imkanı değildir. En iyi fikrin, en iyi kadronun, en iyi çözümün yarışmasıdır. Siyasette rekabet güçlendikçe devletin, ekonominin, toplumun da rekabet kapasitesi güçlenecektir. Rekabeti ortadan kaldıran siyaset, yalnızca muhalefeti zayıflatmaz, ülkenin tamamını zayıflatır. Bilim insanının, girişimcinin, sanatçının, sporcunun, gencin dünyadaki rakipleriyle yarışabilmesi için, önce kendi ülkesinde adil kurallara, özgürlüğe, fırsat eşitliğine güvenmesi gerekir.

Ben, içine kapanmış bir Türkiye’yi hayal etmiyorum. Dünyada sözü dinlenen bir Türkiye hayal ediyorum. Öngörülebilir bir Türkiye, güvenilir bir Türkiye, itibarlı bir Türkiye. Dış politikasını hamasetle değil, akılla, bilgiyle, liyakatle, stratejik devlet anlayışıyla yöneten bir Türkiye. Ulusal bağımsızlığımızı koruyan, vatandaşın refahını sağlayan, bölgesinde barış üreten, dünyada itibarı yüksek, demokratik bir Türkiye istiyoruz biz.

Vatandaşın pasaportunun değerli olduğu bir Türkiye. Avrupa, Karadeniz, Akdeniz, Orta Doğu, Kafkasya, Orta Asya arasındaki eşsiz konumunu milletin refahına dönüştüren bir Türkiye istiyoruz biz. Dünyada güçlü, dönüştürücü, lider bir Türkiye istiyoruz. Dış politikadaki pusulamız Türkiye’nin uzun vadeli milli çıkarları, barış, öngörülebilirlik ve kurumsal akıl. Türkiye gelişmeleri yalnızca izleyen değil, çözüm öneren ve yön veren bir ülke olmalıdır.

Türkiye’nin Avrupa Birliği ile bütünleşmesi tarihsel ve jeopolitik bir sorumluluktur. Bu bir dış politika tercihi olmanın ötesinde cumhuriyetimizin çağdaşlaşma yolculuğunun doğal bir devamıdır. Biz Avrupa’nın kapısında bekleyen değil, ortak geleceğe eşit haklarla katılan bir Türkiye istiyoruz. Çünkü güçlü ortaklık eşitlikle kurulur. Avrupa Birliği bugün adaylık ile üyelik arasındaki yolu yeniden tasarlamaya çalışıyor ve bizi çok uzakta görüyor. Türkiye bu tasarımın dışında kalmamalıdır. Masada olmayanın geleceği başkaları tarafından yazılır. Biz o masada yerimizi alacağız.

Şunu açıkça söylüyorum. Türkiye’nin üyeliği, yalnızca Türkiye için hedef değil, Avrupa için de bir zorunluluk olduğunun altını çiziyorum. Enerji güvenliğinden göç göç yönetimine, savunmadan ticarete, genç nüfus nüfuslar üretime, üretim gücüne ve insan kaynağı zenginliğine kadar Türkiyesiz bir Avrupa eksik kalır. Avrupa başarılı olamaz. Avrupa’nın Türkiye’ye ihtiyacı vardır. Türkiye’nin Avrupa Birliği’yle bütünleşmesi sorumluluktur. Avrupa’nın Türkiye’yi kabul etmesi zorunluluktur.

İşte benim Türkiye hayalim bu. Ve ben burada yalnız bir temenni anlatmıyorum. Bu alanların tamamında kapsamlı reform projelerimizi hazırladık, çalışmalarımızı yaptık. Ortak akılla çalıştık. Bilimi tekniği kullandık. İnsanlarımızın aklıyla birlikte ürettik. Beylikdüzü’nden İstanbul’a, İstanbul’dan Türkiye’ye yürüdüğümüz yol budur. Bize yapılan bugünkü hukuksuz yargı müdahalesinin temeli de buradan başlamıştır. Türkiye’nin ihtiyacı olan doğru hedefleri sadece söylemek değil, o hedeflere ulaşacak kapasiteyi kurmaktır hedefimiz. Biz vizyonumuzu programa, programımızı takvime, takvimimizi icraatimize dönüştürdük, dönüştürmeye Türkiye’de devam edeceğiz. Yıllardır geniş ekiplerle, uzmanlarla, ortak akılla reform hamlesi üzerinde çalışıyoruz. Biz ülkemizi dert ediniyoruz. “Biz” diyorum çünkü bunun içinde milletimizin evlatları var. 87 milyon insanımıza güveniyoruz.

