Ekrem İmamoğlu’nun savunmasının tam metni (15 Ekim 2026): “Kemal Kılıçdaroğlu’nun tanık olarak dinlenmesini talep ediyorum”

İSTANBUL (Medyascope) – Ekrem İmamoğlu, İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne (İBB) yönelik davada tutuklanmasının üzerinden 19 ay geçtikten sonra ilk kez savunma yaptı. İmamoğlu savunmasının ikinci gününde “Kemal Kılıçdaroğlu’nun ‘tanık’ olarak dinlenmesini talep ediyorum”dedi.

İstanbul Büyükşehir Belediye (İBB) Başkanı Ekrem İmamoğlu, 19 Mart 2025’te gözaltına alınmasından yaklaşık 19 ay sonra, İBB davasının ikinci celsesinde dört gün boyunca savunma yapacak. 2 bin 500 yılı aşkın süreye kadar hapsi istenen İmamoğlu’nun bu süreçte üniversite diploması iptal edildi, hakkında farklı suçlamalarla davalar açıldı ve siyasi casusluk suçlaması yöneltildi. 14 Ekim 2026’da savunmasına başlayan İmamoğlu, 15 Ekim’de savunmasına ikinci günde devam etti. Ekrem İmamoğlu, “Kemal Kılıçdaroğlu’nun ‘tanık’ olarak dinlenmesini talep ediyorum” diye konuştu.

Ekrem İmamoğlu, savunmasına İstanbul’daki sel felaketinde hayatını kaybedenleri anarak başladı:

“Yağmur ve sel olaylarında elektriğe kapılarak hayatını kaybeden iki genç evladımıza Allah’tan rahmet, yakınlarına sabır diliyorum. Yine sabah izlediğim kadarıyla su baskını esnasında düşüp, başını sert bir yere çarparak hayatını kaybeden genç kardeşimize de yine Allah’tan rahmet diliyorum.”

Ekrem İmamoğlu, CHP binasının satın alınmasına ilişkin atanmış CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun “tanık” olarak dinlenmesini talep etti. “Ayıptır. İki kelime edecek edemiyor. Bu nasıl bir iş ya?” diyen İmamoğlu, il binasının satın alınmasıyla ilgili para toplama ve ödeme sürecinin suç olarak değerlendirilmesine itiraz etti. İmamoğlu şunları söyledi:

“Bir siyasi parti binası aldı. Ne bütçe katkısı? Türkiye’nin gayrimenkul alım sektöründe olduğu gibi bir kısmı resmi ödenirdi, bir kısmı gayri resmi ödendi. Burada Mustafa Can Poyraz çıktı. Ben de diyorum ki Can Poyraz kim? Baktım meğerse bu konuyla ilgili gelmiş, sanık. O dönemde İl başkanımızın basın danışmanı. Dedi ki, bağış kampanyasını anlattı, insanlara bağış yaptırdı. Kişi başı 55 bin lira verenler olduğunu. İşte zaten verilen para toplasan işte 300 küsur kişi yapar dedi. Bunların toplandığını oraya götürüldü. Biz onun için ili temsilen oraya gittik deniyor. Hatta bununla ilgili tutanak alındı deniyor avukattan. Avukat belli vesaire. Ya buradan suç çıkarılmaya çalışılıyor. Benim gözümün önünde, o dönemin genel başkanına, Kemal Kılıçdaroğlu’na bu olayın buranın nasıl alınacağı anlatıldı. İl başkanı anlattı. O da biliyor her şeyi. Her şeye laf yetiştiriyor. Bu konuda çıt yok. Kemal Kılıçdaroğlu’nun bu madde ile ilgili buraya tanık olarak çağrılmasını talep ediyorum. Ayıptır. Ayıptır ya. Sanki o il binası gökten zembille indi. Talep ediyorum. Tanık olarak dinletilmesini talep ediyorum. Ayıptır. İki kelime edecek edemiyor. Bu nasıl bir iş ya?”

“Parayla her şeyi yaparım zannediyorsun”

AKP Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın yerel seçim öncesi para yolladığı belediyeleri kaybettiğini ileri süren Ekrem İmamoğlu, “Siyasetten uzaklaştın, milleti unuttun, parayla her şeyi yaparım zannediyorsun. O siyaset bu millette sökmez. Millet sandıkta karar verecek” dedi.

İmamoğlu, şöyle konuştu:

“Yalvardılar. Birçok ilçe belediyesi. 6 sene boyunca. Dedim arkadaş bu doğru değil. Biz ilçelere hizmet edelim ama bu doğru bir yöntem değil yani. Ama bunu bu hükûmet, bu zihniyet yaptı, işte en somut örneği. Neymiş? Ekrem İmamoğlu iştirakleriyle fotokopi çekmiş falan filan. Ya Cumhurbaşkanlığının kasasından belediyelerine 45’er milyon lira para yolluyor. Niye? ‘Ula seçimi kaybediyorsunuz, bari biraz para yollayalım belki parayla kazanırsınız.’ Ekrem İmamoğlu’na karşı ne kadar fon biriktirirsen biriktir kazanamayacaksın, kazanamadın. üç tane Beylikdüzü’nde kaybettin, üç tane de İstanbul’da kaybettin. Bundan sonra da kaybetmeye mahkûmsun. Çünkü siyaset yapmayı unuttun. Milletten uzaklaştın. Parayla her şeyi yaparım zannediyorsun. ‘Korkutarak makamları alırım, belediye başkanlarını partime geçirtirim ya da boyun eğdirtirim ya da el öptürürüm, el öptürürüm’ zannediyorsun ama o siyaset bu millete sökmez, sökmeyecek.”

İBB iddianamesinin sekiz ayda yazılabildiğini söyleyen Ekrem İmamoğlu, “İddianame, Kasım 2005’te gözaltından tam sekiz ay sonra yazıldı. Mahkemeye sunulmadan önce gazetecilere dağıtıldı. Kabul edilmemiş bir iddianame şüpheyle bile paylaşılmaz. Bu iddianame, önce gazeteye gazetecilere verildi, yandaş gazetecilere. Bana ise üç ay sonra 22 Ocak’ta DVD’lerle ulaştırıldı. Rakamlara bakalım, 4 bin sayfa iddianame, 80 bin sayfa ek, cezaevinde haftada iki saat bilgisayar hakkı” dedi.

İşte Ekrem İmamoğlu’nun ikinci gün savunmasının tam metni:

“Öncelikle, dün yaşanan yağmur ve sel olaylarında elektriğe kapılarak hayatını kaybeden iki genç evladımıza Allah’tan rahmet, yakınlarına sabır diliyorum. Yine sabah izlediğim kadarıyla su baskını esnasında düşüp, başını sert bir yere çarparak hayatını kaybeden genç kardeşimize de yine Allah’tan rahmet diliyorum.

Tabii İstanbul, yoğun bir sel ve su baskınıyla karşılaştı. Esasen istatistiklerle beraber, 1986’dan bu yana yaşanan en yoğun yağmur yağışından bahsedildi. Bu yağışın etkisinin özellikle öne çıktığı ilçelerde daha güçlü bir şiddetle yaşandığını, olabildiğince haberlerden dün gece savunmaya hazırlanırken ara ara bakabildim, bu sabah da bir kısım izleyebildim.

Önce şunu söyleyeyim: Sonuçta bugün bir olmaması gereken usulüyle var olan bir iddianame ve dava içerisindeyiz. Bu davanın dün yaşanan felaketin ardından ayrı bir biçimde yorumlanamayacağını savunmamı yaparken geldiği sırada anlatacağım örnekleriyle de sizlerle paylaşacağım. Çokça örneği var.

Ama şunu söylemeden geçemeyeceğim: 1986’da, 6 milyonu biraz aşan nüfusta bir İstanbul, 94 yılında 8,5 milyon civarında bir İstanbul ve 2019’da, yani 25 yıllık bir yönetimle bulunduğu esnada ,2019’da 15 milyonu aşan, 15.5 milyon ve 16 milyona yaklaşan nüfusuyla bir İstanbul. Yani temel mesele, yağmurun yere düştüğü kilogramı veya altyapıyla tek başına izah edilemez. Temel mesele, esasen bir yerleşimle ilgili nüfus planlamasıyla, kentleşmeyle ilgili izah edilebilir, kentleşme sorunuyla izah edilebilir. Yani bugün baktığınızda, Kağıthane arka çeperinde bulunan ve Ayazağa bölgesinde çok yoğun ve şaşırtıcı görüntülerin olduğu bir bölüme baktığınızda, arada kurulmuş olan, vadiye yerleştirilmiş olan son 10-15 yılın yüzbinlerce nüfusunun bir dere yatağına kuleler halinde dizilmiş olmasını, bundan ayrı tutamazsınız. Yani derelerin, dere yataklarının, su havzalarının yapılaşması büyük bir sorundur.

Bu davayla çok ilgilidir. Çünkü İstanbul; rant, yağma, imar artışı gibi konularla hayatımızı ne yazık ki yıllardır meşgul ediyor. Dedim ya savunmamda buna özel, özenli bir şekilde özellikle konuları geldiğinde bahsedeceğim bazı kıyaslamalar ortaya koyarken. Fakat tek başına Sazlıdere Barajı’nın, neredeyse İstanbul’un görünmeyen ama en önemli su havzalarından birinin, yaklaşık 136 milyon metrekarenin, göz göre göre, sadece bir tek imzayla yok edilmesinin ve oraya 2 milyona yakın nüfusun hazırlık yapılmasının, bunun hiçbir teknik altyapısının olmamasının…

Bakın şu anda orada kurulan şehirlerin kanalizasyonunun bile hangi arıtmaya gideceği belli değil. Böyle bir ortamda, böyle bir müdahalenin yapıldığı bir ortamda, bunu yapanlar tabii ki Ekrem İmamoğlu’nu İstanbul’da istemedi. Ekrem İmamoğlu’nu derken, temsil ettiğimiz belediyeciliği istemedi. Hani kulelere kızılıyordu. Bizim karşı çıktığımız kuleler bile Ankara’dan izin alarak işine devam etti. Niye Resul Emrah Şahan burada? Taş Yapı kulesine baktığınızda o beton yığınını gördüğünüzde bunun cevabını çok rahatlıkla bulabilirsiniz.

O bakımdan gerçekten dün ağır bir yağış yağmıştır, 86’dan bu yana 40 yılı aşan bir süredir en fazla yağış düşmüştür ama bugün yaşananların sorunu dündedir, bugün de değildir. Ve ne yazık ki aynı akılla yollarına devam etmek isteyen bir zihniyetle mücadele eden bir belediye başkanı ve onun arkadaşları, onun teknik arkadaşları ağırlıklı olarak burada tutsaktır. Yol arkadaşları, belediye başkanları burada tutsaktır ya da başka davalardan başka bir şekilde tutsaktır.

Dün şöyle bir baktım, yani ben bulunduğum durumu merkeze koyuyorum, kötülerle mücadele diye adlandırıyorum. Bir ok çıkardım, yuvarlak içine dünkü sel baskınını yaptım. Vallahi bu bizimle ilişkili. Halk TV’ye kayyum atanması; bizimle ilişkili. Fon soygunu, nasıl bizimle ilişkili olduğunu adım adım… 2025 yılında operasyonun yapılmasından 2 ay önce diplomama müdahaleyi nasıl böyle titizlikle, hani dedi ya “kuyumcu terazisi hassasiyetiyle takip ediyoruz bu davayı” diye Adalet Bakanı… Seviyorlar kuyumcuyu. Dedi ya tam da oradan baktığınızda evet asıl soygunu fon vurgunuyla ilişkili. İBB operasyonu zaten ilişkili benimle, yani kötülerle mücadelemizde.

İstanbul, sel ve su baskınını zaten söyledim. Dolayısıyla aslında dün yaşadığımız olaylar bizim etrafımızda dönen, dün Meclis’e fonla ilgili kanun tasarısının sunulduğu esnada oraya bir Maliye Bakanı’nın göbeğindeki kurum SPK’nın başkanının gelememesi bizimle ilişkili. Bütün Türkiye’nin ve aziz milletimizin bütün bunları görmesini diliyorum.

Görmelerini engelliyor olabilirler, geliyor olabilirler ama bilsinler ki aile büyüğümün dediği gibi, kulağımızı 87 milyonun kulağını kesemeyeceklerine göre bu kulaklar duyacak. Bu kulaklar duyacak. Duymaları için elimizden gelen her şeyi yapacağız. Bu vurgunlara karşı dimdik duracağız.

İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne yönelik bir operasyon süreci başladı 19 Mart’ta. Dedim ya; esasen düzen 31 Mart 2024 itibariyle kuruldu. Beklemedikleri bir yenilgiyi aldılar. Beklemedikleri. Şok oldular. Ters yüz oldular, alabora oldular. Sayın Özgür Özel’in liderliğindeki siyasi mücadele muazzam bir zafer kazandı, millet adına. Bu zafer, 25 yıllık siyasi haritasındaki tek kaybı olmuştur AK Parti’nin. Dolayısıyla 2024’ün hemen sonrasında tetiğe basıldı. Süreç konuşulmaya başlandı. Kesemedikleri bu kulak, bunu duymaya başladı. Ne zaman? Mayıs, Haziran aylarında duymaya başladı: İstanbul’a ve sana gelecekler.

Ve biz, bu müdahalenin ilk yerinin, özellikle kurcaladıkları noktanın sonrasında bütün üyelerini değiştirerek ahmak davası ile ilgili istinafta kararı çıkartmayı başardıkları o davayla ilgilenmeleriyle öğrendik. Kapılarını nasıl aşındırdıklarını, oradaki insanları nasıl tehdit ettikleriyle öğrendik. 2024’ün Mayıs, Haziran aylarında ve akabinde yaz döneminde İstanbul’a bir başsavcı atanacağını, bunun bir bakan yardımcısı olacağını ve İstanbul’da bir operasyona başlanacağını, Temmuz’da Haziran’da duydum.

Ben bunu arşivi açın bakın bu kaygılarımı ve bu duyduklarımın karşısındaki sert cevabımı ya Ağustos sonudur ya Eylül başıdır, Sözcü TV’ye katıldığım bir programda alıp izleyin oradaki tepkimi göreceksiniz. Açın 2024 Ağustos sonu ya da Eylül başı. Ve bunu ben konuşmadım yargı çevresi bunu konuştu. Yargının üst düzey yetkilileri, İstanbul’da da Ankara’da bunu konuştu.

Ve bu duyduklarımın en yakın şahidi… Ki kendisiyle çok büyük bir uyum içerisinde millete hizmet yolunda and içmiş bir kimlikle Sayın Özgür Özel çok iyi bilir. Çünkü onunla bu süreçlerdeki hangi tespiti yakalamışsam paylaştım. Kendisi de biliyorlar. Evet Ekim’in başında siyasi görevden hukuksuz bir biçimde İstanbul’a atanan görevlendirilmiş kişi, İstanbul’daki mücadelesine, benimle olan mücadelesine başladı. Ve bu mücadele işte 19 Mart’a gelene kadar Esenyurt’la birlikte kendini göstermeye başladı.

