Jérôme Henriques’nin Mediapart’taki yazısını Haldun Bayrı Türkçe’ye çevirdi
Oyun teorisi çok sayıda siyâsî, ekonomik ve sosyolojik ilkenin temelindeki bir matematik dalıdır. Bu teorinin içindeki Tutsak İkilemi’nin, güncel toplumsal sorunlara varıncaya kadar birçok pratik uygulaması bulunur.

Tutsak ikilemi 1950’de Princeton’da Albert W. Tucker tarafından ortaya konulan bir teoridir. Tucker, ayrı hücrelerde tutulan ve birbiriyle iletişim kuramayan iki tutsak (suç ortağı) varsayar. Bunlara aşağıdaki seçenekler önerilir:
- ikisi de susarsa (hiçbiri diğerini ihbar etmezse) ikisi de birer yıl hapis cezâsına mahkûm
edilecektir.
- birbirlerini ihbar ederlerse, her biri beşer yıl hapis cezâsı alacaktır.
- biri diğerini ihbar edip öteki susarsa, ilki serbest kalırken ikincisi 10 yıl hapis cezâsı
yiyecektir.
İki tutsağın yapabilecekleri en iyi seçim susmaktır (bu durumda birer yıl hapis yatacaklardır). Halbuki, genellikle ikisi de ihbar etmeyi seçer. Aslında bunun açıklaması, duruma bireysel bir yaklaşımda bulunulmasına bağlıdır; her tutsak, suç ortağının mümkün iki tepkisinden yola çıkarak akıl yürütmektedir:
*Suç ortağı onu ihbar ederse… o zaman ihbar etmek benim de çıkarıma (10 yıl yerine 5 yıl hapis yatmak için)
*Etmezse… yine de ihbar etmek benim çıkarıma (1 yıl hapis yatmak yerine özgür olmak için)
Oyun teorisi alanının (matematik) köşe taşı olan tutsak ikilemi, ekonomi, uluslararası siyâset, sosyoloji gibi alanlarda sayısız pratik uygulama bulur. Meselâ ekonomide, yasadışı anlaşmalara (aralarında fiyatlar konusunda anlaşma yapan şirketlere) karşı mücâdelede, bağışlama prosedürlerinin yerleştirilmesi (karteli ihbar eden ilk şirket cezâdan muaf olur…), doğrudan doğruya bir tutsak ikilemi uygulamasıdır. Uluslararası düzeyde, çevre, vergi ve silâhsızlanma sorunlarındaki ulusal politikaların eşgüdümle
yürütülmesinin zorluğu… (diğer ülkelerle yarışta bir avantajı kaybetme korkusu) da bu ikilemin pratik bir örneğidir.
Gerçekte, tutsak ikilemini siyâsî ve toplumsal yaşamdaki sayısız durumda buluyoruz; şu anda Fransa’da olup bitenler de bunun iyi bir örneğini oluşturuyor.
Emeklilik sisteminde reform tasarısını alalım. Fransızlar’ın yüzde 70’i bu tasarıyı istemiyor; çalışan nüfusun yüzd 90’ı ise (meselenin doğrudan ilgilileri — ki bu da yetmiyor galiba) tasarıya kesinlikle karşı çıkıyor. Hem de nasıl! Adâletsizliği (sıradan halkın ceplerinden boşaltılanları sermâye dünyasının zıkkımlanması) ve aynı tipte bir dizi reformun (Woerth, Touraine, Borne … bir sonraki ne zamana?) ardından gelmesiyle emekli maaşlarının yavaş yavaş azaltılması, hattâ sonunda hâlihazırdaki emeklilik sisteminin düpedüz ortadan kalkması korkusunu yaşatmaktadır bu.
Bunun ilgilendirdiği emekçilerin hepsinin, hep birlikte greve gitme karârı alması durumunda hükûmetin uzun süre dayanamaması kuvvetle muhtemeldir. Koronavirüs dönemi esnâsında gördüğümüz gibi, düşük ücretli, az takdir gören (ulaşımda, enerjide…) çok sayıda mesleğin ülkenin işlerini döndürmede ne kadar elzem oldukları ortaya çıkmıştır.
Burada bağnaz ya da ahlâk dersi veren bir söylem tutturmanın söz konusu olmadığına dikkat edelim: Herkesin kendi mecbûriyetleri, zorunlulukları ya da sorunları var ve bâzılarının greve gitme olanakları düpedüz yok. Buna karşılık, “reform karşıtları” arasında, katılabilecek olmalarına rağmen harekete katılmamayı seçen çok kişi olduğunu kayda geçmek söz konusu.
“Bu hiçbir işe yaramaz”, “Zâten hükûmetin umûrunda değil”, “Benim mesleğim stratejik değil”, “Boşuna bir günümüzü kaybedeceğiz”, “Bunun bir işe yaraması için herkesin katılması gerekirdi” (“önce ötekiler başlasın” îmâsı), “Sendikalar kendi çıkarlarını düşünür”, “Her defâ olduğu gibi bu sefer de hükûmet kazanacak” , vb.. Kıssadan hisse: “Reforma karşı olanlar”
arasında (ki bâzıları işbaşındaki hükûmet nazarında zehir zemberektir), sâdece ufak bir azınlık greve katılmayı (şu veya bu şekilde) seçer.