Bütün bunları tek bir cümlede toplamak gerekirse evet cumhuriyet herkesin cumhuriyetidir. Bizim en büyük hedefimiz budur. Çünkü güçlü ülkenin yolu toplumsal dayanışmadan geçer. Birlikte yaşamaktan geçer. Her vatandaşı eşit gören hukuk düzeninden geçer. Ortak tarihimize güveneceğiz. Ortak vatanımıza güveneceğiz. Müştereklerimizin üzerinde ortak geleceğimizi kuracağız. Kültürlerimizi yarıştırmayacağız. Kimliklerimizi yarıştırmayacağız. İnançlarımızı yarıştırmayacağız. Kültür savaşlarıyla bu milletin enerjisini düşürmeyeceğiz. Milletimizin kalbine örülmek istenen duvarları yıkacağız.

Çünkü ben, milletimi tanıyorum. Bu milletin kalbinde dikenli tel yoktur. Bu milletin kalbinde birlikte yaşama iradesi vardır. Biz o iradeye güveneceğiz. Biz oy verenin hakkını da koruyacağız, vermeyenin hakkını da koruyacağız. Bizi sevenlerin hukukunu da sevmeyenlerin hukukunu da. Çünkü devlet bizim devletimiz olmayacak. Herkesin devleti olacak. Cumhuriyet, bizim cumhuriyetimiz olmayacak, herkesin cumhuriyeti olacak.

Türkiye hayalimize bütün kalbimle inanıyorum, bütün aklımla inanıyorum, bütün ruhumla inanıyorum. Böyle bir Türkiye uzak bir hayal değildir. Ne kadar biliyor musunuz? Elinizin uzandığı yer kadar yakındır. Böyle bir Türkiye mümkündür. Böyle bir Türkiye bu milletin hakkıdır. Hazırdır bu millet buna. Zamanı ilk seçimdir. İlk sandıktır. Sandığa hazırlıklı olmaktır mesele.

Kıymetli milletim, elbette sözümün sonuna geldim. Ülkemizin halini bize yaşatılanları, varılmak istenen yeri anlattım. 19 Mart sabahını, bir manşetten doğan iddianameyi, şablondan çıkan örgütü, zamanda geriye akan paraları anlattım. Beylikdüzü’nden İstanbul’a uzanan yolu, ailemi, babamın alın terini anlattım. Ve bu ülke için kurduğum hayalleri de anlattım.

Bu dosyanın kapağında benim adım yazıyor: “Ekrem İmamoğlu çıkar amaçlı suç örgütü” deniyor. Ama biliyorum ki bu dosyada yargılanmak istenen ben değilim. Bu dosyada 31 Mart’ta sandığa giden milyonlar yargılanıyor. Bu ülkede geleceği tasarlayacak ve kararı verecek milletin gelecekteki seçimdeki iradesi yargılanıyor. Bugünden geleceğe vesayet ortaya konulmaktadır. 1 kez değil 3 kez aynı kararı veren İstanbullu hemşehrilerim yargılanıyor. Bu ülkede iktidarın sandıkla değişebileceğine hala inanan 87 milyon yurttaş yargılanıyor.

Onun için en başta ne dediysem en sonda da onu söylüyorum. Ben burada savunma yapmıyorum. Bu iftiranameyi yazanları ve yazdıranları yargılıyorum ve yargılamaya devam edeceğim.

Bu salonda aylarca benden hesap soruldu, ben de şimdi milletimin huzurunda bu dosyanın defterini kapatıyorum. 560 milyar dediler, 560 kuruş bulamadılar. Rakamı 160 milyara indirdiler. 3’te 2’sini Maden Kanunu’nu açmadan davanın tarafı olan bir bakanlığın memurlarına hesaplattırdılar. Geri kalanını borcunu ödemekten, kâr etmekten, ihaleyi iptal edip daha ucuza yaptırmaktan zarar diye yazdılar.

“Örgüt” dediler, şemaya koydukları adam “Ben örgüt yöneticisi değilim” dedi. Örgütün kuruluş cümlesini saydı, “Ben onu şablon olarak gördüm” dediler. Yöneticiler birbirini bu salonda tanıdı. Çünkü öyle bir örgüt yok!

“Casus” dediler, delil diye 5 dakikalık bir nezaket ziyaretinin fotoğrafını koydular. Aynı beyefendinin devletin en üst düzey yetkilileriyle geçmişten bugüne onlarca fotoğrafı var. O Cumhurbaşkanı Yardımcısı, o Milli İstihbarat Başkanı, Ekrem İmamoğlu hapiste ve casus!

“Rüşvet” dediler, rüşvet verdiğini söyle, verdiği söylenen “Hissettik” dedi. Parayı aldığı söylenen beni ilk defa Vatan Emniyet’te gördüğünü söyledi. Rüşveti kreşe, bir okula, bir kavşağa, bir metro hattına çarptıklarını herkes bu salonda gördü. Bizim elimizde noter var, tapu var, dekont var, Sayıştay var, Hazine izni var, kurum içi denetimler var. MAPEG yazısı var, Sosyal Güvenlik Kurumunun borcu yoktur yazısı, belgesi var. Onların elinde ne var? Tahliye ile takas edilmiş, bir gecede değişmiş, eşiyle, çocuğuyla, malıyla sıkıştırılmış insanların ağzından alınmış cümleler var. Bir de neyi bulacağı önceden söylenmiş bilirkişilerin raporları var. İşte akşamdan sabaha Melih’in yaşadıkları var.