Ben, dün söyledim; usulsüz bir şekilde belediyemize gelip yani belediyeden evrak isteseniz evrak mı kaçıracaklar bir operasyonda sizden? Polisle baskın yapar gibi evrak almaya geldiler. İşte Kültür AŞ, Medya AŞ, başka birimler vesaire vesaire. Buradaki arkadaşlarım biliyorlar. Sadece görevini yapmakla uğraşan işte Medya AŞ genel müdürümüz burada veya arkadaşlarımız, sadece işini yapmakla görevli olan bu insanlar hesap vermekten çekinmediler ki nasıl hesap verdiklerini buradaki denetimlerdeki sayılardan birazdan bahsedelim.

Evet, onlardan isteseniz yani yargıya evrak mı vermeyecekler ya. Ama niye? Göz dağı veriyorlar? Birisi geldi İstanbul’a. Birisi geldi. Şiddetli birisi geldi. Ben kendisini aradım. İki hafta sonra aradım bunları yaşattıktan sonra. Dün gibi hatırlıyorum, kayıtlarımda da var. Çıkarttım istedim yani İBB’nin kayıtlarında da var.

En fazla 23’ü, 24’ü Cumhuriyet Bayramı’ndan bir hafta önce bu günlerde tam iki sene önce. Telefonu bende yok, kendisine aradım. Ve kendisi telefonunu açtı, dedim ki: “Ben İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu.” Tanımıyorum çünkü telefonunu bir yerden aldılar protokolden. Çok çok tiz bir sesle “Buyurun efendim” dedi. Ben dedim: “Bu tür müdahaleleri görüyorum ve sizden randevu istedim bir hafta 10 gündür randevu vermiyorsunuz. Niçin vermiyorsunuz?” dedim. “Çok yoğunum.” “Bakın” dedim, “Sizi İstanbul Valisi ziyaret etti teamül gereği İstanbul Valisi’nden sonra ziyaret etmesi gereken kişi benim. İstanbul yargısının en fazla hizmet aldığı kurumdur İstanbul Büyükşehir Belediyesi. Buradaki yargı mensupları da bilir, savcısından hakimine, arabalarından tahsisli servislerine kadar başka hizmetlerine varıncaya kadar en çok hizmet aldıkları kurumdur.

Dedim “Ben sizi İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı olarak aramıyorum ha” dedim. “Ha demek yani yoğunsunuz, ben size gelip yarım saat ne oluyor ne bitiyor diye sohbet edip hayırlı olsun demekten başka bir niyetim yok.” “E bir iki hafta içinde hallederim.” Dedim: “Bak hala siz dalga geçiyorsunuz.” Yine o hiç unutmadığım kulağımda duran tiz sesiyle taklit yapmayacağım burada. “E ben hemen çözmeye…” “Çözmek değil bana ya dedim bu hafta randevu verin ya da vermeyin.” Bu kadar net.

Ve akabinde özel kalemle görüşerek bayağı ulaştılar bir açık iki gün ki hiç unutmuyorum çarşamba günü 30 Ekim’e randevu verdi. Saati de belli, kayıt da var. Ve 28 Ekim, 29 Ekim’de coşkulu Cumhuriyet Bayramı’nı kutladık. 30 Ekim sabahı o kişi Esenyurt Belediyesine operasyon yaptı. İşte ve bir gün önce de o randevuyu iptal etti. Talep ettim, bir gün sonra da Esenyurt’ta operasyon yaptı.

Bakın, bütün bunlar bir sistemli sistem, sistemli, örgütlü bir çalışmanın muamelesidir. Onun için kimse bize sistemden, örgütten bahsetmesin. Onun için tabii ki davanın kendisine geliyorum. Bunların hepsi o davanın bir parçası. Ama bunları bir sanık olarak yapmayacağım. Kendimi aklamak için de yapmayacağım. Çünkü aklanması gereken kişi ben değilim. Aklanması gereken birinci kişiyi biliyorum. İkinci kişiyi de biliyorum. Üçüncü kişiyi de biliyorum. Sıralamasını yaptım, isimlerini vermeyeceğim. En az benim kadar 87 milyon bu üç kişiyi tarifleyecektir. Aklanması gereken onlardır ve onlar olacak. Hem millet huzurunda hem yargı huzurunda hem yüce Yaradan huzurunda.

Bu dosyayı, sizlerin önüne koydum, dün başladım koymaya devam edeceğim. Sayfa sayfa değil, durak durak. 19 Mart sabahından bugüne kadar ve her durakta aynı şeyi göreceksiniz. Hukuk kılıfına sokulmuş bir siyasi operasyon, hem de vahşi bir operasyon. İçinde işkence var. İçinde zulüm var. İçinde insan haklarına aykırı her şey var.

Bu dosyanın içinde kaybolmayacağım, bu dosyanın üzerinden geçeceğim. Her hukuksuzluğun üstünde bir an duracağım, gösterip yoluma devam edeceğim. Çünkü bu dosyada hukuksuzluklar, hukuksuzluklar o kadar çok ki ve o kadar bariz ki, her birinin dibine dalmaya ömür yetmez. Ama merak etmeyin, gerçekten üstünden geçerken bile her birisini çok net göreceksiniz. Çok çok net göreceksiniz. Onların bahsettiği gibi aya çıkmak, uzaya gitmek falan filan gibi hayali değil, size net göstereceğim yani. Bugün yargılanan ben değilim, bugün yargılanan bu iddianamedir, iftiranamedir, onu yazdıranlardır ve onu yazanlardır. Hükmü de her zaman ifade ettiğim gibi ve her zaman olduğu gibi, tarihten nice örneklerini göreceğiniz gibi millet verecek.

Bu ülke darbeleri tanır, tankla yapılanı da tanır, muhtırayla yapılanı da tanır. O 19 Mart’ta millet yeni bir şey tanıdı. Adliye koridorlarında yürütülen bir darbe. Adliye koridorlarında. Ve ben o manzarayı gördüm. Birazdan anlatacağım. O binlerce, onlarca ilden İstanbul’a getirilmiş benim polis kardeşlerimin gözlerindeki acıyı, o adliyenin koridorlarında gördüm. O koridorlarda bile binlerce polis vardı. Halbuk ki tek başına ben oradaydım ya. Bir de yanımdaki 150 arkadaş. Binlerce polis. On binlercesi dışarıda.

Adliye koridorlarında yürütülen o darbeyi birkaç kata sıkıştırıp, aylarca her yönüyle yandaş medya başta olmak üzere delik deşik olan bu soruşturma dosyası sadece savunmaya kapalı tutuldu. Demokrasi tarihimiz bu tür mücadelelerin verilmiş ve verilmiş bir tarihtir. Onun için bu millet darbeleri bilir. Kazanılan hiçbir hak da bedelsiz kalmadı. Yassıada’da, 12 Mart’ta, 12 Eylül’de, 28 Şubat’ta mahkemelerinde nice masum insan ağır bedel ödemiştir bu ülkede. Taraflar değişti, sanıklar değişti ama sonuç hiç değişmedi.

Bir türlü de akıllanmıyoruz ya. Bir türlü de akıllanmıyoruz yahu. Erki eline alan, “Ya bu hatalar yapılmıştı, ben bu ahlakça hataları yapmayayım” diyemedi ya. Niye diyemedi ya? Toplum vicdanında lanetlenen mahkeme kararlarını tarih yazdı. Adnan Menderes’e, Fatin Rüştü Zorlu’yu, Hasan Polatkan’a idam cezası verenler bugün nasıl anılıyor bir baksınlar. Gencecik Deniz Gezmiş’e, Yusuf Aslan’a, Hüseyin İnan’a idam cezası verenler nasıl anılıyor dönüp bir tarihe baksınlar.

Tarih o davaları yargıladı ve hükmü sanıklara değil, hakimlere ve hakim güçlere çatır çatır verdi. Bu millet, onları yerin dibine gömdü. Dün 27 Mayıs’ta Yassıada’da, 12 Eylül ve parti kapatmada ya da 28 Şubat’ta, bugün 19 Mart ve 21 Mayıs Silivri’de aynı yöntemler, ister asker uygulasın ister sivil fark etmez, bunun hukuk devletinde yeri yasak yöntemlerdir. Bunlar darbe yöntemleridir. Tarih o davaları nasıl yargıladıysa, bu davayı da öyle yargılayacak. Hatta şu anda yargılıyor. İddia ediyorum o askeri darbelerde tanklarla yapılan darbelerden daha vahşi uygulamalar yapıyor. Bu millet, bu dönem yapılanları daha vahşi yargılayacak.

Ramazan ayı çok enteresan. Burada benim gördüğüm bütün muamelelerde çok enteresan Ramazan ayı ile çok iç içe bir süreç yaşandı. Ara ara hatırlatmalarımda gireceğim. Halbuki Ramazan ayını yaşamak, idrak etmek, onunla böyle hasbihal olmak, gece yarısı sahurda annem, babam burada bilirler, aynı tabaktan yemek yerdik köyde. Hatta da çorbayı ağzıma götürürken tam ağzıma çorbayı koyacakken uyumaya dalıp sonraki kaşığın yere döküldüğünü ve sonra onların beni nasıl uyardığını bilirim. Çünkü 6 yaşındaydım, 5 yaşındaydım. Ramazan’ı ben öyle yaşadım ya. Ramazan’da insanlar başka bir fıtrata dönüşür; daha çok sevmeye, daha çok hissetmeye, daha çok anlamaya, hani bereket dilemeye, bereketi varsa ihtiyacı olanla paylaşmaya…

Bunlar, bunlar bu milleti, bu memleketi aldatıyorlar. Her şeyle aldatıyorlar, inancımızla bile aldatıyorlar. Ramazan’da en vahşi olmayı, en vahşi perdeden, en büyük kinle, nefretle bakmayı bile geri tutmadılar. Ramazan ayında bir sabah değil bakın, sabah değil, sahurunu yapmış bir insanın, daha henüz uykuya dalamamış haliyle kapısına dayandılar Ekrem İmamoğlu’nun. Ve bütün arkadaşlarımın da. Ekrem İmamoğlu’nun kapısına dayandılar. Kapı çalındı, eşim gitti, döndü, “Polisler varmış” dedi. Ve kalktım şaşkın bir biçimde, sahur vakti gece karanlık. Şafak vakti falan değil ha, zifiri karanlık.

Zifiri karanlıkta evimin kapısına yüzlerce polis geldi, yüzlerce! Ve 5-6 kademe, 5-6 kademe canım polisimizi kapıya dizdiler. Kim? Kim? Koltuğunu sağlama almak isteyen bir kişi ve onun aparatı! Ev bastı! 15,5 milyon insanın cumhurbaşkanı adayı olarak istediği insanın, 16 milyon insanın koca kadim İstanbul’u emanet ettiği insanın kapısına dayandı. Diyorlar ki “Savunma yap.” Ne savunması ya? Boynunuzu aşağı eğin bu kararı alanlar! Siz Türk milletine ihanet etmiş insanlarsınız. Bu ülkenin insanlarına; demokrasiye, adalete, Cumhuriyete ihanet etmiş insanlarsınız.

Çağırdınız da gelmedik mi? Adaletten mi kaçtık? Sorgulamadan mı, hangi denetimden kaçtık? Elinizde ne var? Nereden kaçtık? Korkaklar! Randevu bile veremediniz. Telefonumuza bile bakamadınız. Korkaklar! Çok netim ben. Ciğerim yanıyor, bu milletin ciğeri yanıyor, bu milletin… Bu milletin ciğeri yanıyor. İki elim yakalarında! Bu dünyada adalet önünde, öbür dünyada mahşerde iki elim yakalarında! Bunu bilsinler. Kin ve nefret taşımıyorum, hiç taşımadım. Ama bu millet için bunu yapacağım. Hayatım ne kadar varsa o kadar mücadele edeceğim.

Çocuklarımın önünde, 16 milyon İstanbullunun Belediye Başkanının kapısına yüzlerce polis… Niye? Bugün bir yandaş vasat basın demiş ki: “Ben dün şov yapmışım.” Sizi şovmenler sizi, foncular sizi! Benim evim de barkım da belli. Benim gizli tapum yok. Gizli tapusu olanlar düşünsün. Benim her şeyim belli. Didik didik edin, her şeyim belli benim. Her şeyi belli olmayanlar kendini göstersin. Manşet: Şov… Şovu o sabah yaptılar. Niye biliyor musunuz? “Bak padişahım ben ne kadar güzel yaranıyorum sana. Bak sen öyle dedin ama ben daha iyisini yaptım.” Bunları tarih gördü. Bu dalkavukları tarih gördü.

Zannediyorlar ki canımı yakacaklar, milletin canını yakıyorsunuz. Evet. Sahur vaktinde evimi bastılar, sahur vaktinde.

Ben, 40 haneli köyde doğdum ya. 40 haneli köyde doğdum köyde. Emekçi bir annenin, çalışkan bir babanın evladı olarak. Tüccardık. Allah razı olsun. Bereketli işleri olmuştur babacığımın. Vergi rekormenidir 70’lere 80’lere dönün Trabzon’da. İlk üçtedir, beştedir. Ama aynı zamanda köyde yaşadık. İyi ki bana öyle bir aile nasip oldu. Şehirde apartmanımız vardı köyde yaşadık. Köyün bereketini yaşadım. Çıplak ayakla tarlada gezdim. Tütünü bilirim, fındığı bilirim. Bahçeyi bilirim. Anacığımın 9-10 tane ineğini bilirim. İyi ki Allah bana böyle bir ömür verdi. Her şeyi biliyorum, yine mutlu bana yani. Toplumsal olarak söylüyorum, mukayeseli olarak söylemiyorum.

Ve Cumhuriyeti’ne bağlılığı bilirim ben, milletine bağlılığı bilirim. Beni çağıracaksın gelmeyeceğim. Ben kim olursa olsun bütün partizanlıklara rağmen bütün mülki amirlerin önünde önünü ilikleyen bir belediye başkanı oldum. Ama kabadayı gibi, ezercesine orada önüne geçip böyle girsek atan AKP il başkanlarını da gördüm. Valiyi de komutanı da tanımayan “buranın sahibi benim” diyen AKP il başkanlarının yöneticilerini de gördüm. Benim dilimin kemiği yok. Ben bütün bunları toplumla yüzleştireceğim.

Bu ülkenin, bu devletin yargıcı olacaksın. Bu devletin valisi olacaksın. Bu devletin milletin hâkimi olacaksın, cumhurbaşkanı olacaksın, başbakanı olacaksın, belediye başkanı olacaksın. Bir partinin değil, bir kişinin değil. İşte olursan öyle oluyor.

Ama ben öyle değilim. Ben önümü iliklerim. Valisiysen… Niye biliyor musunuz benim karşımda Türkiye Cumhuriyeti devletinin valisi vardır ya, kaymakamı vardır. Öyle bakarım. Saygısızlık yaparsa cevabını veririm. Niye biliyor musunuz? Devlete, millete yaptığı için. Örnekleri de vardır.

Beni çağırırsanız gelirim. Kurallara uyarım. Hakka girmem, hakkımı yedirmem ama. Hak yemem, hakkımı da yedirmem. Yedirmem. 12 metrekare değil, 2 metrekareye soksanız hakkımı yedirmem. Herkesle öyledir hesaplaşma arzum var ki, Yaradan içimi biliyor, Allah içimi biliyor yani. O arenayı bu millet bana nasip edecek. Dua ediyorum Allah’ıma gece-gündüz. Edecek yani.

