Doğu Ergil yazdı | Bir kelimenin ahlâkı: “Yolsuzluk, hırsızlık değildir!”

Doğu Ergil, “yolsuzluk hırsızlık değildir” tartışması üzerinden yolsuzluğun ahlâkî boyutunu, siyaset ve din ilişkisini ele aldı.

Bir toplum bazen büyük ahlâkî dönüşümleri kanun değiştirerek değil, kelimelerin anlamını değiştirerek gerçekleştirir. “Hırsızlık” kelimesinin ahlâkî ağırlığı vardır. Hırsız dediğimizde ne demek istediğimizi herkes bilir: Başkasına ait olanı haksız biçimde almak.

“Yolsuzluk” ise daha bürokratik bir kelimedir. İhale vardır, komisyon vardır, nüfuz ticareti vardır, kamu kaynağının özel çıkara tahsisi vardır fakat kelimenin kendisi steril ve teknik görünür. İşte bu nedenle “yolsuzluk hırsızlık değildir” cümlesi yalnızca hukuk veya fıkıh terminolojisi açısından tartışılmamalıdır. Mesele çok daha büyüktür ve sorulması gereken soru şudur:

Bir eylemin adını değiştirdiğimizde, onun ahlâkî ağırlığını da değiştirebilir miyiz?

Bu soru bizi Türkiye’deki günlük siyasal tartışmanın ötesinde, siyaset bilimi, ahlâk sosyolojisi ve din sosyolojisinin kesiştiği önemli bir noktaya götürür. Buna ahlâkî yeniden sınıflandırma diyebiliriz.

Hırsızlık ile yolsuzluk gerçekten aynı şey midir?

Önce hakkını teslim edelim: Hukuk tekniği bakımından aynı şey değildir. Hayrettin Karaman’ın yıllar önce yaptığı ayrımın teknik çekirdeği buydu. Karaman, yolsuzluğun “ayıp, günah ve suç” olduğunu açıkça söylüyor, fakat klasik İslam ceza hukukundaki hırsızlık kategorisi ile modern hukuktaki yolsuzluk suçlarının tanım ve yaptırımlarının farklı olduğunu savunuyordu. Daha sonra da rüşvete veya yolsuzluğa fetva verdiği iddiasını reddetti.

Bu noktada hukukçu açısından söylenecek fazla bir şey yoktur. Zimmet hırsızlık değildir. Rüşvet zimmet değildir. İrtikâp rüşvet değildir. Görevi kötüye kullanma da bunların hiçbiri değildir. Ceza hukuku zaten suçları birbirinden ayırmak zorundadır. Fakat hukukî tasnif ile ahlâkî değerlendirme aynı şey değildir.

Sorun tam burada başlıyor. Bir kamu görevlisinin kendisine emanet edilmiş kamu gücünü özel çıkar üretmek için kullanması, sokaktaki bir insanın başka birinin cebinden para çalmasından hukuk tekniği bakımından farklı olabilir. Fakat buradan ahlâk bakımından daha hafif olduğu sonucu çıkmaz. Hatta tam tersini savunmak mümkündür.

Kamu malını almak neden daha ağır olabilir? Bir insan başka bir insanın cüzdanından bin lira çalarsa bir mağdur vardır. Kamu bütçesinden bir milyon lira zimmete geçirildiğinde ise mağdur görünmezleşir. Çünkü para “devletin parası” gibi görünür. Oysa devletin parası diye metafizik bir para yoktur. O para vergi veren insanların, hastaların, öğrencilerin, emeklilerin, çocukların ve henüz doğmamış kuşakların ortak kaynağıdır.

Bu nedenle kamu yolsuzluğunun ahlâkî yapısı sıradan mülkiyet suçundan daha karmaşıktır. Yolsuzluk yalnızca mal edinme değildir; aynı zamanda emanete ihanettir. Ve buna üçüncü bir unsur daha vardır: İktidarın kötüye kullanılması.