155’e çıkartıldı eylem. Hangisinde, hangisinde bana dair somut bir belge, somut bir evrak, somut bir söz var elinizde? Hangisine dair somut bir görüntü var elinizde? Kime, tek bir kamu malını peşkeş çekmişim? Kime tek bir kamu ihalesini peşkeş çekmişim, tek bir tane? Kimi zengin etmişim, kimi zenginleştirmişim? 5’li, 10’lu, 15’li gruplar, kimi kurmuşum? 1 yılda 114 bin tane ihalenin yapılmadığı kadar açık ihale yapıldığı bir dönemi var etmişiz biz. %70’i, 80’i geçmişten gelen yüklenicilerin yaptığı iş kapasitesini üretmişiz İstanbul Büyükşehir’de. Kimi ayırmışız? Kalyon’a “İş yapamazsınız” mı demişiz? Cengiz’e “İş almışsa ihale yapacak” demişiz, “Al, yap işini bitir, git başımızın üstünde yerin var” demişiz.

Kendisi ne yapmışsa etraftan aynı şeyi bekleyen bir zihniyetle mücadele ediyoruz biz burada. Bu dosyada suç geliri dedikleri her şeyin adresi bellidir. Biz kamuya hizmet ettik, kamuya iş ürettik ve insanların gönlünü, hayatını mutlu ettik, huzurlu kıldık.

Buradan çok açık söylüyorum, ben ayrıcalık istemiyorum. Bana başka, rakibime başka hukuk istemiyorum. Bugün bize yapılanın yarın başkalarına yapılmasını hiç ama hiç istemiyorum. Çünkü bizim mücadelemiz intikam mücadelesi değil. Bizim mücadelemiz adalet, demokrasi ve cumhuriyet mücadelesidir. Bu ülkede yarın hukuk geri geldiğinde bu dosyayı kuranlar da hakim karşısına çıkacak. Adım gibi eminim! Ekrem İmamoğlu’nun kelimesi kadar, harfi kadar gelecekten eminim. Yaradan bunu bana yaşatacak, 87 milyona bunu yaşatacak.

Ama şafak vakti kapıları kırılmadan çıkacak insanlar, avukatlarıyla adil bir savunma yapacak insanlar, biz böyle bir Türkiye istiyoruz. Kapısı açılıp geceliğiyle kadını çekmek için gayret eden insanlar, onu görüntüleyen, oradan bir ses “Abi kapatın kapıyı, içeri dal, içeri dal” diyen bir sabah operasyonunu, gece operasyonunu, iffete, namusa saldıran bir anlayışı bu ülkeye yaşattırmamak için mücadele edeceğiz biz.

Herkesin evladını koruyacağız, herkesin çocuğunu koruyacağız. En caninin, en başinin bile evladını, ailesini koruyacak bir düzeni inşa edeceğiz biz. Savunmaları kısıtlanmayan, kitapları toplatılmayan, aileleri rehin alınmadan süreçleri işleten bir Türkiye var edeceğiz biz.

Bir itirafçının “tahmin ediyorum”la değil, belgesiyle, kaydıyla, her şeyiyle, ispatıyla yargılanacaksa yargılanacak insanlar. Mışla muşla değil ya. Aramızdaki fark bu. Onlar hukuku silah yaptı, biz hukuku herkes için, onlar için de yeniden kalkan yapacağız.

Benim cumhurbaşkanlığı hedefimde, bana hayatında hiç oy vermemiş bir vatandaş sabah kalktığında şunu söyleyebilmelidir: Benim devletim hala benim devletimdir. Omzunu diyecek, onun huzurunu hissedecek. Hiçbir endişesi olmayacak.

Mahkemesi onun mahkemesi olacak, polisi onun polisi olacak, valisi onun valisi olacak, askeri onun askeri olacak, jandarması onun jandarması olacak. Valisi, kaymakamı, emniyet amiri, milli eğitim müdürü, herkesin bürokratı olacak. Hazinesi onun hazinesi olacak. Cumhurbaşkanı, yalnızca kendisine oy verenlerin değil, herkesin cumhurbaşkanı olacak. İş işten herkesin cumhuriyeti budur.