Daha önce haksız soruşturmalar açıldı. Çağrıldığımda gittim, ifade verdim. 19 Mart’ta telefon etsen gelmez miydi? Yok. O tiz sesini dün gibi hatırladığım kişi, birisinin karşısında paye edinecek. Çünkü bir süre sonra bakan olacak. Söz almış.

Benim dilimin kemiği yok. Her şeyi çok net bende. Ben çünkü gökten hiçbir şeyi zembille almadım yani. Emeğimle aldım, terleyen alnımla aldım. Sırtımdan akan terle aldım. Seçimler de öyle, paramı da öyle kazandım, malımı da öyle kazandım, her şeyi.

Ama amaç ifade almak değil ki, amaç görüntü. Şafak vakti yüzlerce polis, kapıdan almam belediye başkanı şak şak şak! Hayır bunlarda nasıl övünürsün da anlamıyorum yani. Millete rezil oluyorsun, milletin vicdanına, irfanına rezil oluyorsun. Dünyaya rezil oluyorsun. Parayı kaçırıyorsun bu ülkede. Müflis tüccara dönüşüyorsun. Müflis bir tüccara dönüşüyorsun. Bunda nasıl keyif alınır? Anlamıyorum. Hayatı durdurdular. Evden çıktık, polis arkadaşla sohbet ediyorum, gülerek. İçimi dökerim ama gülerek. Tabii ki tespitlerimi de söylerim.

TEM bomboş kapatmışlar. Gittiğimiz güzergahta bir tane araba yok. Ne gidişte, ne gelişte. Vay anasını ya. On binlerce polis varmış meğerse İstanbul’da. Vatan Caddesi bomboş. Kapatmışlar. O şekilde Vatan Caddesi’ne geldik.

Toplantı, gösteri yasağı ilan edildi. Avukatlarım Vatan Emniyet’e kilometrelerce yürüyerek gelebildi, kilometrelerce. Saraçhane’ye bile kilometrelerce yürüyerek insanlar ulaşabildi. Böyle bir rezillik var mı ya? Geldiğimiz duruma bak. Neyi konuşuyoruz burada? 7 aydır ne konuşuyoruz burada? De-di-ko-du. İddia makamı ne sorabildi? Hiçbir şey. Sınıfta kaldılar, sefil oldular. Ne sordu? Bir şey gösterdi mi size? Gördünüz mü? Görmediniz, göremeyeceksiniz. Çünkü yok.

Gidin fona odaklanın, fona. Ona odaklanın. Gösterdiğinizi zannediyorsunuz. Dökün her şeyi ortaya. Benim mensubu bulunduğum parti, iki defa önerge verdi. Ne dedi? “Herkes malının, mülkünün hesabını versin. Yargıçlar, hâkimler, savcılar dâhil. Bakanlar, milletvekilleri dâhil, belediye başkanı… Benim zaten malım mülküm belli, gizlim saklım yok. Herkes malını mülkünü ortaya koysun ya. Koysun! “Hesap verelim” dedi iki defa. Ne oldu? Cumhur İttifakı reddetti. Ne dediler? “Ya arkadaş, fon için komisyon kuralım. Hep beraber sorgulayalım.” Ne oldu? Cumhur İttifakı ret. Korkan ret verir mi? Korkan böyle konuşur mu?

Dün izledim. Evvelsi gün Meclis’te Yeni Yol Grup Başkanvekili, “Belediyeler için de komisyon kurulsun, foncular için de komisyon kurulsun, araştırılsın, yargılama usulleri de sorgulansın” dedi. Altına imza atıyorum. Zaten partim dedi, onun da altına imza atıyorum. Evet, verelim. Verelim hesap hep beraber. Veremezler. Veremezler, her tarafından pislik akıyor çünkü. Kümelenmişler bir avuç insan, bir avuç insan kümelenmişler. İktidar falan değil, milleti aldatıyorlar. AK Partilileri aldatıyorlar birinci sıra. Sonra ortaklarını, sonra milleti aldatıyorlar. Bunun hesabını Allah huzurunda verecekler, bu ülkede bu yargı huzurunda verecekler. O bir avuç insan. Göreceğiz aldatanı. Göreceğiz aldatanı.

Şimdi, böylesi bir vahşi günle başladık Vatan Emniyet’te. Her şey bu yurttaşa kapatıldı. Ailemin, çocuklarımın gözlerinin önünde ben bunları yaşadım. Dört gün hücrede tutuldum, dört gün. Sayılarını vereceğim. Gelenek hâline geldi; pislik yerde dört gün kalsınlar. Özellikle pis bir yer. Rezil kokuyor. Affedersiniz, sidik kokuyor. Affedersiniz, uyuşturucu kokuyor. Niye? “Bak biz Ekrem İmamoğlu’nu dört gün burada tuttuk arkadaş.” Sonra gelenek yaptılar bunu, herkes için tuttular. Bak şart olsun ki foncuları tutmadılar orada. Ben böyle iddia ediyorum, tek bir fikrim yok, bana anlatan da yok. Böyle iddia ediyorum, tutmadılar. Çünkü hesapları ortak. Olur ya konuşur. Hesapları ortak! Ben demiyorum, çıktı zaten ayan beyan.

Mır mır mır çıkmış Grup Başkanvekili bana yolsuzluk edebiyatı yapıyor, AK Parti’nin Grup Başkanvekili. Ne kadar çok bağırıyorsa bilin ki onun paçalarından pislik akıyordur. Ben FETÖ döneminde çok bağıranları gördüm AK Parti’nin çevresinde, hepsi FETÖ’cü oldu. “Çok bağıranlardan uzak durun” dedim arkadaşlarıma. Bir ay, iki ay sonra baktım çoğunu tutukladılar, gözaltına aldılar. Bugün de çok bağıranların mutlaka hesabı vardır, söyleyeyim.

Ben bunları yaşadım. Sonra dört günden sonra yine Vatan Caddesi’nden adliyeye götürüldük, yollar kapatıldı. On binlerce polis yine sağda solda. Vatan’dan, Fatih’ten çıkana kadar ne sokakta araba görüyoruz ne caddede görüyoruz. Ya böyle bir şey yok arkadaşlar. Ey aziz milletim, böyle bir şey yok! Böyle bir durum yok yani. Bunların filmi çekilecek. Beceremeyecekler, prodüksiyonu bile beceremeyecekler yani. Bu vahşeti gösteremeyecekler.

Adliyeye gittik. Saatlerce orada bekletildik. Aç susuz bu arada, onu da söyleyeyim yani. Bir tane şey getiriyorlar, sorsan fasulye bilmem nesi, pislik yani hani. Yani Ramazan ayı, bakın Ramazan ayı. O gün tuttum, sonra tutmadım. İlk gün tuttum, sonra tutmadım. Tutanlar oldu o yemeklerle, Allah kabul etsin. Tutanlar oldu, biliyorum arkadaşlarımdan. Dindarlık, he? Ben dindarım ha. Dindarlık nedir bilirim yani. Ama ben Yaradan’la kimseyi arama sokmayan bir dindarım.

Dindar simsarlarını hiç sevmem. Din tüccarlarından nefret ederim. Çünkü öyle kutsaldır ki Yaradan’a inanmak, ona bağlılık… Öyle kutsaldır ki Hazreti Peygamberimize inançla bakmak, onun tavsiyeleri… Ben öyle büyüdüm biliyor musunuz? Ben anacığımdan da öyle gördüm, babacığımdan da öyle gördüm, mahallemden de öyle gördüm, muhtelif Kuran kurslarına da gittim. Öğrendiğim kadarıyla ama daha çok kendi inancımı kendi hayatımla birleştirdim. Ve araya kimseyi sokmadım. Kimseyle de inancımın hesabını tutmadım.

Hele teraziye koyanlar var ya, nefret ediyorum onlardan! 35 kişi… Milleti esir alıyorlar. Bırakın millet inancını yaşasın ya! Nasıl yaşıyorsa öyle yaşasın. Yok, “benim istediğim gibi olacak, olmazsa kafirsin”! Yok öyle bir şey benim kitabımda. Kutsal Kuran-ı Kerim’de de öyle bir şey yok yani. Okuyorum okuyorum, dönüyorum baştan alıyorum sona çıkıyorum, burada birkaç tur daha yaptım, Hatm-i Şerif oldu. Öyle bir şey yok! Acaba bunu yanlış öğrendim yani. Allah akıl fikir versin! Allah korusun din tüccarlarından bu ülkeyi! Allah korusun dini kullanarak bu milleti kendine tabi kılmaya çalışan kötü zihniyetlerden bu milleti!

Bunları yaşadım ben. Sonra savcıya çıktık. Önce terör savcısıydı yanlış hatırlamıyorsam, sonra yani dün anlattığım Kent Uzlaşısı, sonra İBB davası ile ilgili savcıya çıktık. Kent Uzlaşısı ile ilgili savcılıkta hiçbir şey demeyeceğim; soru-cevap, birkaç şey ve bitti. Ama Kent Uzlaşısı’ndan sonra İBB davası için çıktığımız savcı çok enteresandı. Karşılayışı bile enteresandı. Sorgusu da enteresandı. Zaten soru da yok da hani cevap da yok da… Ama uğurlaması daha da enteresandı.

Aynen şöyle: Bitti, ayaktayız, avukatlarım şahit. “Sayın Başkanım, bugün biz burada oturuyoruz, sizi yargılıyoruz; siz yarın Cumhurbaşkanı olursunuz, masanın bu tarafına geçersiniz, siz bizi yargılarsınız”. Döndüm kendisine dedim ki: “Ya siz kim, biz kim? Bu kafayla mı bizi yargılıyorsunuz?” Bu vatandaş şimdi Adalet Bakanlığı Personel Genel Müdürü. Ey büyük Allah’ım! Ey büyük Allah’ım, memleketi koru Ya Rabbi! Ben bunları yaşadım, yaşadım, uydurmuyorum; bunlar kameralar var orada da vardır, şahitleri de var, yaşadım ben bunları. Sonra “yok ben öyle demedim, bilmem ne demedim” falan filan. Saçının şeklini bile hatırlıyorum, neyi demedin? Ben o anı unutacak mıyım zannediyorsun? Bu hangi kafa? Bunun adı Cumhuriyet Savcısı! Ben bunu konuşmayacağım, öyle mi?

Ve hakim önüne çıkarıldık. Hakim önüne çıkarıldık, tabii İBB davasında tutuklandık, yani yolsuzluk davasında tutukladık. Aynı hakim önüne terör davasında çıkarıldık, yani Kent Uzlaşısı davasında. Valla anlatamıyorum ama kem küm bir şeyler söyledi ama daha vahimi iki duruşmada da çok kararlı bizi dinlemekten uzak, avukatlarımı da susturmaya çalışan zavallı bir zihniyet. Bu kadar söyleyeceğim. Ama daha kötüsü, kim ne ilişki kurar bilmem, bana iki davadan da tutuklama kararı veren kişinin de eşi Adalet Bakan Yardımcısı.

Ne güzel dünya değil mi? Bunların hepsi tesadüf olacak, Ekrem İmamoğlu da bunları anlatmayacak. Valla böyle bir kariyer planlaması bu ülkenin defterinde yazmıyor. Cumhuriyetin defterinde de yazmıyor. Yapılmışsa bile cezasını çekti. Sonra millet de onlara çektirdi.

Benim dünyamda da hiç yazmıyor.

Daha kötüsünü biliyor musunuz? Bunu da anlatayım. Kürsü böyle, hakim burada. Normalde hakim gelir karar verir. İlkinde öyle yaşadık. İkincisine yanına almış bir de 25-30 tane güvenlik görevlisi. Güvenlik görevlileri de başı önde, niye buradayız der gibi. Ya ben zaten tek başımayım, üç tane avukatım var. Arkamda beni oraya getiren 7-8 tane polis var, bir de yanına almış 30 tane sanki ben burada uçacağım, yani hakimle kavga edeceğim. Bu manzaraları yaşadık. Böyle bir rezillik olur mu ya? Yok böyle bir rezillik olur mu? Ve bunun adı mahkeme! Ekrem’i tutukladı. O tutuklamayla Ekrem 19 aydır hapiste. Ben miyim hapiste? Onlar mı hapiste? Ben değilim ki, ben milletimle konuşuyorum. Milletim de beni dinliyor.

Tek bir hakim “tutuklama son çaredir, adli kontrol yeterlidir dedim, serbest bıraktım.” Tak adamı sürdüler, yok ettiler adamı. Birkaç gün sonra o serbest bıraktığı insanlar tekrar tutuklandı. Niye? Talimat, mahkeme değil ki, talimat.

İşte o günlerde yaşadığımız fotoğrafları hatırlayın. Yorgun, traşsız, kelepçe takıyor arkadaşlarım. Kendi ayağıyla ifadeye giden arkadaşım firari yakalandı manşeti gerektiği için, kendisi anlattı burada. Canım kardeşim. Bunun için yakalanma fotoğrafı üç kez çekildi ya. Öyle değil mi? Üç kez. Niye? Fotoğraf yayınlayacaklar. Niye tutuluyor burada? Çünkü hiçbir şey ya. Hiçbir şey yok. Ya yazık ya. Aylardır hapis yatıyor burada. Yuvasını bile burada kurdu. Ve burada hapiste tutuluyor. Buğra kardeşim. Fotoğrafını çektiler, beğendiler bir daha çektiler, beğenmediler bir daha çektiler. Ve bunun adı olacak yargılama, öyle mi? Bunun adı olacak tutuklama, öyle mi?

Masumiyet karinesi o sabah çiğnendi. Lekelenmeme hakkı o sabah çiğnendi. Hem de bile bile. Bu nasıl kin ya? Bunu nasıl nefret ya? Bu nasıl nefret ya?

Neyse…

Şöyle okuyayım: “Ya eyyühellezine amenu künu kavvamine lillahi şühedae bil kıstı vela yecrimenneküm şenaanü kavmin ala ella ta’dilu. İ’dilu hüve akrabu lit takva vettekullah. İnnallahe habirun bima ta’melun.” Maide Suresi 8. Ayet. “Siz, ey imana ermiş olanlar! İnsaf ile hakikate şahitlik yaparak Allah’a bağlılığınızda sıkı durun ve herhangi bir kimseye, insanlara karşı nefretiniz sizi adaletten sapma günahına itmesin. Adil olun. Bu, Allah’a karşı sorumluluk bilinci duymaya en yakın olan davranıştır. Ve Allah’a karşı sorumluluğunuzun bilincinde olun. Şüphe yok ki Allah bütün yaptıklarınızdan haberdardır.”

Şimdi bu nasıl kin ya? Bu nasıl nefret? Bu nasıl ihtiras? Buradan söylüyorum: Bu zihniyetle, bu milletin ve kadim devletimizin başı beladadır. Başı beladadır. Milletçe mücadele etmek zorundayız. Soruşturma hep manşet. Önce manşet, sonra dosya. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin TRT’si benim param, benim. Sizin paranız, 87 milyonun parasıyla bize küfretti ya. Bize hakaret etti.