Böylece kamusal yolsuzluğun ahlâkî anatomisi üç katmanlı hale gelir:

  • Haksız edinim
  • Emanete ihanet
  • Kamu gücünün kötüye kullanılması

Bu nedenle şöyle diyebiliriz:

Yolsuzluk her zaman teknik anlamda hırsızlık olmayabilir, fakat bazı yolsuzluk biçimleri ahlâken sıradan hırsızlıktan daha ağırdır.

Çünkü hırsız sizin paranızı alır. Yolsuz kamu görevlisi ise hem paranızı alır, hem kendisine verdiğiniz yetkiyi kötüye kullanır, hem de kamu kurumlarına duyduğunuz güveni aşındırır. İşte yolsuzluğun üçüncü ve en görünmez maliyeti budur: Kurumsal güven kaybı.

Asıl tehlike: Ahlâkı yeniden sınıflandırma

Buradan daha genel bir kavrama ulaşabiliriz. İktidarlarla yakın ilişki içindeki entelektüeller, hukukçular veya teologlar, ahlâken ağır bir davranışı daha dar ve teknik bir kategoriye taşıdıklarında ilginç bir mekanizma çalışmaya başlar:

Eylem inkâr edilmez. Fakat yeniden adlandırılır. “Çalmak” yerine “usulsüzlük”. “Kayırmacılık” yerine “takdir yetkisi”. “Rüşvet” yerine “hediye”. “Propaganda” yerine “bilgilendirme”. “Sansür” yerine “milli güvenlik”. “Sadakat” yerine “uyum”…

Burada dil yalnızca gerçeği tarif etmez. Gerçeğin ahlâkî sıcaklığını ayarlar. Buna ahlâkî soğutma diyebiliriz. Bir davranış ne kadar teknik bir dille anlatılırsa, mağdur ile fail arasındaki ahlâkî ilişki o kadar görünmez hale gelebilir.

“Adam kamu parasını çaldı” dediğinizde fail ve mağdur vardır. “Kamu kaynaklarının tahsisinde birtakım usulsüzlükler meydana geldi” dediğinizde ise, neredeyse kimsenin kimseye bir şey yapmadığı bürokratik bir olay anlatılmış olur.

Fiil aynı olabilir. Fakat ahlâkî çağrışım değiştirilmiştir. Din devreye girdiğinde sorun neden büyür?

Buraya kadar anlatılanlar, herhangi bir siyasal rejimde ortaya çıkabilir. Fakat dinsel otorite devreye girdiğinde mesele farklı bir boyut kazanır. Çünkü din adamı yalnızca bilgi üretmez. Toplumun önemli bir kesimi bakımından ahlâkî otorite okarak görülür. Pierre Bourdieu’nün kavramıyla söylersek elinde bir tür sembolik sermaye vardır.

İnsanlar iktisatçının faiz hakkındaki görüşüne katılmayabilirler. Hukukçunun kanun yorumuna itiraz edebilirler. Fakat kutsal metinleri yorumlama yetkisine sahip olduğuna inanılan kişi konuştuğunda başka bir otorite devreye girer: Kutsal meşruiyet.

Bu nedenle din adamının iktidarla ilişkisi sıradan bir aydının iktidarla ilişkisinden daha hassastır. Çünkü iktidar ona siyasal nüfuz sağlayabilir, din adamı da iktidara başka hiçbir kurumun kolayca sağlayamayacağı bir şey verebilir: Ahlâkî meşruiyet.

İşte tehlikeli değiş tokuş burada başlar. Siyaset dine güç verir. Din siyasete masumiyet verir.

Kutsal sermayenin siyasallaştırılması

Bu ilişkiyi daha sistematik biçimde ifade edebiliriz. Her dinî gelenek yüzyıllar içinde bir ahlâkî sermaye biriktirir:

  • Adalet.
  • Emanet.
  • Kul hakkı.
  • Doğruluk.
  • Merhamet.
  • Haksız kazançtan kaçınma.
  • Güçlü karşısında hakikati söyleme.