Biz İstanbul’u böyle yönettik. Onun için 100 milyonlarca dolar vergi borcunu kapattık, sigorta borcunu kapattık, kamu kurumlarına olan borcunu kapattık. Bu kadar zalimliğe, baskıya rağmen. Hiç olmayanı var ettik. Bahsettik, yurtları, kreşleri. Sadece kreşlerimizde 27 bin çocuk ilk defa kreş eğitimi aldı. 27 bin. Sadece bu sene buna eklenenlerle, sadece bu sene eklenenlerle bu sayı 40 bine çıktı. Ne biliyor musunuz? Onların içinden nasıl güzel insanlar çıkacak biliyor musunuz? Sadece kent lokantasından 10 milyon insan karnını doyuruyor.

Bir sürü şey… Var olanı büyüttük, sıfırdan birçok şey yaptık ama var olanı büyüttük. Metroyu 153 kilometreden 248 kilometreye büyüttük. Ormanlarını, yaşam vadilerini, kütüphanelerini, müzelerini, spor tesislerini, sosyal tesislerini büyüttük. Anne Kartı, Halk Sütü… Halk Süt tam 55 milyon litreye ulaştı. 55 milyon litre sütü pırıl pırıl bebelerimize ulaştırdık.

Mücadelemize devam ediyoruz. Şu anda Türkiye’de açılış yapan, temel atma töreni yapan tek kurumuz, tek. İddiayla söylüyorum. Aralık’ta Göztepe-Ataşehir Ümraniye hattı açılacak, 1,5 yıl sonra. İnanılmaz spor salonları, inanılmaz tıp merkezleri, hizmet alanları, yeşil alanlar, sosyal yaşam merkezleri, yaşam vadileri, önümüzdeki günlerde açılacak. Rumeli Hisarı’nın restorasyonu bitmiş hali insanlarımızla buluşacak.

Buradan başkan vekilimize, Nuri Aslan’a ve şu son günde yaşananlardan dolayı bütün emeğiyle sahada olan 95000 emekçimize, meclis üyelerimize, yöneticilerimize, genel sekreterimize, yardımcılarına, bütün herkese, buradaki bütün arkadaşlarımızın boşluğunu hissettirmeyen, hizmetine devam eden, hala bu işleri tıkır tıkır yerine getiren bütün can yoldaşlarımı sevgiyle, saygıyla selamlıyorum.

Bugün bu salonda… Sayın Başkan, Sayın Heyet; bir şey getirdim. Bu benim yayınlanmayan kitabımın maketi. Bir tane maketi yapılmıştı. Bu maketi, gördüğünüz bu kitabın üstünde bomba bomba yok. Bu kitabın içinde şiddete çağıran tek bir cümle yok. İçinde bu dosya var. Evet, size anlattığım şeyler, bunun biraz daha kısalmışı ve son 3 ayda yaşadıklarımızla yaptığım bir savunma. O tarihte hazırladığım savunmanın da biraz kısaltılmışı bu kitap. O savunmanın kendisinden korkularak, usulsüz bir biçimde, polisimizin de bu işe alet ederek bu kitaptan korkuldu ve bu kitap yasaklandı.

Bir nüsha nüshası elimde ve bu nüshayı mahkemeye, dosyaya delil olarak koruması için veriyorum. Bu nüsha arkadaşlarımın bu makete ulaştırmasını istiyorum. Delil olarak görmek isteyen, delil olarak görsün. İçinde bu dosyanın bütün delilleri zaten var. Bu dosyaya eklenmesini istiyorum. Bu kitap bir gün raflarda olacak, bir şekilde linklerde bulunacak, takip edilecek, günü yakındır. Yanında bu dosyanın tutanakları konacak, okuyan herkes hangisinin gerçeği anlattığını görecek. Allah büyüktür, millet şahittir, gelecek yakındır.

Sözlerime son verirken, beni ve benim şahsımda millet iradesini Silivri’de tutsak alan herkesin bildiği o siyasi iradeye seslenmek istiyorum bir kez daha: Bilmelisiniz ki kurmak istediğiniz bu rejimin ne Türkiye tarihinde bir yeri vardır, ne de Türkiye’nin geleceğinde bir yeri olacaktır.

Siz bir fetret devrinin liderliğini yapıyorsunuz. Türkiye tarihinde kapanacak bir parantezin içindesiniz. O parantezin kapanmasını zorla engellemeye çalışıyorsunuz. Beni hapse atarak o parantezin kapanmayacağını, bu devrin böylece devam edeceğini zannediyorsunuz. Ama buradan söylüyorum; devriniz bitmiştir.

Türkiye geçmişte de ara dönemler yaşadı. Bu dönem de tarihe bir ara dönem olarak geçecektir. Ömrünü tamamlamış ve uzatmalara oynayan bir ara dönem. Zorla ayakta kalmaya çalışan, yorgun, gözünün feri bitmiş, muhakemesi zayıflamış, yürümekte zorlanan bir ara dönem. Enerjisi bitmiş. Artık etrafınızda olup biteni dahi göremiyorsunuz, fark edemiyorsunuz. Küçük bir grubun yönlendirmesiyle yalnızca onlardan aldığınız haberlerle kararlar veriyorsunuz. Halktan kopuksunuz, sokaktan kopuksunuz. Meydandan, pazardan, camiden, milletten kopuksunuz. Milletin dışındasınız. Kendinize uygun bir muhalefet inşa etmeye çalışıyorsunuz. Rakibinizi sandıkta değil adliyede yenmeye çalışıyorsunuz. Diplomamı iptal ediyorsunuz, kurultayı iptal ediyorsunuz, partiyi kapatıyorsunuz. Sonra da yaptığınız o milli irade hırsızlığını kutluyorsunuz.