Siyasi operasyonu anlamanın kısa yolu: 31 Mart, Ramazan ayının ortası, 2024. İktidar sandıkta yenildi, İstanbul bir kez daha kazanıldı. Millet, iktidarın sandıkla değişebileceğini gördü. Anlattım ya totalitarizmi; sandıkla değiştirilebilme ihtimaline karşı kurulan düzendir. Düzen değil, sistemdir ya da rejim. Örgütlü bir çalışmadır. Hemen ardından bu soruşturmayı başlatacak başsavcı, bakan yardımcılığından alınıp İstanbul’a getirildi. Bu atama bu soruşturma içindir. Bu bir tespit.

18 Mart 2025, yine Ramazan ayı; diplomam iptal edildi. 19 Mart 2025, Ramazan’ın 19. günü; partimin cumhurbaşkanı adayını belirleyeceği günlerde, sahur vakti, gece yarısı kapıma gelindi ve gözaltına alındım. Bir yıl arayla iki Ramazan. Birinde millet sandıkta iradesini ortaya koydu, ötekinde o irade hedef alındı. Rahmet, merhamet ve adalet ayı olarak bilinen mübarek Ramazan ayında adalet değil, hesaplaşma yapıldı. Hesaplaşma.

Şimdi soruyorum: Bu takvimin hangi durağında bir belge var? Hiçbirinde. Belge yok, sıfır. Bir seçim sonucu var, bir atama var, bir şafak baskını var, ardından makam, mevki, menfaat terfisi var. Belgeler bizim tarafımızda, takvim onların tarafında. Dosyaya gizlilik kararı konuldu ama tuhaf bir gizlilikti bu. Herkese açık, yalnız savunmaya kapalı. Avukatlarım, dosyanın kapağını göremezken, her gün bir şey yandaş basına sızdırıldı. Florya’da bahçede gömülü paralar, cenaze aracıyla taşınan rüşvetler, para dolu bavullar, dağıtılan telefonlar… Her ekranda tek bir rakam: 560 milyar lira!

Başsavcı gazetecileri topladı, soruşturmaya bir ad taktı. Tarihte yok böyle bir şey: “Asrın Yolsuzluğu!” Ceza iddianameden önce, mahkemeden önce ekran önünde kesildi. Ben ilk günden “suç örgütü lideri” diye damgalandım. Yol arkadaşlarım “suç örgütü üyesi” diye damgalandı. Bu bir hukuk süreci değil, bir itibar suikastıdır. Lekenmeme hakkının ihlalidir, masumiyet karinesinin ihlalidir. Hani diyorlar ya bugün; “Sakın masumiyet karinesini ihlal etmeyin. Sakın insanları lekelemeyin, itibar suikastı yapmayın, yaptırmam.”

Kim yapıyorsa, dün söyledim tekrar söylüyorum: Kim yapıyorsa, kimin lekelenmeme hakkı ihlal ediliyorsa, kimin masumiyet karinesi çiğneniyorsa, kime iftira atılıyorsa; namussuzdur, şerefsizdir bunu yapan. Bu kadar net.

Ahlaksızdır.

Bu dosyada delil yok. Delil olmayınca bir şey üretilmesi gerekiyor. Üretilen şey itirafçı. Sistem böyle kuruldu; itirafçı. Bunu bir tarifi var, 4 adımlık bir tarif. Birinci adım; herkes tutuklanır. Genel müdür de tutuklanır, şoför de özel kalem çalışanı da çaycısı da kim varsa etrafında tutuklanır. Aylarca tutuklu kalındı. Ya 1 yıl tutuklu kalan var, 1 yıl 13 ay şoför, çaycı daha yeni çıkan var.

İkinci adım; aileye uzanılır. Eş gözaltına alınır, oğul, kardeş, kayınbirader içeri atılır. Bir iş insanının ifadesi alınırken eşinin gözaltına alındığı haberi ona verilir. O insan “ne isterseniz imzalarım” demek zorunda kalır. Bir arkadaşımızın çocuk yaşta denebilecek oğlu 1 yıl cezaevinde tutulur. Bir başkasına “1 milyon dolar verirsen eşinin tutuklanmasını sağlarım” denir. Yani özgürlüğe fiyat biçilir.

Özgürlüğe fiyat biçilme hikayeleri kaç tane dinledik 1,5 senedir? Somut delilleriyle ortaya konan kaç tane var? Davaya dönüşen onlarca. Ne yapıldı? Hiçbir şey. Niye? Dokunulmaz. Ya cinayet bile çıkartılmaya çalışıldı manşetlerden. Avukatların ismi, cismi belli, tek bir soru bile sorulmadı. Ne oldu? Herkes serbest kaldı, kimse yok. Bitti her şey. Kaynağı neresi? Adliye. Kaçıncı katsa 3 kat, 2 kat her neyse kapalı kapılar ardındaki tezgahı kuranlar. Onun için bu iddianameyi yazanlar benim için şaibelidir. Kaçıdır şaibeli, kaçı değildir onu bu millet tespit edecek.

Üçüncü adım; önüne bir metin konur, o metnin adını öğrendik, şablon. Kaç tane gördük burada? Onlarcasını gördük. Şablon, kaç tanesi ortaya çıktı? Mahkeme heyetinin huzurunda oldu bütün bunlar. Kullanılacak kelime de belliydi, sistem. Ben hayatımda sistem diye bir laf kullanmadım. Organizasyon şeması dedim, çalışma sistemimiz dedim. Ben insan kaynakları masterı yaptım. Bilirim yani bir organizasyon şeması nasıl şekillenir, bir işletme, bir kamu kurumu nasıl şekillenmelidir bilirim. Sistem diyen tahliye oldu, “ya sistem de git!” Tahliyenin anahtarı bu kelimeydi.

Dördüncü adım; kapı açılır. “3 isim ver, 3 hafta sonra seni çıkarayım” teklifi anlatıldı. Aleyhte ifadenin ardından kapılar bir bir açıldı. Biri ertesi gün, biri aynı gün, biri 3 hafta sonra. Biri de açıkça söyledi, çıkmak için her şeyi söyledim dedi. Açıkça söyledi bunu. Basından duyduğunu söylemiş, gazetede okuduğunu söylemiş, avukatının ona söylediğini söylemiş, savcının ona dikte ettiğine evet demiş, her şeyi söylemiş. Hatta bazıları, savcı yazmış o imza atmış. Burada açık açık ortaya çıktı.

Sadece buradaki tutuklu arkadaşlarımdan bahsetmiyorum, tutuksuz sanıklardan da bahsediyorum. Tutukla, aileyi al, şablonu koy, kapıyı aç. Özgürlük karşılığında isim, tahliye karşılığında cümle. Bunun adı itiraf değil, bunlar takastır. Tehditle, baskıyla, vaatle alınan ifade kanunen delil olmaz. Hür irade yoksa kağıttaki cümlenin hiçbir değeri yoktur. Bunları kanun yazıyor, ben değil. Oralardan aldığım şeyler.

Bu zulmün sessiz bir tarafı da var. 20 anne çocuklarından koparıldı, 20 anne, bilerek, zalimce. Eşi riskli doğum yaparken yanında olmak isteyen bir daire başkanımıza izni verilmedi. Suçu yok ki orada, tutuklu yargılanıyor, versen ne olur? Vermediler. Zalimlik sınır tanımıyor.

O 20 annenin bir kısmı kilometrelerce, 100 kilometrelerce ötelere sürüldü. Kadınlar yerlerde yattı. Hepsi bilinçli yapıldı, Sayın Mahkeme Başkanı ve Sayın Heyet. Hepsi bilinçli yapıldı. İster görün ister görmeyin, ister duyun ister duymayın, ister hissedin ister hissetmeyin, hepsi bilinçli yapıldı, hepsi zalimce yapıldı. Hepsi bir çıkar, bir menfaat için yapıldı. Menfaatini de alanlar aldığını zannediyor. Almayanlar da sıra bekliyor.

Benim ailem de payını aldı. Babam sanık yapıldı, oğlum sanık yapıldı, eşimin ağabeyi sanık yapıldı. Tek soru sorulmadı bunda, 1 yıl yattı. Diğer ağabeyi başka bir dosyada tarihte görülebilecek en uydurma bir dosyayla aylarca tutuklu kaldı. Kendisinden uyuşturucu tüccarı çıkarmaya çalıştılar, bir şeyle uğraştılar yani. Adam “Saçımın kılını alın bakın, ne kadar kılından alıyorsanız kıl alın bakın” dedi, adamdan kıl almadılar. Çünkü temizdi. Aylarca hapiste tutuldu. Niye? Ekrem’in akrabası. Hıh!

Bunun hikayesini kendi hayatımda da biraz bahsedeceğim ama burada şunu söyleyeyim; bir insanı ailesini almak, rehin almak savaşta bile yapılmaz biliyorsunuz. Hani gurur diyoruz ya Türk, hiçbir yerde gidip zalimlik yapmamıştır. Herkese Osmanlı’yla özellikle bahsederiz. Özellikle Balkanlarda bu çok konuşulur yani. Hatta o tarihin o çağına göre hata mıdır, doğru mudur, yanlış mıdır diye de tartışılır. Zulüm etmemiştir, herkesi dininde serbest bırakmıştır denir. Bununla övünürüz değil mi? Şimdi? Aileyi rehin almak yargı eliyle yapıldı. Yaşadık biz bunu burada.

Ve iddianame geldiğinde bir şey daha görüldü. Bazı tutuklular hakkında dava bile açılmadı. İstenen cümle alınmıştı. Fazladan toplanan insanlara artık ihtiyaç yoktu. Amaca ulaşılınca rehineler bırakıldı. Hatta bazıları var ki çok yakındı, çok yandaştı yazdırana veya yazana. Onların esamesi bile yok. Gittiler. Bir süre yattılar. İfadeleri bile yok ortada. Gittiler. Ama iş adamı, ama başka bir şey. Bu arada kimse yatmasın. Ben kimsenin hapiste kalmasını, bu şekilde tutulmasını falan istemiyorum. Rehine diyorum çünkü bunun gerçekten başka bir adı yok. Devlet eliyle rehin alınıyor insanlar. Hala rehin.

İddianame, Kasım 2005’te gözaltından tam 8 ay sonra yazıldı. Mahkemeye sunulmadan önce gazetecilere dağıtıldı. Kabul edilmemiş bir iddianame şüpheyle bile paylaşılmaz. Bu iddianame, önce gazeteye gazetecilere verildi, yandaş gazetecilere. Bana ise 3 ay sonra 22 Ocak’ta DVD’lerle ulaştırıldı. Rakamlara bakalım, 4.000 sayfa iddianame, 80.000 sayfa ek, cezaevinde haftada 2 saat bilgisayar hakkı.

Yani ben haftada 2 saatte, sayılı haftalarda 84.000 sayfayı okuyacağım ve konuya hakim olacağım. Ben bu işleri anlamam ama yani 84.000 sayfa ya bu işi dökmek. 4.000 sayfa iddianame yazmanın zaten anlamı kimse bunu okumaz, zaten içi boş. Yazdıran da biliyor, yazan da biliyor. İşin içinde ne var biliyor musunuz? Dün dedim ya, aynaya baktılar, yazdılar. Kendi hayatında ne yapmışsa, ne uygulamışsa, “yahu Ekrem de yapmıştır” diye yazdıkları bir iddianamedir bu.

Ben düşündüm, “Allah Allah” dedim ya, “Babamın tarlasını niye kazdılar?” Hatta espri yaptık telefonda, yandaki tarlayı da söyle de kazsınlar belki de ekin ekersin yani, senin yerine orayı tarasınlar yani. Adamın kuyusuna niye bakarlar? Para arıyorlarmış! Kapalı yazdıkları kapıları kırıp içine giriyorlar. Bunu yazanlardan ben şüphe etmeye başladım. Ya yazanlar ve yazdıranlardan şüphe etmeye başladım. Bu yöntemleri bilenler yapabilir bu işi. Ben bu yöntemleri bilmem yani. Benim böyle yöntemlerden haberim yok. Yazdıktan sonra para gizlemek, toprağa para gömmek, kuyunun dibine altın koymak. Çok mu merak ediyorum yani. Avrupa ülkelerinde hesap açtırmak! Offshore’da hesap açtırmak! Vallahi ben bilmem. İsviçre’de, Lüksemburg’da veya bilmem hangi adalarda şurada burada, bu hesaplar nasıl işler, ben bilmem. Bilmem yani.

Biz parayı pek sevmeyiz babamla. Bazen de kızarız birbiriyle, çok sıkıntı çekmişizdir. Ticaret yapmayı severiz. Öyle yaptık ya, çok da şey çektik, sıkıntı da çektik yani. 94 krizinde, 97 krizinde, 2001 krizinde, 2008 krizinde sıkıntıda çektik. Niye? Pek nakitte yakalanmazdık yani.

Ama bu parayı sevenler bu işi nerede saklıyorsa, ne yapıyorsa demek ki bir yöntem biliyorlar, buraya yazmışlar ama bizimle ilgisi yok. Olmadığı da ortaya çıktı zaten. Çünkü yok, yok!

Duruşmalar 9 Mart’ta, yani tutuklanmamızdan bir yıl sonra başladı ve yaklaşık 7 ayı bitirdik, 8 aya gidiyoruz. Hâlâ insanlar neyle suçlandıklarını öğrenemedi. İddianameyi okuyan herkes bir şeyi hemen fark eder: Bu metin bir hukukçunun değil, bir manşetçinin kalemidir. Ahtapotun kolları, güç zehirlenmesi… Gasp etti bile deniyor. Böyle bir suçlama yok ama. Gasp etti deniyor ama öyle bir suçlama yok. Çünkü bu kelimeler mahkeme için değil, ekran için yazıldı. Seviyorlar. Seviyorlar. Bu işi seven basın mensuplarını da yanlarında taşımayı da seviyorlar. Ama ağır yük oldu kendisine.

Peki bu iddianame neye dayanıyor? Bunu ben söylemeyeceğim, iddianame kendisi söylüyor. Örgüt şemasının hemen üstündeki cümle şöyle: “Soruşturma kapsamında elde olunan başka etkin pişmanlık hükümlerinden başta, etkin pişmanlık hükümlerinden faydalanan örgüt mensuplarının beyanları olmak üzere, tüm deliller bir arada nazara alındığında…” Başta belge değil bakın, başta belge değil. Başta banka kaydı değil. Başta dinleme değil. Başta itirafçı! Yani mış muş. Demiş, söylemiş. Bu binanın temeli bu kelime. O temelin nasıl döküldüğünü de biraz önce anlattım.

İddianame bir şeyi daha kendi ağzıyla itiraf ediyor: Bir eylemde benim için, “Doğrudan talep eden kişi olmasa da…” Bir başkasında, işte birçok olayda var, yapılmamış olduğunu kabul ediyor; “Her ne kadar bu eylemde yer olmasa da yer almasa da…” falan falan. Talep eden değil, anlaşan değil, eylemde yok ama cezanın başına o ismi yaz! Bu şekilde burada davranılan birkaç isim daha var.

Bu dosyada tek bir banka dekontu yok, para izi yok, talimat yazısı yok, ses kaydı yok, görüntü yok, “Gözümle gördüm,” diyen tanık yok. Ama her arkadaşım ve ben… Bizim tarafımızda ise tapular var, faturalar var, noter belgeleri var. Açıklamasında ada, parsel, proje var. Banka havaleleri var, Hazinenin izinleri var, Sosyal Güvenlik Kurumunun borç yoktur yazısı var, İBB Meclisinin oy birliğiyle aldığı kararlar var, MAPEG Genel Müdürlüğünün yazdığı yazılar var, Enerji Bakanlığının aldığı kararlar var. Hepsi var! Öbür tarafta, mış muş. Belge bizde, dedikodu onlarda. Bu davanın bütün hikayesi bu dört kelime: Belge bizde, dedikodu onlarda.