Az ya da çok samîmî bu mâzeretlerin ardında, “bir şeyi” kaybetme (ya da diğerlerine nazaran bir şeyi kaybetme) korkusu vardır: bir yevmiyesini, yarım izin gününü, zamânını (mitinge giderek), üstlerinin takdirini, kendi terfîini (“ötekiler benden önce yükselecekler”). Bunun arkasında da, oyuna herkes katılmadığına göre (ya da katılmayabildiğine göre), kendisinin de
katılmayabileceği (böylelikle de “elâlemin kerizi” olmaktan kaçınabileceği fikri).
İkilemdeki belirsizlik mefhûmunun (tutsakların birbirleriyle iletişimi yoktur) burada bulunmadığı, çünkü emekçilerin iletişim kurmalarına (gruplaşmaya, örgütlenmeye…) hiçbir engel olmadığı ileri sürülebilir elbette. Bu kısmen doğrudur ve bâzı halk birlikleri (bilhassa sendikal birlik) neyse ki bâzı liberal politikalara karşı önemli bir ağırlık oluşturmaktadır.
Fakat iki bireyin ölçeğindeki anlaşma kapasitesinin bir halkın (ulusun) anlaşma kapasitesiyle hiç alâkası yoktur — halktaki belirsizlik (başka milyonlarca birey ne yapacaktır?) eninde sonunda tecrit hâlindeki tutsağın belirsizlik mefhûmuna benzemektedir. Yöneticilerimiz bunu iyi anlamışlardır ve tabanı parçalayıp mücâdeleleri durdurmak için “böl ve yönet” tezgâhını kurmayı
bilirler: yabancılara karşı –özbeöz– Fransızlar, özele karşı kamu, miskinlere karşı çalışkanlar, engelleyicilere (rehin alıcılara) karşı saygıdeğer yurttaşlar…
Bu bakımdan, büyük toplumsal hareketler arifesinde hükûmetin endîşelerini bizzat açığa vurduğunu gözlemlemek ilginç oluyor. Nitekim bütün bakanlar, “grev hakkına saygı duydukları, bunun anayasal bir hak ve tamâmen normal olduğu… ama kesinlikle ülkeyi ablukaya almamak gerektiği…”ni ağızlarına dolamaktadırlar. Âdeta grevleri (mitingleri) bir nevi geçici ve zararsız
(kaldı ki cevaplamak zahmetine bile girmedikleri) folklor (karnaval) telakkî ettiklerini, ama büyük ölçekli bir hareketin (ablukalı ve uzun soluklu…) oyunu gerçekten değiştirebildiğini kendileri de kabulleniyor.
“Birlikten kuvvet doğar” diyor atasözü. Halktaki tevekkül ise, atalarımızın elde etmiş oldukları toplumsal hakları hükûmetin birer birer kazıyabilmesini sağlayan en büyük silâhtır. Devletin bankalara boyun eğdiği (3 trilyondan fazla borç) ve okul ile sağlık gibi temel görevlerinden el çektiği esnâda; toplum Uber’leşir ve ülkede yürütülecek politikaya özel danışmanlık firmaları karar verir iken, belki de şu soruyu sorsak iyi olur: Daha nereye varacak bu?
Doğada, antilop arslandan daha hızlı koşmaya ihtiyâcı olmadığını bilir: Sâdece sürüsünün en yavaş koşanından hızlı olması yeterlidir. Böylece canını kurtarır; bir kere, iki kere, “n” kere… sonunda arslan, onu da mîdeye indirir. Bir blok oluşturmakta karar kılsalardı (ki bâzen olur bu), antiloplar peşlerine düşen arslandan kaçmayı kesinlikle başarırlardı (hattâ boynuzlarıyla tehlikeli
bile olabilirlerdi…)
Biz antilop değiliz. Nasıl bir toplum istediğimizi düşünme, koordine olma, harekete geçme olanağımız var. Bilmem kaçıncı (parametrik) bir reformun kabullenilmesinin, bundan bir sonrakinin de kabulü (ya da en azından teşviki) yerine geçeceğini anlama kapasitemiz de var. Ve de sâdece büyük ölçekli bir toplumsal hareketin, yani hepimizin çabasının, güçler dengesinde bizim ağırlığımızı hissettirebileceğini anlayacak kapasitedeyiz… Söylenip durmak hiçbir işe yaramaz, sâdece eylem anlamlı. Kısacası, 7 Mart’ta herkes sokağa (Fransa’da Macron’un emeklilik yaşını yükseltme tasarısına karşı büyük grevin günü – Ç.N.).
Jérôme Henriques
(Fr. yazıları için bkz.: https://www.legrandsoir.info/henriques-jerome.html)