Bu bir bitiştir. Bu sandıktan korkan iktidar, milletten korkuyor demektir’in daniskasıdır. Allah kimseyi sizin düştüğünüz bu acınası duruma düşürmesin. (Amin.) Size üzülmüyorum ama milletimizi düşürdüğünüz duruma üzülüyorum. Yüce Rabbim kimseyi kendi hırsı, kendi koltuğu için millete zulmetme, millete yalan söyleme, milletten çalma, milletin servetini fonlara yandaşlarına dağıtma durumuna düşürmesin. (Amin.) Yaradan sizi, sizden bu milleti korusun, bu milleti de sizden korusun. (Amin.)

Evet, kötülüklerin biriktiği, üst üste yığıldığı ve artık taştığı bir dönem yaşıyoruz ama Türkiye bu tuhaf, bu absürt, kendisine bu kadar yabancı dönemi mutlak geride bırakacak. Kendi gerçek kimliğine kavuşacak. Bu kabus bitecek. Bu kabusun bittiği günler yakındır. Yaradan’a dua ediyorum, Allah’ım ya Rabbim, sen bizi en kısa zamanda sandığa, sandıktan 1 gün sonra da pırıl pırıl bir Türkiye’ye uyandırmayı nasip eyle ya Rabbim. (Amin.)

Yaşadığımız bu dönem Türkiye tarihinin acayiplikler hanesine yazılacak. Sonra da kapanıp gidecek. İleride tarihçiler bu karanlık dönemi biraz şaşkınlıkla, biraz dehşetle yazacaklar. Bir belediye başkanını metro yaptığı için, borcunu ödediği için, ihaleyi iptal edip daha ucuza yaptırdığı için yargılandığını okuyan çocuklarımız inanmayacak, akıllarına şaşacak. Bunu nasıl yaptılar diye utanacak. Bunu yapanların çocukları okuyacak, utanacak. Ar edecekler. Babasından, amcasından, dedesinden utanacak. Allah kimseyi utanılacak dede, baba yerine düşürmesin. (Amin.) Ve o gün herkese hesap soracak. Bu dosyayı kim kurdu, kim imzaladı, kim sustu? O soruların cevabını bu salon verecek, tarih verecek. Ve o tarih çok yakındır.

Şunu da söylemeliyim. Hem siz duyun hem bütün yurttaşlarımız duysun. Bu süreci kurgulayan size sesleniyorum: Evet bugün elinizde bir devlet gücü var. Bir avuç militan bürokratla ülkeyi teslim aldığınızı zannediyorsunuz. Bir avuç danışmanla Türkiye’ye ayar verdiğinizi zannediyorsunuz. Seçim tarihi belirlediğinizi zannediyorsunuz. Kim olduğunu bilmediğimiz, geçmişinde hiçbir başarısı olmayan birkaç sözcünüzle bu ülkenin geleceğine karanlık mesajlar vermeye çalışıyorsunuz. Ama ne siz ne de o bir avuç militan bürokrat ne de o çevrenizdeki zavallılar, bana asla boyun eğdiremeyeceksiniz. Beni teslim alamayacaksınız.

Beni hapse atabilirsiniz. Zindana tıkabilirsiniz. Avukatımı yanıma sanık olarak getirebilirsiniz. Sesimi, yüzümü, fotoğrafımı yasaklayabilirsiniz. Kitabımı toplatabilirsiniz. Babamın emekli maaşına el koyabilirsiniz. Oğlumun özgürlüğünü kısıtlayabilirsiniz. Aileme her türlü saldırıyı yapabilirsiniz. Ama benim irademe sahip olacak kişi anasının karnından doğmadı.

Ben milletimi temsil ediyorum. İnandığım ülküden, demokratik hukukun egemen olduğu özgür ve eşit bir Türkiye inancından asla vazgeçmeyeceğim. Baskılarınız, psikolojik operasyonlarınız, akşamdan sabaha geliştirdiğiniz stratejileriniz, daha dünden bugüne kurduğunuz mahkemelerle tutuklamaya çalıştığınız, tutukladığınız masum insanlarla yaptığınız bu operasyonlarla karalamalarınız, kampanyalarınız vız gelir tırıs gider.

