Türkiye’de kamu harcamaları, siyasi etik ve yolsuzluk iddiaları neden olayın içeriğinden çok ilgili yöneticinin partisine göre tartışılıyor? İktidarın, muhalefetin, medyanın ve seçmenin bu tutumdaki sorumluluğu ne?
Bir belediyenin harcaması tartışıldığında ilk sorulması gereken, belediyeyi hangi partinin yönettiği değil, paranın nasıl ve ne için kullanıldığıdır. Türkiye’de ise tartışma çoğu zaman bu soruyla başlamıyor. Siyasi çevreler önce harcamayı yapan yöneticinin kimliğine bakıyor. Ardından aynı türden bir işlem için birbirinden farklı gerekçeler ileri sürülebiliyor.
Bir partinin yönettiği belediyenin organizasyon gideri gereksiz bulunurken başka bir partinin benzer harcaması hizmet olarak savunulabiliyor. Tartışma tersine döndüğünde bu kez savunanlarla eleştirenler yer değiştiriyor. Harcamanın koşulları, sözleşmenin içeriği ve kamuya sağladığı yarar ise yeterince konuşulmuyor.
Bu yaklaşım yalnızca belediyelerle sınırlı değil. Kamu ihalelerinde, personel atamalarında ve siyasi etik tartışmalarında da benzer tutumlarla karşılaşılabiliyor. Sorun, siyasi partilerin birbirini eleştirmesi değil. Eleştirinin dayandığı ölçütlerin, eleştirilen kişiye göre değişmesi.

İddia ile kanıt arasındaki fark
Türkiye’de yolsuzluk ve usulsüzlük iddiaları siyasi gündemin önemli bir bölümünü oluşturuyor. Ancak bir iddianın ne kadar ciddiye alındığı her zaman içeriğine bağlı olmuyor.
Rakip partinin yönettiği kurum hakkında ortaya çıkan bir haber, hızla açıklama ve soruşturma çağrılarına dönüşebiliyor. Benzer bir iddia desteklenen siyasi çevreye yöneldiğinde ise haberin kaynağı, zamanlaması ve siyasi amacı öne çıkarılıyor.
Oysa her iki durumda da aynı sorular sorulmalı: İddianın dayanağı nedir? Hangi belgeler bulunuyor? İlgili kurum ne açıklıyor? Yetkili makamlar bir inceleme yaptı mı?
Bir belediyenin konser harcamasının yüksek olması tek başına usulsüzlük kanıtı değildir. Harcamanın hangi yöntemle yapıldığı, sözleşmenin koşulları ve benzer hizmetlerin maliyeti incelenmelidir. Bir bakanlığın hizmet alımı için de aynı yaklaşım geçerli olmalı.
Suçlama ile kanıt arasındaki ayrım korunmadığında iki sorun ortaya çıkıyor. Hakkında yeterli bilgi bulunmayan kişiler peşinen suçlu ilan edilebiliyor. Diğer taraftan ciddi iddialar, siyasi amaç taşıdığı gerekçesiyle incelenmeden reddedilebiliyor.
Her iki tutum da kamuoyunun doğru bilgiye ulaşmasını zorlaştırıyor.
“Şimdi sırası değil” demek
Siyasi partiler kendi yöneticileri hakkındaki eleştiriler karşısında zaman zaman seçimleri gerekçe gösteriyor. Tartışmanın rakiplere yarayacağı, partiye zarar vereceği veya seçmenin güvenini sarsacağı söyleniyor.
Bu düşünceye göre yanlışlar varsa bile konuşmak için uygun zaman beklenmeli.
Fakat kamu görevinde ortaya çıkan bir sorunun açıklığa kavuşturulması seçim takvimine bırakılamaz. Bir iddia asılsızsa belgelerle yanlışlanmalı. Bir işlemde hata varsa düzeltilmeli. Hukuka aykırılık şüphesi bulunuyorsa yetkili kurumlar görevini yapmalı.
Bir partinin kendi yöneticisinden açıklama istemesi, rakiplerinin suçlamalarını kabul ettiği anlamına gelmez. Aynı şekilde yöneticisini savunması da bütün soruların cevaplandığını göstermez.
Seçim kazanmak siyasi partiler için önemli. Ancak seçim kaybetme endişesi, kamu kaynaklarının nasıl kullanıldığını sorgulamanın önüne geçmemeli.
CHP’nin belediyelerdeki sınavı
Cumhuriyet Halk Partisi, merkezî iktidarı uzun yıllardır liyakat, kamu harcamaları ve yönetimde açıklık konularında eleştiriyor. Bu eleştirilerin inandırıcılığı, CHP’nin kendi yönettiği belediyelerde izlediği yöntemlerle de ilişkili.