Bir de ceza dosyasının içerisindeki siyaset… Burası çok önemli. Yani bu iddianamenin tümüyle siyasi saiklerle başladığının aslında net bir tarifi. Eylemleri bir kenara koyalım. Rüşveti, ihaleyi, ruhsatı, raporu bir kenara koyalım. Geriye ne kalıyor? Aslında tümüyle siyasi bir hikaye. Bu dava siyasidir. Tekraren söylüyorum: Bu dava siyasidir.

İddianame bu hikayeyi saklamıyor da. Kendi eliyle 9 başlıkta yazıyor: Bir partiyi ele geçirmek ve cumhurbaşkanı adayı olmak. Suç! Kurultay ve il kongresi, parti binası, gazeteciler, seçmen verisi, casusluk, ilçe adayları, iştiraklerle adayların eşleştirilmesi, en sonunda da o partinin kapatılması için Yargıtay’a bile bildirim yapan bir iftiraname. Tam bir komedi, tam bir safsata! Dokuzunu da iddianamenin kendi cümlesiyle okuyacağım. Her birinin karşısına bu salonda söyleneni koyacağım. Hükmü milletimiz verecek.

Birincisi, bir tabloyu açabilir miyiz? Dün sıralamada yani 11. tablo diye görünüyor.

Şurada yok üstteki, üstteki yani ilk bu şekildeki bu tablo aslı yukarıya gelirseniz sırayı bu buydu. Evet.

İlk madde: İki amaç varmış. İlki maddi zenginleşme, ikincisi aynen okuyorum. Burada da görülüyor. 2019 yerel seçimlerinden sonra ikinci amacın suç gelirlerinden elde edilen maddi sermaye ve örgüt liderine mensup olduğu siyasi parti olan Cumhuriyet Halk Partisi’ni ele geçirmek. Örgüt liderinin mensup olduğu siyasi parti, yani benim partim o dönemde. Ben kendi partimi ele geçirmişim. Bir insan kendi evine hırsız olarak giriyor yani.

Ya partiyi tanımıyorsunuz, ya partiyi bilmiyorsunuz, geleneklerini bilmiyorsunuz yani mahalleden başlayan seçimler ilçe delegesi, sonra ilçede il delegesi, sonra ilden kurultay delegesi. Yani milyonlarca insanın katılımıyla yürüyen bu süreçte ben, partiyi ele geçireceğim. Bir partinin üyesi o partide söz sahibi olmak ister, delegesini ikna etmek ister, kurultayı da kazanmak ister. Buna dünyanın her yerinde siyaset denir ama bu iddianameye de örgüt amacı diye yazılıyor. Yani parti içinde seçim kazanmayı, örgüt amacı olarak yazıyor.

Bir alta daha geçersek… Sonra iddianame bir alıntı daha koyuyor. Şimdiki hedefimiz Ekrem İmamoğlu’nun cumhurbaşkanı olmasıdır. Nasıl ki partinin ele geçirilmesi için fon oluşturuldu fon, ben hayatımda fon diye bir şey demedim, bilmiyorum. Fonu burada öğrendim. “Ve bu hususta başarılı olunmuşsa şimdi de cumhurbaşkanlığı seçimi için büyük bir fona ihtiyacımız var. Bu fona katkı verenler abat olacak.” Vallahi bunu yapmış olan biri yazar. Ben bilmem. Bak, yapmış olan biri yazar mı? Ya da yazdırır. Tarihe dönün bakın, vallahi bulursunuz onu, kimse. Ben bulamam, ben cahil kaldım. Şu metni yapmış olan ya da yaptırmış olan biri yazmıştır. Ya da şu fon meselesinde milyarlar döküldü ya, onun arkasında kim varsa bunu da o yazdırmıştır. Birebir aynı kişi. Çok net metin yani. Benim ne aklımdan böyle bir şey geçti, ne fikrimden geçti, ne de böyle bir hedefim var. Yaradan şahit, arkadaşlarıma şahit.

Bu cümleyi kim, kime, nerede, hangi tarihte söylemiş ya? Hangi fon? Hangi hesap? Hangi banka? Ya! Günü geldiğinde bunu yazana soracağım günleri Allah bana gösterecek. Allah bana gösterecek soracağım, soracağım. Vallahi şunu hangi kafayla yazdın? Ne yediniz siz? Bunu inşallah göreceğim o günleri. Kim kimin katili demiş? Kim abat olmuş? Arkasında tepki, dekon, tepki hesap hareketi, tepki tarihi, tepki fon yok, fonun kendisi yok. Yok, yok.

Aylarca manşetlerde 2 milyar dolar diye bir şey gezdi. Neymiş efendim? Seçimi kazanmamız için en az 2 milyar dolar. Vallahi benim aklımdan ne 2 milyar geçti, ne 2 milyar dolar geçti, ne de 2 milyar dolarlık fon geçti. Demek ki bunu bilenler, 2 milyar dolarlık fonla bu işi yapmışlar, geçmişler. Acaba kim? Allah, Allah! Milletimiz düşününce bunu bulacak. Ben bulamam, ben cahilim. Ben bilmiyorum. Demek ki birileri bunu böyle yapmış. 2 milyar dolarlık fon lazımmış.

Benim bildiğim sandıkta milletin oyu lazımdır yani. Ve İstanbul’da sokak sokak nasıl gezdiğimi de Allah biliyor yani. Kimse şans vermedi. Zat-ı muhterem, ülkenin cumhurbaşkanı “Kıyıda köşede kalan ilçenin belediye başkanı mı cumhurbaşkanını seçeceksiniz? Binali Yıldırım’ı mı Sisi’yi mi seçeceksiniz” dedi mi? Dedi. Ne yaptı? O kıyıda köşede o ilçenin masum, tümüyle samimiyetiyle, projesiyle milletin önüne çıkan Ekrem İmamoğlu seçimi ka-zan-dı. Nokta.

Ve bunu bilirim yani. Bağcılar’ın sokaklarında başladım ilk siyasi gezime. İlk 15 gün, partinin iktidar olduğu hiçbir ilçeye gitmedim. Arkadaşlarım burada. Bağcılar, Bahçelievler, Esenler, Sultanbeyli. Buralara gittim. Niye? Faydasını gördüm. Çoğunda, 39 ilçenin 32’sinde Ekrem İmamoğlu 2024 seçimlerinde birinci oldu biliyor musunuz?

Bu millet çalışana oyunu verir. Oyunu emanet eder. Ben bunu bilirim. Fon mon bilmem yani?

2 milyar fon! Kim demiş? Sarp Yalçınkaya diye bir adam. Ben tanımam etmem. O ondan duymuş, o ondan duymuş, o ondan duymuş, o da ondan duymuş. Muş muş muş muş. 3 katlı bir dedikodu, 4 katlı bir dedikodu. Ahhh ahhh!

Şimdi bu zincirleri kurarak, buradan işlemler yaparak, buradan süreçleri çözdüm diye yani bir savcı herhalde bir şey yazıp koşarak gidiyor Başsavcının önüne, nasıl oldu efendim bir baksanız, bu yalan iyi mi oldu? Ondan sonra alıyor, yok yok sen buna bir daha bir şeyler daha ekle diyor, gidiyor, tekrar koşuyor. Yani herhalde böyle yani. Herhalde böyle.

Benim, sözümona bu fon rakamının geçtiği isimlerin arasında, işte Murat Gülibrahimoğlu denen bir iş adamı. Burada rakamları tek tek yukarıdan aşağı döküldü. 42 milyon rakibimin kampanyasına yatırmış. 42 milyon, 2024’ün rakamlarıyla yani, 3 sene önceki rakamlarla, 42 milyon. Biraz bahsedeceğim daha sonraki maddelerde. Milyonlarca lirayı, 42 milyonu yatırdığı kişi Murat Kurum’un hesabı, ben değilim. Gak guk dediler. Ya o öyle değil de falan filan! Bırak gak guku! Benim cumhurbaşkanlığı fonumu toplayan adam böyle yapacak, siz de buradan bir yalan uyduracaksınız, o yalanı da millete yutturmaya çalışacaksınız, hadi oradan. Sizi vasatlık kokan insanlar!

Bir aşağı daha gelebilir miyiz? Asıl dayanak, Adem Soytekin’in ağzından yazılmış bir cümle: “Beylikdüzü’nde temelleri atılmış, cumhurbaşkanlığı için sermaye toplamak amacıyla kurulmuş bir örgüt”. İddianame bu cümleyi iki ayrı yerde örgütün kuruluş belgesi gibi kullanıyor. Savcı bu salonda kendisi de okudu. Cevap tutanakta var, herkes açıp bakabilir. “O beyan öyle değil savcı bey.” Adem cevap veriyor: “O beyan öyle değil savcı bey, oradaki beyan ben onu şablon olarak gördüm, ben ifadeden sonra gördüm” diyor. Önüme şablon olarak koydular diyor yani. Çünkü yok öyle bir şey. Adem böyle bir cümle kuramaz ki. Günlerce çalışsa Adem böyle bir cümle kuramaz. Adem 2007’den beri benimle çalışan bir tane emekçi adam ya. Adamı bile ne hale düşürdünüz ya. Beceriklidir ha, başarılıdır yani işini iyi yapar. İşini iyi yapar yani. Ben yüzlerce konut, başarıyla yaptığını, binlerce yaptığını biliyorum yani. Adamı düşürdükleri duruma bak, adam bile şablon dedim buna ya. Hatta böyle bir şeyin biraz hayalperest bir şey olacağını da söyledi. Güzel bir cümle, hayalperest bir şey bu dedi yani. Ben nasıl öyle bir şey kurayım, edeyim yani? Örgüt var mı diye soruldu, hayır bilmiyorum, iddia olduğunu biliyorum. Ben bile sordum burada. Yani bir itirafçı burada iddia makamının tokadını yiyene kadar ben itirafçılara bile sordum yani. Onlar bile gak guk dediler, bilmiyordum, bilmiyorum, falan filan kem küm.

Şablon! Cumhurbaşkanlığı için kurulduğu söylenen örgütün kuruluş belgesi, onu imzalayan adamın önüne konmuş ve bir şablon çıktı. Gerçekten Fatih kardeşim burada söyledi, hukuki olmaktan ziyade siyasal bir kurgu dedi. Gerçekten bu yazılan şey de siyasal bir kurgu, doğru söyledi. 3 kat, 5 kat dedikodu binaları.

Kesinlikle bir suç değil, siyasidir, siyasettir ve bu dava baştan sona siyasettir. Bunu bile yazanlar da siyasetin bir parçaları olduklarını atandığı makamlarla net belli etmişlerdir. Nettir yani, somuttur, altına imza atılır. O kadar vasat bir örgütlenme ve o kadar vasat bir strateji ve bir sistem kurdular ki yani sonucunda hepsi bakan olacak, bu millet de anlamayacak bu işi ya. Hepsi makam alacak, bu millet de bunu anlamayacak yani.

İddianame, bir başka sayfaya geçebilirsek zahmet olmasa, iddianame yine bir başka konuya giriyor. 2. önemli kurultay, il kongresi. Genel Başkanımız, İl Başkanımız burada. Bizim il kongrelerimiz, kurultaylarımız yani bir parti mücadelesi nasıldı bilmeyen insanlar, herhalde bunu oturmuşlar kafalarına göre yazmışlar. Belli ki ders aldıkları insanların da demokrasiyle ya da yazdırma konusunda talimat verenin de demokrasiyle parti içi demokrasiyle de alakası olmadığı için, hiç öyle bir deneyimi olmadığı için yaz babam yaz olmuş yani. Ki bizim partimiz o dönemde de tam değildi, şimdi bunu tamamlamak gayretini yani bir partinin en güçlü kişisi üyedir diyen ve karar alan Genel Başkanımı da alkışlıyorum. Ve onu yani demokratikleşme çabasını biz hala vermeye çalışıyoruz.

İddianamede aynen şöyle yazıyor: “38. Pardon, başka 38. İl Kongresi’nde delegeleri satın alarak desteklediği il başkanının seçilmesini sağlayan örgüt liderinin, 4 Mayıs, 4-5 Kasım, pardon, 4-5 Kasım 2023 tarihinde yapılan Cumhuriyet Halk Partisi 38. Olağan Kongresi’nde…” ve devam ediyor: “…delegelerin satın alınarak Özgür Özel lehine oy kullanmaları sağlanmıştır.”

Ben, o dönemin genel başkanı, şimdiki butlanın tavsiyesiyle o kurultayın divan başkanıyım, divan başkanı. Talebiyle. Tavsiyesi derken kurultay delegeleri seçtiği için onun önermesiyle ben divan başkanıyım. Divan başkanı olmak öyle basit bir şey değil ki yani Cumhuriyet Halk Partisi’nde. Ben o kongrede, kurultayda divan başkanıydım.

İddianameden bir kesit: “Örgüt liderinin 4-5 Kasım 2023 tarihinde yapılan Cumhuriyet Halk Partisi 38. Olağan Kongresi’nde, Kemal Kılıçdaroğlu’nun karşısında aday olarak Özgür Özel’i belirlediği, delegelerin Özgür Özel lehine oy kullanmaları sağlanmıştır.” Ya Özgür Özel, Sayın Özgür Özel, bu partinin grup başkanvekili, yıllarca milletvekili. Benim partide geçirdiğim yılın neredeyse iki katı kadar partide üye olmuş bir insan. Ben onu belirleyeceğim, falan filan; bir de lehine oy kullanmalarını sağlayacağım. Ama benim Özgür Özel’i o dönemde desteklediğimi Türkiye’de herkes biliyor. Herkes biliyor yani, gizlisi saklısı yok ki. Destekliyorum. Sadece divan başkanı olduğum için, o gün tabii ki desteklemeyle ilgili tek bir cümle kurmadan o günkü kurultayı adil bir şekilde yönettik. Şuna bak ya! Bunların üzerinden kurulan bir iddianame.

Bir delegenin adı var mı? Kaç para verilmiş? Kime, nerede, hangi gün, hangi elden? Yok. Yüzlerce delegenin oy verdiği bir kurultay; iddianame hepsine “satın alınmış” diyor. Bir tanesinin ismi yok. Delil diye ne konmuş? Kurultay görüntüleri. Bir sonrakini açabilir miyiz? Suç delili diye bunları koymuşlar iddianameye, suç delili diye. Sayın Genel Başkanımızın aldığı oyu açıklayıp sonra orada konuşma yaptığı bu burada fotoğraf koymuşlar, bir de böyle yuvarlak içine alarak “O da oradaydı, o da oradaydı, o da oradaydı” demişler. Allah’ım ya Rabbim, akıl ver, fikir ver! Çok dua ediyorum ama bunlara dua da işlemiyor.