Bunlar yalnızca teolojik kavramlar değildir, toplumun din kurumuna duyduğu güvenin kaynaklarıdır. Fakat dinî otorite bu sermayeyi belirli bir iktidarın korunması için kullanmaya başladığında, farkında olarak veya olmayarak bu birikimi tüketmeye başlar. Buna kutsal sermayenin amortismanı diyebiliriz.

Bir banka sürekli sermayesinden harcarsa sonunda sermayesiz kalır. Bir dinî otorite de sürekli siyasal iktidarın tartışmalı davranışlarını savunmak için ahlâkî otoritesini kullanırsa benzer bir süreç işler. Kısa vadede iktidarı koruyabilir. Uzun vadede ise kendi otoritesini tüketir. Bu nedenle dinin siyasallaşmasının en büyük mağdurlarından biri paradoksal biçimde dinin kendisidir.

“Bizimkiler” ahlâkı

Meselenin psikolojik bir boyutu da vardır: İnsan zihni, ahlâk kurallarını sandığımız kadar tarafsız uygulamaz. Kendi grubumuzun yaptığı davranışları açıklamaya ve aklamaya, karşı grubun yaptıklarını ise eleştirmeye ve mahkûm etmeye daha yatkınız.

Aynı eylem rakip tarafından yapılınca “yolsuzluk”, bizim taraftan yapılınca “hata” olabilir. Rakip yalan söylediğinde “ahlâksızdır”. Bizim liderimiz söylediğinde “siyasetin gereğidir”. Böylece evrensel ahlâkın yerini kabile ahlâkı alır.

Ahlâkın en basit evrensellik testi şudur:

Aynı davranışı, siyasi rakibim yaptığında da aynı kelimelerle tarif ediyor muyum?

Cevap hayırsa elimizde artık ahlâkî ilke değil, grup sadakati vardır. Din burada özellikle kritik hale gelir. Çünkü dinin ahlâk iddiası, doğası gereği, evrenseldir. “Bizimkilerin yolsuzluğu” diye ayrı bir ahlâk kategorisi kurulamaz. Adalet, ancak rakibe de dosta da aynı uygulandığında adalettir. Yoksa ayırımcılık ve ayrıcalıktır.

Devlet ölçeğinde ahlâk neden daha önemlidir?

Burada, başlangıçtaki açıklamamızı biraz değiştirmek gerekiyor. “Yolsuzluk hırsızlık değildir” demenin sakıncası, devlet çapında hırsızlığı hukuken meşrulaştırması değildir. Böyle bir hukukî sonuç çıkmaz.

Daha ciddi ihtimal şudur:

Devlet ölçeğindeki ahlâk ihlalini semantik olarak küçültmek. Bu çok daha derin bir sorundur. Çünkü devlet sıradan bir fail değildir.

Devlet öğretir.

Ödüllendirir.

Cezalandırır.

İhale dağıtır.

Makam verir.

Prestij üretir.

Ve bütün bunları yaparken topluma hangi davranışların işe yaradığını gösterir.

Vatandaş sürekli olarak dürüst insanların geride kaldığını, bağlantısı olanların ilerlediğini, kamu kaynaklarının kayırmacılıkla dağıtıldığını ve bunların ahlâkî otoriteler tarafından mazur gösterildiğini görürse çok tehlikeli bir öğrenme süreci işler: Demek ki doğru olmak değil, doğru tarafta olmak önemlidir.

Yolsuzluğun en büyük zararı çalınan para değildir. Topluma öğrettiği davranıştır. Yolsuzluk böylece kültüre dönüşür.Bir ülkede birkaç yolsuz insan bulunması şaşırtıcı değildir. Her toplumda bulunur. Asıl mesele, kurumların onlara ne tepki verdiğidir. Sağlıklı kurumlar yolsuzluğu maliyetli hale getirir. Çürüyen kurumlar ise dürüstlüğü maliyetli hale getirir. İkinci aşamaya gelindiğinde yolsuzluk artık bireysel karakter kusuru olmaktan çıkar. Bir uyum stratejisine dönüşür.