Büyükşehir ve ilçe belediyeleri önemli bütçeler kullanıyor. Hizmet alımları, personel tercihleri, reklam giderleri, kültür ve sanat etkinlikleri için yapılan harcamalar kamuoyunun denetimine açık olmalı.
CHP’li bir belediyenin harcaması tartışıldığında ilk tepkinin yalnızca eleştirinin siyasi amaç taşıdığını söylemek olması yeterli değil. Harcamanın gerekçesi, yöntemi ve sonucu açıklanabilmeli.
Bu, her iddianın doğru kabul edilmesi gerektiği anlamına gelmiyor. Belediyelere yönelik siyasi amaçlı veya dayanaksız suçlamalar da olabilir. Fakat bunlara verilecek en güçlü cevap, denetlenebilir bilgi sunmaktır.
CHP açısından önemli olan, merkezî yönetimden istediği açıklığı kendi belediyelerinde de sağlamasıdır. Aynı sorumluluk diğer muhalefet partilerinin yönettiği yerel yönetimler için de geçerli.
Muhalefetin iktidarı eleştirmesi olağan. Ancak yönetim sorumluluğu üstlendiği yerlerde ne yaptığının da değerlendirilmesi gerekiyor.
İktidarın sorumluluğu neden daha büyük?
Merkezî iktidarın yetkileri belediyelerle karşılaştırılamayacak kadar geniş. Bakanlıklar, kamu kurumları, bütçe harcamaları, büyük yatırımlar ve bürokratik atamalar ülkenin tamamını etkiliyor.
Bu nedenle iktidarın hesap verme sorumluluğu da daha kapsamlı.
Bir kamu ihalesi hakkında ciddi bir iddia ortaya çıktığında, ilgili kurumun yalnızca suçlamayı reddetmesi yeterli değil. İhalenin hangi koşullarda yapıldığı, tekliflerin nasıl değerlendirildiği ve kararın hangi gerekçeyle alındığı denetlenebilir olmalı.
Kamu görevlerine yapılan atamalarda da benzer bir durum var. Bir kişinin siyasi görüşü tek başına göreve uygun olmadığını göstermez. Ancak göreve seçilmesinde hangi mesleki yeterliliklerin esas alındığı açıklanabilmeli.
İktidarın eleştirileri siyasi saldırı olarak nitelendirmesi, bu eleştirilerin içeriğini kendiliğinden geçersiz kılmaz. Muhalefetin ileri sürdüğü her iddia da doğru kabul edilemez.
Önemli olan, iddiaların bağımsız ve etkili biçimde incelenebilmesi. Siyasi tartışmaların sonucunu yalnızca tarafların açıklamalarına bırakmak yeterli değil. Meclis denetimi, yargı süreçleri ve kamu denetimi kurumlarının işleyişi de belirleyici.
Kamu yönetiminde hesap verme sorumluluğu, iktidarın kendi seçmenlerini ikna etmesiyle yerine getirilmiş sayılmaz. Alınan kararların sonuçları bütün vatandaşları ilgilendiriyor.
Medyanın görmeyi tercih etmedikleri
Siyasi tartışmaların kamuoyuna nasıl ulaştığında medyanın önemli bir rolü var. Bir iddianın haberleştirilme biçimi, vatandaşın konuya ilişkin ilk değerlendirmesini etkileyebiliyor.
Bazı yayın organları siyasi olarak karşı çıktıkları yöneticilere ilişkin iddialara geniş yer verirken yakın buldukları isimler hakkındaki benzer tartışmaları daha sınırlı ele alabiliyor. Sosyal medyada da haberler çoğu zaman doğruluklarından önce siyasi taraflara sağladıkları avantaj üzerinden paylaşılıyor.
Elbette bütün iddialar aynı haber değerine sahip değil. Bir olayın belgeleri, kamuya etkisi ve güncelliği farklı olabilir. Gazetecilik bu farkları değerlendirmeyi gerektirir.
Ancak siyasi yakınlık, haberin doğrulanmasında kullanılan ölçütleri değiştirmemeli.
Bir belediye hakkında inceleme başlatılması, o belediyede usulsüzlük yapıldığının kanıtlandığı anlamına gelmez. Bir kamu görevlisinin suçlanmasıyla suçlu bulunması da aynı şey değildir.
Bu ayrımlar haberlerde korunmadığında siyasi tartışmalar kolayca peşin hükümlere dönüşüyor.
Medyanın bir başka sorumluluğu da iddiaların sonucunu takip etmek. İlk suçlamayı geniş biçimde duyurup daha sonra ortaya çıkan belgeleri, açıklamaları veya hukuki kararları görmezden gelmek eksik habercilik olur.
Gazetecinin siyasi görüşü bulunabilir. Ancak haberin doğruluğu, gazetecinin hangi siyasi görüşe yakın olduğuna göre belirlenemez.
Seçmen kendi partisine soru sorabiliyor mu?