Sahnede kim duruyor, kim kimin elini tutuyor, yani bunlara bakılmış. Ya oyları okudum ben. Özgür Özel, Sayın Özgür Özel 812, Kemal Kılıçdaroğlu 536. İddianame bu görüntüleri itirafçı ifadesini doğrular nitelikte saymış. Bütün Türkiye’nin canlı yayında izlediği bir kurultay, bu iddianamede delil. Oylar sandıktan sayılarak çıktı, tutanağa yazıldı. O tutanak belgedir. Karşısında adı olmayan bir satın alma var. Satın alma, sadece bu; belge yok.

Genel Başkanımız mecbur kaldı, aynı delegelerle yapmış olduğu kurultayda bin küsur insana, “Ya şu cep telefonlarınızı bir çıkarın” dedi. Herkesin farklı bir cep telefonu var. Güya var yani, aynı model; hatta burada bir vatandaşlık hâlâ iddia etmeye çalışıyor yani cep telefonu meselesini. Herkesin elinde başka bir cep telefonu kaldırdı. Ya bir tane kaldı ki o kurultayda işte 500 küsur tanesi Genel Başkanımıza oy vermemiş. Yani yazdığınız şeyin delili var mı? Hâlâ bunun davaları sürüyor Ankara’da.

Bu delegeler, partinin üyeleri; kimi öğretmen, kimi esnaf, kimi emekli, kadını, erkeği. Onlara “Satın alındınız” demek o salondaki yüzlerce insanın iradesine, kişiliğine, haysiyetine hakarettir ya! Bir savcılık, önüne cumhuriyet yazan cumhuriyet savcısı bunu nasıl yapar?

İddianame bir şey de kendisi itiraf ediyor. Kurultayla ilgili iddialar: Ankara Cumhuriyet Başsavcılığında ayrı duruşu ayrı soruşturmada derdest. Aynı iddia iki savcılıkta iki dosyada. Bu iddianameyi CHP’ye geçirmekten söz ediyor. Bu ülkede CHP’ye geçirmeye çalışan biri varsa, o bana yazılan kurgunun içinde değil, bu salonun dışında. Onu herkes biliyor. Yargıyı kullanarak CHP’yi nasıl ele geçirmeye çalıştığını ve ele geçirdiğini herkes biliyor. Yaşadık bunu yani. Kendi yazdıklarını kendileri imha ediyorlar. Kurultayın iradesi bir butlan süreciyle yok sayılmak istendi. Burada bilinsin ki delegeyi satın alan yok. Delegenin iradesini mahkeme kararıyla silmeye çalışan bir iktidar zihniyeti var. Burada yargılanan, bir kurultaydır yani siyasettir.

Manşetlerdeki adıyla para kulelerin ifadesine de girmek istiyorum. Yani il binası. Üretecekler ya! İddianame bir itirafçının ağzından şöyle yazmış: Bu paraların CHP’nin belediyelerden bir şekilde toplandığını, toplanan paraların Fatih Keleş ve Tuncay Yılmaz tarafından bu binanın satın alınması için götürüldüğünü, herhangi bir bağış olmadığını biliyorum. Buradan almış yürümüşler. Bir sürü insan orada başka davalarda geliyor, orada da ifade veriyor. O dönemin il başkanı da ifade veriyor. Diyor ki biz paraları topladık, toplandı. İşte bu dosyada olan Veysel Erçevik diyor ki, binanın satın alındığını sonradan duydum diyor. Adem Soytekin’e, az önce söylediğim cümleyi kuran Adem Soytekin’e mahkeme başkanımız soruyor diyor ki işte bu konuyla ilgili ne diyorsun diyor. Cevabı tutanakta şöyle yazıyor. Onun üzerine hiç çalışmadım, hiç de okumadım. Çünkü ceza verilmediği için bakmadım ana diyor. Çalışmamış üzerine!

Yahu, bir siyasi parti binası aldı. Ne bütçe katkısı? Türkiye’nin gayrimenkul alım sektöründe olduğu gibi bir kısmı resmi ödenirdi, bir kısmı gayri resmi ödendi. Burada Mustafa Can Poyraz çıktı. Ben de diyorum ki Can Poyraz kim? Baktım meğerse bu konuyla ilgili gelmiş, sanık. O dönemde İl başkanımızın basın danışmanı. Dedi ki, bağış kampanyasını anlattı, insanlara bağış yaptırdı. Kişi başı 55.000 lira verenler olduğunu. İşte zaten verilen para toplasan işte 300 küsur kişi yapar dedi. Bunların toplandığını oraya götürüldü. Biz onun için ili temsilen oraya gittik deniyor. Hatta bununla ilgili tutanak alındı deniyor avukattan. Avukat belli vesaire. Ya buradan suç çıkarılmaya çalışılıyor.

Benim gözümün önünde, o dönemin genel başkanına, Kemal Kılıçdaroğlu’na bu olayın buranın nasıl alınacağı anlatıldı. İl başkanı anlattı. O da biliyor her şeyi. Her şeye laf yetiştiriyor. Bu konuda çıt yok. Kemal Kılıçdaroğlu’nun bu madde ile ilgili buraya tanık olarak çağrılmasını talep ediyorum. Ayıptır. Ayıptır ya. Sanki o il binası gökten zembille indi. Talep ediyorum. Tanık olarak dinletilmesini talep ediyorum. Ayıptır. İki kelime edecek edemiyor. Bu nasıl bir iş ya?

Şimdi bir sonraki şeye geçebilir miyiz? İddianamede aynen şöyle yazıyor: Kamuoyu desteği sağlamak üzere, çeşitli gazetecilere fon sağlayarak PR yapılmıştır ve isimleri sayılıyor. Soner Yalçın, Şaban Sevinç. Geçmiş olsun diyorum. Ne yazık ki tutuklandı Şaban Bey. Buraya da gelmişti, ifade vermişti. Bir tweet’le tutuklandı beyefendi. Batuhan Çolak, Yavuz Oğhan ve Ruşen Çakır gibi gazetecilere çeşitli televizyon kanalları suç örgütü tarafından fonlandığı deniyor. Aynen böyle. Ben hangi gazeteciye talimat vermişim? Ya şuradaki insanlarla merhabalaşmanın dışında bir muhataplığım yok. Ya merhabalaşmanın dışında. Hangi haber için, hangi paylaşım? Yalan. İddianamede tek bir örnek yok. Halkı yanıltıcı bilgi yaymakla suçlanıyoruz. Yayılan o yanıltıcı bilginin kendisi iddianamede yok. Yok, yok.

Bakın, bu akıl basın mensuplarına, medyadaki insanlara nasıl davranıyorsa, onu oraya yazarak. Bu ben değilim ha. Benim öyle bir dünyam yok yani. Ve ben en muhalif gazetecinin bile beni çağırınca programına çıkan kişiyim. Hiçbirini reddetmedim. Güya beni alt edeceklerdi. Topyekün alt oldular, hatırlarsınız. Ülke Tv miydi? Kanal 7 miydi neydi o zaman şeyin adı? Tamam.

Hatırlarsınız yani. Ben onun için ben gazeteciyi ayırmam ki. Farklı fikirde olabilir, başka fikirde olabilir. Hakkımda aleyhimde en galiz hakaretleri yapan Akit gazetesine bile gittim Beylikdüzü Belediye Başkanı iken. Gazeteyi aradım, ısrarla randevu istedim. Hakkımda bir köşe yazısı yazmış, hakaretle dolu. Şahidim burada. Beylikdüzü’ndeydim. Atladım gittim. Beni ağırladı. Gazete genel yayın yönetmeniydi. Sanıyorum rahmetli oldu, Allah rahmet eylesin. Dedim ki “Ya bunları niye yazıyorsunuz kardeşim? Ya benim böyle bir şeyle işim yok.” Bunları konuştum kendisiyle, anlattım. 1 gün sonra ne manşet atıldı, sohbet ettik, çikolatamızı yedik, ne atıldı biliyor musunuz? Ekrem İmamoğlu gazeteyi bastı! Şaka değil, aynen böyle.

Sonra muhatabı olan gazeteci, yine kızdım, yine yazdı çünkü, aradım. Telefonuma döndü, şahidi yine burada. Telefonuma tesadüf o baktı. O da rahmetli oldu, o da vefat etti. İsmi Hasan Karakaya, Allah rahmet eylesin. Beylikdüzü’ndeymiş meğerse, o da o zaman evi de oradaymış. O da vefat etti. Telefonda açmış demiş ki “Ya ben Mekke’deyim, umreye geldim. Ekrem Bey, kusura bakmayın. Söyleyin işte gelince mutlaka kendisine uğrayacağım, bir helalleşeceğiz, çay kahve içeceğiz.” Vefat etti o da gelmeden vefat etti Mekke’de. Ondan sonra geldi, ben de cenazesine gittim yani. Ben gazeteciye böyle bakarım. Hiç yani ayırmam yani. Düşmanca yazılar yazdılar, Allah rahmet eylesin. Allah bildiği gibi yapsın.

Yani böyle bir şey olur mu ya? Ya o zaman anlattı, Şaban Sevinç anlattı. Ya buraya insanlar getirildi ya. Yok efendim sosyal medyada yani zavallı çocuklar gördük burada ya. Gencecik çocuklar, ayıptır.

İBB iştiraklerinin ilan bütçesinden bana en ağır hakaretleri yapan firmalara, şey gazetelere nasıl paralar ödendiğini, bizden önceki dönem dizilere dizilere bugünün parasıyla 200-250 milyon, 300 milyon, bugünün parasıyla iştiraklerden 400 milyon nasıl paralar ödendiğini biz biliyoruz, çıkarttık, bunları tek tek anlattık. Futbolcu satın aldılar ya bizim iştiraklerin paralarıyla, futbolcu. Başakşehir’e, şuna buna futbolcu aldılar. Bir tane buldunuz mu böyle bir şey? Yok. Bir gazeteye, bir gazeteciye usulsüz, abartılı para ödendiğini gördünüz mü? Yok. Ayıptır ya. Dedikodu, safsata.

Bu dosyada troll diye gencecik lise öğrencisi ya, üniversite öğrencisi çocuk çıktı dedi ki “Ben dedi o zaman lise öğrencisiydim.” dedi. “Buna yazdığınız tarihte ben lise öğrencisiydim.” diyen çocuğu burada sanık diye getirdi mahkeme. Çünkü iddianame öyle yazmıştı. İddianameden bir kesit yayınlayalım. Bir alta geçebilir misiniz?

“Uygulamanın çalıştığı sunucu üzerinde, 11 milyon 360 bin 412 vatandaşa ait olduğu tespit edilen kişisel verilerin bulunduğu ve bu kişisel verilerin 8 Kasım 2023 tarihinde özel bir firmaya mail olarak gönderildiği tespit edilmiştir.”

Bu salonda ne çıktı? Önce şu: İstanbul Senin hâlâ çalışıyor, bugün hâlâ çalışıyor. Öyle bir şey yok. Teknoloji sağlayıcı İsmet Koyun söyledi. Şu anda İstanbul Senin projesi veya hâlen 3 milyona kadar insan kullanıyor. Kapatılmadı, kapat kapatmadı, kapatılmadı. Devlet bile kapatmamış yani. Çünkü yok öyle bir şey, yalan.

İBB Hanem talimatını aldığı yazılan Resul Emrah Şahan, “İBB Hanem’i ben ilk defa burada duydum” dedi. Esra, “İBB Hanem vasıtasıyla hiçbir zaman veri toplanmadı” dedi. İtirafçı diye burada içinde omurga kalmamış olan eski daire başkanı kalktı ne dedi? “Bu veri 3.7 milyon kişinin verisi dışarıya çıkarılmış mıdır anlamında ispatlamaya yeterli değil” dedi. Kendi rolü soruldu, “USOM raporuna girin ve Erol Özgüner yazın, sıfır sonuçla karşılaşacaksınız” dedi. Ortada bağımsız bir bilirkişi raporu bile yok. Yani böyle saçma sapan, içine her şeyi boca etmişler; “Buradan bir şey uyduralım, bir şey bulalım” demişler.Sonra devam etmişler. Yani YSK’dan listeleri kapmışlar, falan filan devam etmişler.

Nasıl devam etmişler? Bir sonrakine gelelim. Hüseyin Bey dün yoktu, bugün burada. Beyefendiyle ben tanışmıyorum ya. Beş dakika fotoğraf çekildi adamın beyefendinin, kusura bakmayın adam dedim, beyefendinin burada çektiği ızdıraba bakıyorum, uzaktan anlamaya çalışıyorum. Tanımıyoruz kardeşim birbirimizi ya! Rahmetli manevi annem dediği birisiyle onun aldığı randevuyla gelmiş, bizimle fotoğraf çekilmiş ya, beş dakika. Ve şu anda ne? Örgüt yöneticisi! O konuya da ayrıca gireceğim. Örgüt yöneticisi, tanımıyorum! Diğer tarafta casusluk suçlamasıyla muhatabız. Niye? Beyefendiyle fotoğrafı çektik diye.

Bu iddianamenin en ağır, çirkin cümlesi iddianamede yazıyor. “Seçim sonucunu ajanlar belirlemiştir” diyor. İşin analiz kısmını şüpheli Hüseyin’in ortağı olan Aaron Barr isimli şahsın gerçekleştirdiği, bu şahsın da Amerika istihbarat servisinin dijital projeler koordinatörü olduğu, dolayısıyla İBB’ye ait mail içerikleri ve dataların istihbarat servisleri tarafından ele geçirildiği… Ya bu ülkenin seçilmiş belediye başkanına, cumhurbaşkanı adayına utanmadan, utanmadan sefil bir biçimde “casus” diye yazan savcılar var ya! Bunu nasıl akıl edebilmiş, şaşıyorum ya. Casusluk davasına imza atan kişi de adalet bakan yardımcısı. Şaka gibi, değil mi?

Fotoğraf insanı casus yapsaydı bu ülkenin yönetiminde casus olmayan kalmazdı. Şöyle bir FETÖ dönemine ve öncesine bakalım. Tekrar söylüyorum: Bu ülkede bir insanın fotoğrafla casus olduğunu eğer ispatlıyorsanız, şu anda bu ülkeyi yönetenlerden casus olmayan kalmazdı! Benim fotoğrafım yok.

Yüzde 70’i bir de ayağına giderek fotoğraf çektirmiş kişilerin ya. Ayağına giderek. Himmet duyarak, icazet alarak.

Devletin görev verdiği bir insan, kendisi diğer duruşmada belgesini koydu ortaya. Devlet adına toplantılar düzenlemiş. Bugünün istihbarat başkanıyla toplantılarda bir arada olmuş. Bana 5 dakika, vefat eden manevi annem diye tarif ettiği hanımefendiyle geldi diye ve 5 dakikada bir fotoğraf çekildi diye bir tane duruşmamız var, casusluk davası ve ben oradan da tutukluyum. Bir de benim buradaki davanın da örgütün yöneticisi! Duruşmanın özeti Hüseyin Gün’dür. Bakın duruşmanın özeti; eşittir, Hüseyin Gün. Tanımı, gerçekliği net olarak kendisidir. Başka hiçbir şey bakmanıza gerek yok. Çünkü son kertede buraya İstanbul Senin’i ekleyenler büyük bir şey bulduk. Bomba geldi, büyük iş diyerek hazırladılar. Yani son bomba diye eklediler ve iddianameyi öyle çıkardılar.