İnsanlar şöyle düşünmeye başlar:

  • “Herkes yapıyor.”
  • “Ben yapmazsam başkası yapacak.”
  • “Zaten sistem böyle.”
  • “Bizimkiler hiç olmazsa hizmet ediyor.”
  • Bu cümleler yolsuzluğun toplumsallaşmasının dilidir.
  • Bir toplumun ahlâkî çöküşü insanların kötüleşmesiyle başlamaz: Kötü davranışın yaygınlaşmasıyla başlar.

Din adamının iki sorumluluğu

Bu nedenle din adamının kamusal sorumluluğu iki katlıdır.

Birincisi iktidara karşıdır, gücü ahlâkın sınırları içinde tutmaktır. İkincisi kendi kurumuna karşıdır, dinin ahlâkî otoritesini günlük siyasetin kullanımına vermemektir.

Tarih boyunca peygamber, âlim, filozof ve aydın figürünün ahlâkî değeri iktidara yakınlığından değil, gerektiğinde iktidara “hayır” diyebilmesinden doğmuştur. Sarayların, hükümetlerin zaten sözcüleri vardır. Ahlâkî otoritenin tarihsel işlevi, sarayın söylediklerini daha kutsal bir dille tekrar etmek değildir.

Tam tersidir: Gücün kendisine söyleyemediğini güce söylemek.

Üç sermayenin aynı anda kaybı

Buradan Türkiye tartışmasını aşan daha genel bir kurama ulaşmış olabiliriz. Yolsuzluğun dinsel veya ideolojik gerekçelerle normalleştirildiği toplumlarda aynı anda üç sermaye tüketilir:

  • Mali sermaye: Kamu kaynakları verimsiz veya özel amaçlarla kullanılır.
  • Kurumsal sermaye: Devlete ve kurumlara güven azalır.
  • Ahlâkî sermaye: Doğru ile yanlış arasındaki toplumsal sınır bulanıklaşır.

Üçüncüsü en tehlikelisidir. Para yeniden kazanılabilir. Kurumlar yeniden kurulabilir.

Fakat insanlar “zaten herkes çalıyor” noktasına geldiklerinde, toplumsal dayanışmanın ve işbirliğinin ahlâkî altyapısı çökmeye başlamıştır. Bu nedenle yolsuzluk yalnızca iktisadî veya hukuki bir sorun değildir: Bir medeniyet problemidir.

Hangi kelimeyi kullandığımız önemlidir

Belki de tartışmayı tersinden kurmalıyız. Nasıl mı? Şöyle:

Evet, yolsuzluk hırsızlık değildir. Ama bazı durumlarda daha ağırdır. Çünkü hırsız malınızı alır. Yolsuzluk, kamu malını almakla yetinmez, devlete emanet edilene ihanet edildiği duygusu doğar, kurumlara güveni aşındırır ve gelecek kuşaklara “dürüstlüğün aptallık olduğu” dersini bırakabilir.

Fakat bundan daha tehlikeli bir şey vardır: Bütün bunların ahlâkî otoriteler tarafından farklı ve masum görünen kelimelerle hafifletilmesi.

Çünkü yolsuz siyasetçi kamu parasını tüketir. Onu haklı çıkarmaya çalışan ahlâkî otorite ise toplumun doğru ile yanlışı ayırt etme kapasitesini tüketir. Birincisinin zararı bütçede görülür. İkincisinin zararı vicdanda. Bütçe açığının rakamı vardır, ama vicdan açığının yoktur.

Medyascope'u destekle. Medyascope'a abone ol.

Medyascope’u senin desteğin ayakta tutuyor. Hiçbir patronun, siyasi çıkarın güdümünde değiliz; hangi haberi yapacağımıza biz karar veriyoruz. Tıklanma uğruna değil, kamu yararına çalışıyoruz. Bağımsız gazeteciliğin sürmesi, sitenin açık kalması ve herkesin doğru bilgiye erişebilmesi senin desteğinle mümkün.

Paylaş