Ben size çöp tenekesi muamelesi yapıyorum. Çünkü benim iradem, milletin iradesiyle birlikte hareket ediyor, benim iradem tarih şuuruyla hareket ediyor. Eskiden beni sürekli rüyanızda görüyordunuz, adım gibi eminim. Şimdi kabusunuz daha da büyüdü, bunu bilin. Çünkü bana yaptığınız haksızlık, çoktan şahsımı açtı. Doğrudan milletin iradesine, cumhuriyetin adalet idealine ve ilahi adalete yönelmiştir.

“Bir günde unutulur” dediniz, “bir ayda unutulur” dediniz. 19 ay geçti, 600 gün bitti. Bu millet bu yapılan kötülükleri, yaptığınız zalimleri unutmadı, unutmayacak. Bu millet her zaman zalimin karşısında durmuş, mazlumun yanında olmuştur.

Silivri’nin duvarları yüksek ama duvarların ardında bakınca ben bu ülkeyi o kadar net görüyorum ki. Size acıyorum, size acıyorum! Eeeey kişi; sana acıyorum!

Ama o duvarların ardından baktığımda gördüğüm milletime inanamadığımın, bilemediğin, hayatta tadamayacağın kadar çok güveniyor ve inanıyorum. Bir koğuşta bir görüş kabinesinin camının arkasında, bir cezaevinin aracının penceresinde ben milletin yüzünü görüyorum. O yüz yorgun ama teslim olmamış. O yüz öfkeli ama umudunu kaybetmemiş. O yüz düşünceli ama kararlı. O yüz canı sıkkın ama yapacağını biliyor.

Ve ben buradayım. Ben o yüzlerin, o 87 milyon milletim içindeyim ve bir adım geri atmıyorum, bir milim geri atmıyorum.

Bu ülkede demokrasiye inanan herkesi göreve çağırıyorum. Cumhuriyete, bu ülkenin geleceğine inanan herkesi göreve çağırıyorum. Bu bugün burada özgürlük bekleyen insanlar var. Nasıl tutulacak insanlar burada? Hangi kararla? Hangi ölçümle? Hangi delille? Hangi ispatla? Neyle? Tutsanız ne olur, tutmasanız ne olur?

Bu ülkenin bütün muhalif düşüncesine sesleniyorum. Bu ülkenin bütün muhalefetine, muhalefet siyasi partilerine sesleniyorum. Bu ülkenin en az yüzde seksenine sesleniyorum. O yüzde yirmi de benim sesimi duyuyor, eminim. Belki aldatılıyorlar. Belki aramızdaki bir duvar var, aramızdaki sesin nefesini hissedemiyorlar.

Yüzde 80’i yetmedi, yüzde 90’, 95’i medyayı ele geçirmek için uğraşıyorlar. Aramızdaki bağ kopuk olabilir ama eminim size de sesiniz gelecektir. Ama bugün en az yüzde 80’ine sesleniyorum. Farklılıklarımızı unutalım demiyorum. O farklılıklar bu milletin zenginliğidir ama o farklılıkları, ortak evimizi yakmak isteyenlere fırsata çevirmeyelim. Onların fırsatına yol vermeyelim.

Bu ülken kendi partimize değil, Türkiye’ye sahip çıkmalıyız. Bütün siyasi partilere mensup farklı siyasi görüş yurttaşlarım, size sesleniyorum. Bugün tarafınız taraf olmanız gereken şey cumhuriyettir, demokrasidir, adalettir, geleceğimizdir. Buiktidar artık sandıkta kazanamayacağını biliyor. Onun için sandığa gelmekten, gelmeden, sandığı görmeden kazanmak istiyor. Korkuyorlar.

Biz “Korkma” diyen Mehmet Akif’in seslendiği insanlarız. Ama o bir avuç korkaklar, korkaklar biliyorum.

Adayı hapse atarak, partiye kayyum atayarak, seçmeni korkutarak kazanmak istiyorlar. Sandığa gelirse de sandık başında kazanmak istiyorlar, her şeyi dizayn ederek. Buna izin vermeyeceğiz.

Biz bunu İstanbul’da yaşadık, kararlılığımızı gösterdik. 13 bin 729 oyla seçim kazandık, sonra o seçimi iptal ettiler, nasıl milletin sandığa aktığını yaşadık. O gün öğrendik ki sandığa sahip çıkan millet yenilmez!

Onun için bütün muhalefet partilerine çağrımdır: Türkiye’nin her köyünde, her mahallesinde, her okul sınıfında kurulan her sandığın başında, bir vicdan nöbeti tutmak zorundayız. Bugünden bunun hazırlığını yapmak zorundayız. Orada bu milletin namusu var, orada bu milletin iradesi var, orada bu milletin geleceği var, bu kadar önemlidir. Hangi partiden olursak olalım, ortak bir sandık güvenliği ağı kurmak zorundayız.