Ben çok merak ediyorum ama gerçekten bu bölümü yazan savcıları da merak ediyorum yani. Öyle bir gün çay içerken sorsam ya bunu hangi akılla yazdınız, ne yediniz ne içtiniz de bunu yazdınız diye sormak isterim.

İlçe adayları… 7’ncisi. Bir sonrakine geçebilir miyiz lütfen? İddianamede diyor ki; Şişli, Üsküdar, Beylikdüzü, Esenyurt, Eyüpsultan, Bakırköy, Sancaktepe, Kadıköy, Çekmeköy gibi ilçelerde örgüt lideri, kendisine bağlı kişileri aday göstermiş. Büyükçekmece, Küçükçekmece, Tuzla belediye başkanlarını ise kendisine tabi kılmış. Vay anasını ya! Vay anasını ya! Ya ben çok ayıp biliyor musunuz yani. Yani burada koca koca insanlar, isimler, hayatı geçmişleri olan, birikimleri olan insanlar, siyasi geçmişleri birçoğunun benden de fazla olan var orada. Mesleki geçmişleri… Onlara hakaret edercesine. Kendi diyorum, belge yok, bir şey yok. Ya Büyükçekmece Belediye Başkanı 45 senelik belediyeci; kendime tabi kılacağım. Küçükçekmece Belediye Başkanı 40 senelik parti yöneticisi, partide yöneticiler yapmış insan; kendime tabi kılacağım ve diğerleri.

Aday göstermek, bir siyasi partide aday göstermek… Varsay ki böyle, böyle bir şey yok da bunun neresi suç?

Anketlere bakılır, il başkanımız burada, öyle uğraşlar verildi ki, sonra tavsiyeler genel merkeze yollanır, genel merkez tartışır, eleştirileri vardır vesaire döner, tartışılır, dönem dönem ben de içinde olurum bu masaların ve en nihayetinde partinin parti mensubu konuda oylamayla karar alır. Akış budur yani. Yani biz bugün hani cumhurbaşkanlığı sisteminde bir kişi 4.000 kişinin atanmasına kadar veriyor ya, bizim partimizde öyle bir kültür yok, yok yani. O benim dediğim bu silsilelerden geçerek atanabiliyor şey aday gösterilebiliyor. Bir şu kelimeye bakar mısınız ya? Tabi kılınmıştır. Milletin sandıkta seçtiği belediye başkanları iddianamede birinin tabisi. Ne kadar seviyorlar teba olmayı, tabi olmayı seven bir adam bunu yazar, bir kişi bunu yazabilir.

Ertan Yıldız’a bu salonda Bakırköy belediye başkanlığı için bana nasıl rica ettiğini hatırlattım, başka kişiler de aynı durumda. Seçimden sonra benimle görüşmez olduğunu kendisi anlattı. Aday olmak isteyen, gösterilmeyince kırılan bir insanı kırgınlığı bu iddianamede itiraf diye okunuyor. Kaldı ki o sözümü ona hatırlatmamı öyle bir şey yok dedi, kendi verdiği savcılık ifadesinde var. Yani istemiş, ben de ona demişim ki, orası sana küçük gelir. Kendi ifadesinde var savcılıkta. Bu iddianamede adı geçen belediye başkanlarının kaçı tutuklu, kaçının yerine başkası oturtuldu? Bu iddianame bir ceza dosyası artık değil yani, bir haritaya döndü. Gerçekten hani utanç verici bir belge dizinini sizinle paylaşmaktan gerçekten hicap duyuyorum.

İddianameye göre, bir sonrakine geçebilirsek, iştirak firmalarından ilçe adaylarına yardım etmelerini istemişim. Firmalarla adaylar eşleştirilmiştir. Bu eşleştirmede firmalar adaylara araç, personel, fotokopi, baskı işleri gibi gayri maddi destekler vermiştir diye bir bölüm konuyor ve detaylar anlatılıyor. Ama hangi araç, plakası ne, hangi personel adı ne belli değil. Hangi tarihte hangi adaya hangi faturayla iddianamede tek bir somut örnek yok, tek! Fotokopi diyorlar, fotokopinin sayısı bile yok. Garip bir şey ya.

Ama kamu kaynaklarından nasıl Binali Yıldırım’a onlarca araba verildiğini belgeleriyle burada ortaya koyduk. Yine koyacağız. Binali Yıldırım’a İstanbul Büyükşehir Belediyesi aylarca sadece 10 tane makam arabası, özel makam arabası verilmiş, burada ortaya ve milyonlarca liralık kamu zararı. Ekrem İmamoğlu döneminde, İstanbul Büyükşehir Belediyesi, acaba mensubu bulunduğu partiye bir tek araba tahsis etmiş mi, bir tek? Ailelere tahsis edilmiş, ailelere. Onlarca, yıllarca evet. Onlarca araç. Ailelere tahsis belgeli, kime verildiği belgeli. Kendi malı mülkü görmüşler, Ekrem İmamoğlu yapmamış, örneğini gösterecek.

Yani bir Cumhurbaşkanı, Sayın Cumhurbaşkanı belediye başkanı olduğu dönemde kendi kurucusu olduğu vakfa, nasıl bilabedel talimhanedeki otoparkı vermiş, belgesi burada, isterseniz sunarım. Ben öyle bir belediye başkanlığı yapmadım. Moda’daki tenis kortlarını, Moda’daki parkları nasıl vermiş, belgesi burada. Ben böyle bir yer vermedim, benim de üye olduğum dernekler var. Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneğine üyeyim, Atatürkçü Düşünce Derneğine üyeyim. Başka dernekler de var, ama Ekrem İmamoğlu bir tek derneğe yakın olduğu, ilişkili olduğu bir tek vakfa, bilabedel, hukuksuz, kanunsuz veya kanuna uygun vermiş mi, bir baksınlar ya. Vermedi.

Peki Ekrem İmamoğlu İstanbul’da nasıl büfeler dağıtıldığını hepimiz biliyoruz. Kimlere, akrabalara, dostlara, arkadaşlara, tüfesinden başka ticari alanlara. Yıktık ama Ekrem İmamoğlu bir tane vermedi 7 senedir, 6 senedir. Ve ben böyle belediye başkanlığı yaptım. Kamunun malını kimseye peşkeş çekmeden almanın akıyla 6 yıl bu millete hizmet ettim, gurur duyuyorum.

Ayıp ya. Ama ben bir evrak göstereyim şimdi size. Bir alta geçer misiniz? 2024 yerel seçimleri öncesi, bakın bu tarih de yok. Bu da bu da bizim tespit edebildiğimiz. Oradaki 1 milyar 582 milyon da 4-5 ay önce burada savunma yapabilirim diye hazırlandığım kurdu. Şimdi herhalde olmuştur o 1 milyar 700, 1 milyar 800 milyon. Bakın 2024 yerel seçimleri öncesi. 2024 yerel seçimleri öncesi seçimi kaybedeceğini anlayan Sayın Cumhurbaşkanı, hiç olmayacak bir şekilde, AK Partili belediyelere 45’er milyon lira para yolluyor. AK Partili belediyelere Cumhurbaşkanlığının kasasından, Cumhurbaşkanlığının hesabından örnek koyduk oraya, 45’er milyon lira para yolluyor. O dönemin parasıyla 1 milyar 80 milyon, bugünün parasıyla 2 milyar. Ne için yollandığı belli değil. O kadar ayırmacı ki o kadar kutuplaştırıcı ki bir tane MHP’li var o da Silivri Belediye Başkanı, ona da yollamıyor. Ona da yollamıyor yani. 23 tane, 23 tane AK Partili belediyeye para yolluyo,r 45’er milyon lira.

Benim az önce Ekrem İmamoğlu’na tabi dediğiniz belediye başkanları, onlarca dosyayla geldi bir döneme. Dediler ki ya başkanım geçmişte Büyükşehir Belediyesi sıkışan AK Partili belediyelere yeşil alanı ilçe belediyesinden almış, yetkisini devretmiş Büyükşehir’e ya da donatı alanını almış ilçe belediyesinden devretmiş Büyükşehir’e. Gayriresmî ya da gayriyasal da değil ama gereksiz çünkü kamu malı. Yani orada da durabilir burada da durabilir, tahsis de edilebilir. Ve oradan paralar aktarmış ve milyarlarca Büyükşehir Belediyesi. Kime? Esenler Belediyesi’ne. Kime? İşte o dönemde atıyorum Ümraniye Belediyesi’ne. Her belediyede var. Milyarlarca lira!

Yalvardılar. Birçok ilçe belediyesi. 6 sene boyunca. Dedim arkadaş bu doğru değil. Biz ilçelere hizmet edelim ama bu doğru bir yöntem değil yani. Ama bunu bu hükûmet, bu zihniyet yaptı, işte en somut örneği. Neymiş? Ekrem İmamoğlu iştirakleriyle fotokopi çekmiş falan filan. Ya Cumhurbaşkanlığının kasasından belediyelerine 45’er milyon lira para yolluyor. Niye? “Ula seçimi kaybediyorsunuz, bari biraz para yollayalım belki parayla kazanırsınız.” Ekrem İmamoğlu’na karşı ne kadar fon biriktirirsen biriktir kazanamayacaksın, kazanamadın. 3 tane Beylikdüzü’nde kaybettin, 3 tane de İstanbul’da kaybettin. Bundan sonra da kaybetmeye mahkûmsun. Çünkü siyaset yapmayı unuttun. Milletten uzaklaştın. Parayla her şeyi yaparım zannediyorsun. Korkutarak makamları alırım, belediye başkanlarını partime geçirtirim ya da boyun eğdirtirim ya da el öptürürüm, el öptürürüm zannediyorsun ama o siyaset bu millete sökmez, sökmeyecek. Bu millet sandıkta karar verecek. Bu sökmedi işte. O para yolladığın ilçelerin, o yolladığınız ilçelerin 24’ünün 11 tanesini kazandık, 13 tanesi kaldı.

Onun için somut belge böyle olur. Somut belge. Laf, yaz geç. İşte bu iddianame değil, yaz geç. Yaz geç. Nasıl olsa şey gözaltı kararları verilmiş, tutuklama kararı verilmiş. Ne yazarsan yaz yani.

Parti kapatmayı bile göze aldılar. Bir sonrakine geçebilir miyiz? En önemlisi bence.

İddianame burada ama burada maskesini kendi eliyle indiriyor. Maske… Maskeliler diyorum ya ben. Maskeliler yani. Aynen okuyorum: “Cumhuriyet Halk Partisi’nin ülke genelinde ve yerelde gerçekleşen seçimlerin güvenilirliğine ve seçmen iradesini etkilemeye, demokratik düzeni etkilemeye yönelik sistematik ve süreklilik arz edecek şekilde müdahalede bulunduğu anlaşılmakla…” Yani Anayasa’nın 68., 69. maddeleriyle Siyasi Partiler Kanunu 101. ve devamı maddeleri uyarınca gereğinin takdir ve ifası için Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’na bir bildirimde bulunuyor. “Yani kapatın” diyor. “Kapatın” diyor. Siyasi Partiler Kanunu 101. maddesi de bir partinin hangi hallerde kapatılacağını sayar. Bunlar siyasi parti kapatma maddeleridir. Açık konuşayım, bu bir kapatma bildirimidir.

Şimdi düşünün; bir belediye başkanı hakkında yazılmış rüşvetten, ihaleden, ruhsattan söz eden bir ceza iddianamesi… Bu iddianame, bu cumhuriyeti kuran partinin kapatılması için Yargıtay’a bildirimde bulunuyor. Bir yolsuzluk dosyası bir partinin kapatılmasına nasıl bağlanır? Bağlanır. Eğer baştan beri hedef o partiyse, hani dedim ya adaysızlaştırma, partisizleştirme, lidersizleştirme; anlattım ya… İşte adaysızlaştırıyor, partisizleştiriyor ve lidersizleştirmeye doğru gidiyor. Gözünü partiye, genel başkanına göz dikmiş.

Bu bildirimle her şey yerine oturuyor. Sekiz başlık, dokuzuncusuna hazırlık. Bu iddianamenin son sayfasında yazan benim adım değil, o dönem mensubu olduğum Cumhuriyet Halk Partisi’nin adıdır. Bu iddianamenin son sayfasında oluşan bu manzara, 31 Mart 2024’te millet sandıkta bizi birinci parti yaptı diye ortaya konmuştur. İşte bu iddianamenin başlangıç noktası da özü de oraya dayanır. Ondan sonra yazan bu iddianamenin son sayfası da o partiyi de kapatma yolu açılmış oluyor. Hedef ben değilim, hedef bu ülkede iktidarın sandıkla değiştirilebileceği fikridir. Onun için bu iddianame yazılmıştır.

Sonradan yöntem değiştirmişlerdir. Karşılarında beklediklerinden daha büyük bir güç ortaya çıkmıştır, toplumsal dinamizm, toplumsal güç ortaya çıkmıştır. Baktılar kapatmaya doğru gidemiyoruz, daha farklı bir yöntem, iş birlikçisini bulunca devreye koymuşlardır. Olan budur yani. Ve butlan süreci başlamıştır.

Siyasi polemiğe girmeden bütün bu dokuz başlık biraz önce anlattığım takvimin üzerine konduğunda yerli yerine oturuyor, her biri bir durağa denk düşüyor. Ve dokuz başlığı yazan iddianamenin imzacısı bugün Adalet Bakanı. Hâlâ bu davayı konuşuyor. Benim nasıl savunma yapmam gerektiğini bile anlatıyor. Oysa Anayasa açıktır: “Hiçbir organ, makam, merci veya kişi, yargı yetkisinin kullanılmasında mahkemelere ve hâkimlere emir ve talimat veremez; tavsiye ve telkinde bulunamaz.” Kendisi bana “Siyasi polemiğe girme” diyen, iddianamesine dokuz siyasi başlık yazan, bir partiye kapatma bildirimi yapan iddianamenin imzacısıdır.

Peki, onun dediğini yapalım. Dosyadaki delillere bakalım. Dokuz siyasi başlıkta delil diye ne var? Üç katlı, dört katlı, beş katlı bir dedikodu mekanizması. Bir şablon, bir kurultay görüntüsü, bir tahmin ediyorum, ofisin üstündeki sokaktan gelen baz kaydı, YSK’nın kendi verdiği bir liste, beş dakikalık bir nezaket fotoğrafı, kırgınlık, kızgınlık, bir fotoğraf iddiası, seçim parası diye de bir alacak feragatı, bir Meclis kararı ve 67 çöp kamyonu. Delillere göre konuşmak bu kadar kısa sürüyor. Bu kadar kısa. Çünkü delil yok. Delil. Delil olmazsa 3000 sayfayı dizersiniz.

Benim sınıf arkadaşımı bile tutukladınız.

Felsefe dersimizde “Spora şiddet” diye lisede bizden bir proje istediler. Biz günü karıştırmışız. Hocamız dedi ki “Bugün şunu şunu şunu kaldıracağım.” Bizim ismimizi sıraladı. Hiçbir şey yok, elimizde hazırlık yapmamışız. İki üç hafta var. Felsefecimiz de çok kıymetli bir hocamızdı. Sonra hatta çok enteresandır, hapishanedeki şiddetlerle ilgilenmiş Adem hoca. Adem Solak ismini. Hala hafızamda, unutmamışım. İnşallah sağdır. Kaldırdı bizi, yani sıra bize geldi, baktık olmayacak, evimizde ne kadar dosya varsa, dosya, defter parçası, kağıt, o gün dört beş kişiyiz grupta, üst üste koyduk. Hatta Hakan onları aldı, böyle getirdi, sınıfın ortasında masaya koydu. E, şimdi konuyla ilgili hiçbir şey yok. Hiçbir şey yok. Kalktı, başladı konuşmaya. Önce o konuştu, anlattı. Sonra ben bir şeyler ekledim, tamam.