Siyasi çifte standardın devam etmesinde seçmenlerin tutumunu da göz ardı etmemek gerekiyor.
İnsanlar destekledikleri partinin başarılı olmasını ister. Haksız bir suçlama karşısında yöneticilerini savunmaları anlaşılır. Fakat siyasi bağlılık, o yöneticinin bütün kararlarını doğru kabul etmeyi gerektirmez.
Rakip partinin belediyesinden harcama belgelerini isteyen bir seçmen, kendi partisinin belediyesinden de aynı açıklamayı bekleyebilmeli.
Bir siyasi partiyi desteklemekle o partinin yöneticisini eleştirmek birbirine aykırı değil. Seçmen aynı partiye oy vermeye devam ederken bir atamayı, harcamayı veya yönetim kararını yanlış bulabilir.
Sosyal medyadaki tartışmalarda ise çoğu zaman iddianın içeriğinden önce kimin haklı çıkacağı önem kazanıyor. İnsanlar kendi görüşlerini destekleyen bilgileri hızla paylaşırken aksi yöndeki açıklamalara daha kuşkuyla yaklaşabiliyor.
Bunun siyasi sonuçları var. Kendi seçmenlerinin her koşulda kendilerini savunacağını düşünen yöneticiler, ayrıntılı açıklama yapma ihtiyacını daha az hissedebilir.
Oysa kamu parasının denetlenmesi yalnızca muhalefetin görevi değil. İktidarı destekleyen vatandaşın da muhalefete oy veren vatandaşın da yöneticilere soru sorma hakkı bulunuyor.
İddiaların sonucu neden takip edilmiyor?
Türkiye’de birçok siyasi tartışma ilk ortaya çıktığı gün yoğun ilgi görüyor. Taraflar açıklama yapıyor, televizyon programlarında konu ele alınıyor, sosyal medyada karşılıklı suçlamalar yayılıyor. Ardından gündem değişiyor.
Vatandaş ise çoğu zaman tartışmanın nasıl sonuçlandığını öğrenemiyor.
İnceleme yapıldı mı? İhale belgeleri açıklandı mı? Hatalı bir işlem düzeltildi mi? İddia asılsız çıktıysa bu sonuç da ilk suçlama kadar duyuruldu mu?
Bu soruların cevapları olmadan kamuoyu denetiminin tamamlandığı söylenemez.
Siyasi partiler, rakipleri hakkında dile getirdikleri ciddi iddiaların sonucunu takip etmeli. Kendi yöneticileri hakkında yürütülen incelemelerin sonuçlarını da kamuoyuyla paylaşmalı.
Medya açısından da aynı sorumluluk geçerli. Bir suçlamanın haber değeri varsa, o suçlamayı doğrulayan veya yanlışlayan gelişmelerin de haber değeri bulunur.
Aksi durumda siyasi iddialar, sonuçlarıyla değil yarattıkları geçici tartışmayla hatırlanıyor. Kamuoyu ise neyin doğru olduğunu öğrenmeden yeni bir gündeme geçiyor.
Eleştirinin ölçüsü
Türkiye’de siyasi partilerin adalet, dürüstlük ve kamu yararı konusunda söyledikleri sözler çoğu zaman birbirine benziyor. Asıl fark, bu ilkelerin kendi yöneticileri hakkında soru sorulduğunda nasıl uygulandığında görülüyor.
İktidar, kullandığı geniş kamu yetkileri nedeniyle etkili denetime açık olmalı. Muhalefet, merkezî yönetimde eleştirdiği uygulamaları kendi belediyelerinde savunmamalı. Medya, iddiaların doğruluğunu siyasi yakınlığa göre değerlendirmemeli. Seçmen de desteklediği yöneticiden açıklama istemekten vazgeçmemeli.
Bunların hiçbiri bir kişiyi peşinen suçlu kabul etmeyi gerektirmiyor. Tam tersine, iddiaların belgelerle incelenmesini ve sonuçların kamuoyuna açıklanmasını gerektiriyor.
Bir kamu harcaması tartışıldığında harcamayı yapanın partisi değil, işlemin gerekçesi ve hukuka uygunluğu konuşulmalı. Bir atama eleştirildiğinde kişinin siyasi çevresinden önce mesleki yeterliliği değerlendirilmeli.
Bir yanlışı eleştirmek için onu yapan kişinin siyasi rakip olması gerekmiyor.
Bayram Ali Akyüz kimdir?
Bayram Ali Akyüz, Atatürk Üniversitesinde sosyoloji ve halkla ilişkiler alanlarında eğitim almış yazar ve işletme yöneticisidir. 1990’lı yıllardan bu yana siyasetin içinde yer almış, çeşitli siyasi partilerde kuruculuk ve yöneticilik görevlerinde bulunmuştur. Yazılarında demokrasi, siyasi kurumlar ve toplumsal meseleleri ele almaktadır.