Her oyu sayalım, her tutanağa imza atalım, her tutanağın fotoğrafını çekelim. Son oy sayılmadan, son tutanak teslim edilmeden, son itiraz kayda geçmeden o sandıktan, o sandığın başından asla ayrılmayalım. Partili partisiz, gönüllü ne kadar yurttaşımız varsa şimdiden o gün için, o sandık günü için sandık başında olmak için hazırlığını yapsın. Bütün sivil toplum kuruluşları, barolar, özellikle siz avukatlar, siz hukukçular meslektaşlarınızla birlikte hazır olmalısınız.

Çünkü sandık bu milletin elinde kalan son kale değildir, bu milletin ilk ve asıl kalesidir. O kalenin zapt edilmesine müsaade etmedik, etmeyeceğiz. O kaleyi birlikte koruyacağız. Rakibinizi değil, rejimi karşınıza alın. Birbirinizle değil, bu zulümle, bu zalimlikle yarışın. Bu milletin iradesine birlikte sahip çıkalım.

Kıymetli gençler, size sabredin demiyorum. Bu memleketin en büyük enerjisi sevgili gençler, size bekleyin demiyorum. Asla size de sıra gelecek demiyorum. Bu ülke sizin, hem de şimdi sizin sevgili gençler, şimdi sizin! Hayatta kalmakla yetinmeyin. Hayal kurun, soru sorun, itiraz edin, üretin, bilim yapın, sanat yapın, dünyayla yarışın, siyasete katılın. Bu ülkenin geleceğini, geleceğini yani size olan, size ait olan geleceğini başkalarının size vermesini beklemeyin.

Sevgili gençler, canım gençlerimiz, çünkü Cumhuriyet size bırakılmış donmuş bir miras değildir. Cumhuriyet her kuşağın yeniden büyüttüğü bir ortaklıktır. 19 Mart gecesi meydanlara çıkan sizdiniz. Kimse sizi çağırmadan, kimse size yol göstermeden çıktınız. Biz bir paylaşım yüzünden gözaltına alınan gençleri gördük ama vazgeçmediniz. Hatta yol gösterdiniz, hatta cesaret verdiniz, ışık tuttunuz. Ve sizin kuşağınız Türkiye’yi çok daha ileriye taşıyabilir, ben size çok inanıyorum. En büyük güvenim, en büyük inancım siz gençlersiniz. Ben buna inanıyorum.

Ben Türkiye’ye baktığımda yalnız bugünün karanlığını görmüyorum. Bu karanlığı dağıtacak milyonlarca genci görüyorum. Yoksulluğu görüyorum ama bu ülkeyi zenginleştirecek emeği de karakteri de, yeteneği de görüyorum. Adaletsizliği görüyorum ama adalet isteyen büyük bir milleti de görüyorum. Kutuplaşmayı görüyorum ama hâlâ yan yana yaşamaktan vazgeçmeyen insanlarımızı da görüyorum. Gençlerin öfkesini görüyorum ama o öfkenin içinde büyük bir gelecek enerjisi de görüyorum.

Ben umudu bir teselli olarak anlatmıyorum. Ben umuda inanıyorum çünkü bu millete inanıyorum. Enerjisine, zekasına, vicdanına, çalışkanlığına, cesaretine inanıyorum. Biz demokratik ve güçlü devleti kuracağımıza inanıyorum. Huzurlu ve zengin toplumu var edeceğimize inanıyorum. Eşit ve özgür yurttaşların cumhuriyetini güçlendireceğimize inanıyorum. Adil ve serbest siyasi rekabeti güvence altına alacağımıza inanıyorum. Bunu yapacağız! İçimde şüphenin kırıntısı yok.

Bu ülkenin geleceğini korku değil umut belirleyecek, kavga değil barış ve huzur belirleyecek, duvarlar değil köprüler belirleyecek. Türkiye hayalini hep birlikte kurduk ve mutlaka büyüteceğiz, mutlaka başaracağız! Bu karanlık senaryonun varmak istediği nihai sonucu tarihin ve millet vicdanının huzurunda bir kez daha kayda geçirmek istiyorum.

Bu dava, şahsımı siyaset sahnesinden silme çabasının çok ötesindedir. İktidarın asıl varmak istediği sonuç, kul hakkı üzerine inşa ettikleri rant ve israf saltanatını korumaktır. Bu millete “Sizin oyunuzun, sizin iradenizin benim karşımda hiçbir hükmü yoktur” demektir. Hakkı yenen bu halkı çaresizliğe ve mutlak bir itaate mahkûm etmektir. Kullandığı insanları bile yarın öbür gün imha edecektir bu akıl ve zihniyet.

Sırf kendi kurdukları o çürümüş tek adam düzeni sürsün diye yalnız siyasi rakiplerini değil, bu milletin umudunu da hapsetmek istiyorlar. Ama kurdukları bu kumpas, Türkiye’de adalet teşkilatının nasıl çökertildiğini, 1000 yıllık devlet ahlakımızın nasıl yerle bir edildiğini, yargının siyasi iktidarın bir infaz aracına nasıl dönüştürüldüğünü de en çıplak haliyle bütün dünyaya ilan ettiler.