Şimdi iddianamenin özeti bu biliyor musunuz? İddianamenin özeti bu. Ellerinde bir şey yok, yaz 4000 sayfa! Edebiyat dersinde bazen bir kompozisyonla ilgili fazla fikrim yoksa çok sayfa yazardım, düşük not alırdım. Bazen bir paragraf yazardım, 10 alırdım. Bir konuda fikrin yoksa yaz babam yaz. Ama bu memleketin bu konudaki öğretmeni millet. Bu millet, böyle kül yutmaz kardeş. Yutmaz yani. Bu yalan torbasını, yalan çuvalını kimseye iddianame diye yutturamazsınız. Onun için bu iddianamede tek bir delil yoktur. Siyaseti bu iddianameye ben koymadım. Yazanlar koydu, yazdıranlar koydu. Ben sadece okuyorum.

Ve Adalet Bakanı daha geçen hafta, geçen hafta dört beş defa okudum. Anadolu Ajansı’nda katıldığı programda soru soruluyor ona. Beni şöyle tarif ediyor: “Suç örgütü lideri Ekrem İmamoğlu.” Bakın, “Suç örgütü lideri Ekrem İmamoğlu.” İsmimi anmayabilirsin. Vatandaş karar vermiş yani. Bu, mahkemeyi etki çabasıdır. Gözdağı verme çabası. Çünkü HSK başkanı. Öyle de bir ters düzen var yani. Sadece Adalet Bakanı değil, aynı zamanda HSK başkanı.

Cumhurbaşkanı olmak istemek, kurultayda bir adayı desteklemek, parti binası için bağış toplamak, gazetecilerle ilgili konuşmak, seçmene ulaşmak, aday göstermek, seçim kazanmak; bunlardan hangisi suç ya? Hiçbiri. Bu dosya bir yolsuzluk dosyası değildir. Bu dosya bir adaylık dosyası üzerinden suç üretme dosyası safsatasıdır. Sandıkta yenilemeyen rakip, bir ceza dosyasıyla yarıştan alınmak isteniyor. Sandıkta kazanan parti, kapatma bildirimiyle lideriyle birlikte sandığı dışarı itilmek isteniyor. Konu bundan ibarettir.

Örgüt meselesi… Yani bu iddianamenin en büyük kelimesi, örgüt, suç örgütü! Neden örgüt denildi? İki sebebi var: Birincisi hapisten geliyor, en kolay, kestirme yolu. Kısa yol var ya. Örgüt suçu, kanunda katalog suçlar arasında. Örgüt denildiği anda tutuklamanın kapısı açılıyor. Kumpas davalarının bilinen yöntemi bu. Oraya örgüt yaz, tutukla, garanti. Ve bu millet burada yazık günah ya. Kadına erkeğe yazık ya. Yazık ya, 19 ay, dile kolay. Böyle bir şey görülmüş mü ya? Utanç verici bir manzarayla karşı karşıyayız? Vicdanlar sızlıyor yani. Böyle bir şey olamaz. Kimseye yutturamazsınız ya.

İkincisi; yığın. Birbirinden alakasız insanlar, birbirinden alakasız 155 iddia yüzünden ayrı ayrı yargılanacakken, örgüt kelimesiyle tek bir ağır ceza davasında toplandı. İşiniz zor. İşiniz zor mahkeme heyeti, sayın başkan. Bir de üstüne üstlük isim de vermemiş, “Asrın yolsuzluğu” demiş. Manşet için sana yığın da lazım, örgüt de lazım. İkisini yan yana koymuş. Bir yandan bakarsanız işiniz zor. Bir diğer tarafından bakarsanız işiniz çok kolay tercih tabii ki sizlerin.

Şimdi bu örgüt şemasına bakalım. Bir bir şema gösterebilir miyiz?

Büyükşehir Belediyesi’nin teşkilatlanma yapısı örgüt! Örgüt bu! Ey halkım; örgüt bu’ İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı’nın çalışma şeması… Genel sekreteri, işte teftiş kurulu, işte belediye meclisi, belediye encümeni, danışmanları, genel sekreter yardımcısı tabii hepsi buraya sığmıyor koca bir yapımız var bizim yani. İştirakleri var.

Üst yönetimde kim varsa, herkesi örgüt adını yazmış. Yöneticilerin birbiriyle görüşmesi, telefonla konuşması örgütün devamlılık ilişkisi diye sunulmuş. Bir kurumun yöneticileri birbiriyle konuşmayacak da ne yapacak? Suç örgütü denen yapı, anayasada ve kanunlarda en ince ayrıntısına kadar tarif edilmiş. Ya burası bir kamu kurumu. Bu yapıyı ben kurmadım, devlet kurdu. Burayı yukarıya doğru gidersen maliyeye bağlayabilirsin. Kanuna göre Şehircilik Bakanlığına bağlayabilirsin. Cumhurbaşkanlığına bağlayabilirsin. Yetkileri var denetim mekanizması da öyle ilerliyor. Yetkileri de öyle ilerliyor. Bağlayabilirsiniz yani. Bu örgüt devam etti, cumhurbaşkanına bağlayabilirsiniz yani mesela. Örgüt lideri kim diye biraz tartışma yaratırsınız o kadar. Cumhurbaşkanına kadar bağlayabilirsiniz bunu.

Böyle bir safsata olur mu ya? Genel sekreter yardımcısı var burada. Genel sekreter sanık. Şimdi bu yapı, anayasa gereği merkezi idarenin vesayeti altındadır. Devlet Denetleme Kurulu denetler. Sayıştay her yıl hesapları inceler. Tabii bu şaibeli bir kavram. Sayıştay, her yıl inceler ama eğer Ekrem İmamoğlu ve bizim dönemse başka türlü inceler. İçişleri Bakanlığı, vali ve müfettişleriyle tam vesayet yetkisine sahiptir.

Hakim: Ekrem Bey, savunmanızın durumuna göre araya gidelim.

Ekrem İmamoğlu: Tamam. Tamam ben bir bölüm var orayı bitirip, müsaadenizle toparlamak istiyorum o zaman. MASAK,, BBDK Dış Ticaret Bakanlığı denetler. İBB’nin en kilit yöneticileri genel sekreter, İSKİ, İETT’de genel müdürleri Çevre Bakanlığı onayıyla atanır. Peki bütün bu kurumların başına gelenleri kim atadı? Cumhurbaşkanı ya da onun partisinin Meclis çoğunluğu. Onların onayından geçiyor birçok şey, atamalar ve uygulamalar.

5 yıl, 5 yıl boyunca İBB meclisi AK Parti çoğunluğundaydı. Yani bizim çoğunluğumuzla bana bir gün bile görev yapma fırsatı vermedi bu yargı, bu güdümlü yargı. Ve 5 yıl o şekilde geçti. Denetlendik. Denetleme kurulunun tamamı AK Parti’liydi. Onların onaylarıyla, imzalarıyla geçti, onların oylamalarıyla geçti. O zaman bu iddianamenin mantığıyla şu çıkıyor: Devlet bütün kurumlarıyla 6 yıl boyunca Türkiye’nin en büyük şehrini bir suç örgütünün yönettiğini görmemiş, öyle mi? Görmüş, ortağı olmuş, işin içinde olmuş ya da onlar suçlu, onlar da sanık olmalı. Ki birçok meclis kararında, birçok encümen kararında onların imzaları var, burada ortaya kondu. Ama tık yok, bu konuda tık yok.

Ama söyleyeyim bakın, burada birkaç örnek vereceğim size. Genel sekreter, en önemli kişi. İlk genel sekreterimle öyle bir suç örgütüyüz ki biz, ilk genel sekreterimle atandığından birkaç hafta önce tanıştım. Türkiye’nin en büyük kurumu TÜPRAŞ’ın başındaki kişi. İkinci genel sekreterimle atandığımdan yine iki hafta önce tanıştım. Ziraat Bankası’nın 10 yıl genel müdürü. Üçüncü genel sekreterimiz ki atanacağı gün ben aslında gözaltına alındım. Şimdi görev yapıyor. Bu ülkenin çok önemli bir üniversitesinin profesörü, dekanlığını yapan kişi. Yani tanışmamızda bir yıl yok. Her yıl o da siyasi bir görev yaptığı için tanıştık. Yani öyledir, örgüt lideri kim? AK Parti döneminde 10 yıl Ziraat Bankası genel müdürlüğü yapan kişiyle çalışmış. TÜPRAŞ’ı yıllarca yönetmiş, başında olmuş, özel sektörde de çalışmış kişiyle çalışmış. Galatasaray Üniversitesi’nde dekanlık yapan profesörle çalışmış.

Yahu bizim bu tablomuza bakın analiz ettiğinizde liyakat görüyorsunuz. AK Parti dönemi İmamoğlu döneminin tamamen didik didik etmiştir. Bakın bir tablo yansıtın lütfen. Bir alta geçebilir misiniz? Bence bu davanın, bu duruşmanın en önemli tablolarından bir tanesini sizinle paylaşıyorum şu anda. En önemli. Sayın Başkan, hani vakti böyle çok şey yapmamak adına sadece gösterip kapatabilirim. Detayına ikinci bölümde girebilirim. Sadece şunu söylüyorum. 2015, özür dilerim 2014-2019 döneminde 147 kez denetlenen İBB kurumu, 2019-2025 arasında 1590 kez denetlendi. Burada, burada iç denetimler vesaire yok. Kendi kurduğumuz iç denetim mekanizmaları burada yok. Ve orada da fark atmış durumdayız. Çok çalıştık, çalıştırdık çünkü ekiplerimizi. Yani benden önceki dönemde iç denetim mekanizmasının sıfır, sıfır bakın, hiç çalışmadığını tespit ettik. Onlar yok. 147’ye 1590. Didik didik edilmişiz, didik didik.

Detaylarına daha sonra girmek istiyorum Sayın Başkan, teşekkür ederim.”


“Yol arkadaşım. 11 yıl kamu görevi yapan hem Beylikdüzü’nde hem Büyükşehir Belediyesinde statüsü belli çalışma arkadaşım. Yani burada birtakım dedikodularla birtakım saldırılara maruz kalarak üretilmiş, yaratılmış o uydurma iddianamenin içerisinde ona isnat edilen süreçlerin belki %90’ını, %95’ini burada ben kendisiyle dinledim. Kendisiyle beraber tanık olduğum birçok şeyi dinledim ve gerçekten hani bir insana yapılan böyle bir sıkıntılı bir zulmü, ailesi dahil olmak üzere, yaşadığımı burada ifade etmek isterim. Böyle bir çalışma dönemini geçirdiğimiz bir insanı, iddia makamı nasıl bir örgüte ve bir örgüt yöneticiliğine bağladığını gerçekten şaşkınlıkla izlemekteyim. Kaldı ki birçok insanın, ben tabii listeyi elime alıp tek tek analiz etmedim ama, hatırladığım birçok insanın Murat’a bağlanarak, Murat’ın sanki bir çalışanıymış gibi onun uhdesinde bir örgüt liderliğinde bir ferdi gibi tariflenmesi de içler acısı bir durumdur.

Fatih Keleş İstanbul görevimden önce Beylikdüzü görevimden de önce ta 2000’lerin başına kadar giden siyasette hiç alakalı olmadığımız dönemde tanıdığım, ailesini bildiğim, iyi bir sanayici, iyi bir iş insanı, çok güvenilir gerçekten itibarlı bir insan olarak benim de ısrarımla o dönemde mensubu olduğum Cumhuriyet Halk Partisi’ne katılmasını istediğim bir kardeşimdir, bir arkadaşımdır. Ve Beylikdüzü’nde parti yöneticiliğim döneminde parti yönetiminde bulunmuş iş adamlığının yanı sıra partisine hizmet etmiş emek vermiş bir insan olmuştur. Akabinde meclis üyeliği yapmıştır Beylikdüzü Belediyesi’nde. Ve 2019’dan sonra da hem İstanbul Büyükşehir Belediye Meclis Üyeliği hem de Beylikdüzü Belediye Meclis Üyeliğini yerine getirmiştir.

Kendisi madencilik ve mermer sektöründe iş yapan bir şirketi vardır. İstanbul Sanayi Odası İstanbul Ticaret Odası üyesidir. İTO’da hakem heyetinde görev yapmış bir iş adamıdır. Yani Ekrem İmamoğlu’yla Beylikdüzü ya da Büyükşehir Belediyesi görevinden önce yaşamı iş dünyası içerisinde geçmiştir dostumdur. 2014-19 döneminde Beylikdüzü’nde de birlikte birtakım sportif faaliyetlere özenli bir katkı sunduğunu yaşamış birisiyim. İstanbul’a, Beylikdüzü’ne kazandırdığı basketbol ihtisas spor kulübü ardından İstanbul Büyükşehir Belediyesine geçince İBB Spor Kulübünde başkanlık yapmış ve gerçekten hani sporla ben belki de ortaokul lise çağından beri ilgilenen birisi olarak ve daha sonra Trabzonspor’da bir basketbol şubesini kuran birisi olarak, futbol takımının yöneticiliğini yapmış birisi olarak, spor yöneticiliğinin centilmenliğini hakkını vererek onun o güzel ruhuna özenli katkı sunmayı bir spor yöneticiliği olarak gören birisi olarak, yani bugünün Türkiye’sinde sporun o kirli tarafını her zaman yanından uzak tutmuş birisi olarak o kirlenmişliği ve o kirliliği de çok iyi tespit etmiş o tür insanlara tepkisini koymuş birisi olarak, kendisine İstanbul Büyükşehir Belediyesinin spor kulübünün başkanı olur musun teklifini getirdim ve kulübe başkanlık yaptı.

10-15 milyon dolarlık bütçesi olan bir kulübün yıllık bütçesi olan bir kulübü yani milyonlarca doları yabancı sporcuları alarak basketbol takımı kuran, yani İstanbul’un İstanbul’unun parasıyla yabancı basketbolculara para vermek yerine, İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin bütçesinin yıllık bütçesini 3-4 milyon dolarlara kadar düşürüp, bu kulübü tümüyle amatör branşlara hizmet eden çocuklara gençlere hizmet eden lisanslı spor sporcu sayısını büyüten tarafında olmuştur başarılı ve çok başarılı olmuştur. Tokyo’da Paris’te 11 olimpiyat ve paralimpik madalyasını bu ülkeye kazandıran bir kulübün başkanlığını yapmıştır. Yine 2027 Avrupa Oyunları’nın İstanbul’a kazandırılmasına katkı sunmuştur. 2036 Olimpiyat adaylığı için çalışmalarımıza katkı sunan çemberin içerisinde güçlü katkıları olmuştur. Bu masaya sadece İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı olarak ben değil, Türk sporunun içerisinde olan bakanından birçok yöneticisine kadar insanlar da şahitlik etmiştir.”

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.

Paylaş