İşte tam da bu yüzden bu salonda kurulan, bu süreçte evrensel hukuk normlarına, kadim devlet ahlakımıza göre bağımsız ve tarafsız bir süreç arzu ediyoruz Sayın Mahkeme Heyeti, Sayın Başkan. Bütün kötü referanslara, bütün kötü gelişmelere rağmen arzu ettiğimiz budur, ispatı sizdedir. Saniye saniye millet sizin tavrınızı takip etti, edecektir.

Bir mahkeme dışarıdan etkilenmeye ya da bir şekilde tehdit altında tutulmaya bu kadar tabi tutulabilir. Hakkın terazisinde ve milletin vicdanından gücünü almalıdır anayasadaki tarifiyle mahkeme. Gücünü siyasi talimatlardan alan, masum insanları rehin tutan kumpas kuran bir yapının, asla ne bu mahkemeye ne bu ülkeye ne de bu millete zerre faydası yok. Bu milleti de bu devlette çökertecek bir iş olur.

Bu hukuki ve ahlaki hiçbir meşruiyeti olmayan bir sürecin figüranı olmadım, olmayacağım. Bu salonda nasıl bir karar çıkacağını hep birlikte izleyeceğiz. Süreç devam ediyor. Endişem şudur ki bazı kararlar bu salon kurulmadan önce mi yazıldı? Yoksa süreç içerisinde mi yazılacak? Bunu siz ispat edeceksiniz.

Bu salonda suç yok ve ben kararımı verdim. Bu salonda suçlu yok. Bu salonda siyaset var sandık var milletin iradesi var. Ve benim vereceğim hesap da aradığım adalet de yalnız ve yalnız yüce milletimin vicdanında hakkın şaşmaz terazisindedir. Şunu herkes çok iyi bilsin. Zulmü karşısında boyun eğmek, haksızlık karşısında susmak, bizim inancımızda yoktur.

Bu sözleri tekrar edeceğim: Onlar sanıyorlar ki biz sussak mesele kalmayacak. Halbuki biz sussak tarih susmayacak. Tarih sussa hakikat susmayacak. Onlar sanıyorlar ki bizden kurtulsalar mesele kalmayacak. Halbuki bizden kurtulsalar vicdan azabından kurtulmayacaklar. Vicdan azabından kurtulsalar tarihin azabından kurtulmayacaklar. Tarihin azabından kurtulsalar Allah’ın gazabından kurtulamayacaklar.

Ne kadar baskı yaparsanız yapın, yargıyı ne kadar sopaya çevirirseniz çevirin bu millet iradesine ve rızkına vurulmak istenen prangaları tarih boyunca söküp atmıştır. Bu millet tekrar söküp atacaktır. Bizler, Cumhuriyetin onurlu mirasına milletin helal hakkına sahip çıkmaktan bir an bile geri durmadık, durmayacağız. Korkmuyoruz, vazgeçmiyoruz. Anlımız ak başımız dik, bir milim geri adım atmıyoruz. Bu ülkenin meydanlarında, sokaklarında, sandıklarında yeşeren o büyük umudu adliye koridorlarında kurulan kumpaslarla söndürülmesine asla izin vermeyeceğiz.

Çünkü bu ülkenin son sözünü hiçbir iktidar söylemedi, söyleyemeyecek. Hiçbir makam söylemedi, hiçbir kişi söyleyemez. Hiçbir mahkeme de söyleyemez. Son sözü her zaman daima millet söyledi, yine millet söyleyecek. Ve milletin o sözü, Cumhuriyetin temelidir: Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir.

Biz Atatürk’ün öğrencileriyiz. Cumhuriyetin yılmaz bekçileriyiz. Demokrasinin sonsuz savunucularıyız. Siz ne yaparsanız yapın son sözü daima millet söyler. Son hükmü daima ilahi adalet verir.

Bir de hiç kimsenin şüphesi olmasın. Adalet kazanacak. Demokrasi kazanacak. Cumhuriyet kazanacak. Bu aziz millet kazanacak. Ben kendimi hiç kimseye değil aziz milletime emanet ediyorum.

Ne güzel söylemiş Hazreti Ali: Eğer zalim ısrarla zulme devam ediyorsa bil ki sonu yakındır. Eğer mazlum da ısrarla direniyorsa bil ki zafer yakındır.

Ey halkım Hazreti Ali’nin sözünü tekrar ediyorum: Eğer zalim ısrarla zulme devam ediyorsa bil ki sonu yakındır. Eğer mazlum da ısrarla direniyorsa bil ki zafer yakındır.

Aziz milletimizi ve sayın heyeti saygıyla selamlıyorum.

Millet kazanacak…”

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.

Paylaş